Karşılıklı Etkileşim İlkesi

Kuantum fiziği ile klasik fizik arasındaki ilkeler ve yasalar bu denli çelişkili olduğuna göre acaba nerede ve nasıl bu ikisi kesişebilir diye bakıldığında şu sonuç net olarak bulunmuştur: Kuantum fiziği yasalarından klasik fizik yasaları elde edilebilmektedir. Yani Mikro Dünya’nın verilerinin birleştirilmesi ile Makro Dünya hakkında bilgiler elde edilebilmektedir. Bu tersinir olmayan bir ilişkidir. Yani makro dünya yasalarından mikro dünya yasaları elde edilemez.

Yukarıda çok kısaca ifade edilen ve bunlar gibi bir çok bilimsel yasa insan düşüncesinin de üretildiği ve yönetildiği yer olan insan beyninde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla insan beyninin işletim sisteminin bu yasalara uymak zorunluluğu açıktır. Normal insan sağduyusu ve mantığı ile çelişen bu bulgular Mikro Evren’i şekillendirdiğinden insan düşüncesini de mutlak anlamda şekillendirmektedir. O halde yapılması gereken şey bu yasaların yardımıyla insan beyninin işleyiş mekanizmasını Kuantum Fiziği yasaları ile yeniden çözümlemektir. Ancak bu konu o kadar da kolay olamamaktadır. Aslında oldukça farklı ve karmaşık bir çalışma alanına girmiş oluyoruz. Zira insan yaşamını yöneten beyinsel aktiviteler ya da kısaca düşüncelerin çözümlenmesi ya da yönetilmesi konusu birçok disiplinin birlikte çalışmasını gerektiren bir konudur. Ancak çözümlemenin belki de en önemli aşamasını, Mikro Evren’deki Kuantum Fiziksel yasaların insan düşüncesine uyarlanması oluşturmaktadır.

Mikro Dünya’yı yöneten Kuantum Fiziksel yasalar ile yine Mikro Dünya’nın ürünü olan insan düşüncesi birleştirildiğinde çok temel anlamda öne çıkan bazı noktalar şunlardır: İnsan düşüncesi fiziksel açıdan incelendiğinde “enerji” anlamına gelmektedir. Düşünce, mikro tanecikler olan beyin hücreleri tarafından meydana getirildiğine göre mikro evrenin yasalarıyla yönetilmelidir ve kuantize olmak zorundadır. Gerçekte yaşam, beyinde Düşünce Kuantları’nın oluşması ve bunların insan bedenini yönetmesi anlamını taşımaktadır. Herhangi bir düşüncenin yönetilmesi ya da yönlendirilmesi o düşünceyi oluşturan çok küçük elemanter parçacıklar olan Düşünce Kuantları’nın yönetilmesi anlamına gelmektedir. Bu olay ise bütün bir düşüncenin kontrol edilmesine oranla çok daha kolay olmalıdır. Çünkü düşünce kuantları enerji miktarı olarak değerlendirildiğinde düşüncenin tamamına göre çok daha küçüktür. Bu anlamda yapılması gereken şey; Kuantum Fiziği yasalarını kullanarak Düşünce Kuantları’nın ortaya çıkışı ve gelişiminin çözümlenerek kontrol edilmesidir. Her hangi bir olay ya da konu hakkındaki özellikle olumsuz ve rahatsız edici istenmeyen düşünceler bu şekilde ayıklanarak yok edilebilir ve istenilir türden yapıcı ve olumlu düşüncelerin ortaya çıkması sağlanabilir.

İnsan düşüncesi bir çeşit enerji olduğuna göre ona eşlik eden ve onu tanımlayan bir matematiksel dalga fonksiyonu yani düşüncenin fonksiyonu olmalıdır. Bu fonksiyon o düşünceye ait her türlü bilgiyi içinde barındırır. Dolayısıyla tespit edilmesi durumunda o düşünceye ait her şey bilinir duruma gelecektir. Özellikle istenmeyen düşüncelere ait fonksiyonların belirlenmesi ile o düşüncenin çözümlenmesi ve ortaya çıkmasının ya da yok edilmesinin sağlanması mümkün olabilecektir. Burada önemli olan nokta Kuantum Fiziği yasaları ile dalga fonksiyonunun bulunmasıdır. İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları ve aşılması mümkün olamayan engeller gerçekte özel bir teknik ile yani Tünel Olayı ile aşılabilir. Bu bir elektronun gerçekleştirdiği tünel olayından asla farklı değildir. Bunun için gerekli koşulların sağlanması ve nasıl yapılacağının Kuantum Mekaniksel anlamda belirlenmesi gerekmektedir. Böylece üstesinden bir türlü gelemediğimiz yaşamsal sorunlarımızı bu özel teknik sayesinde yeterli enerjimiz olmasa dahi aşabilecek ve yeni ufuklara doğru rahatlıkla yol alabileceğiz.

İnsan beyninde meydana gelen Düşünce Kuantları’nın birleştirilmesi ile düşüncenin bütünlüğü, yani Makro Düşünceler elde edilebilir. Böylece Mikro Düşünce Kuantları’ndan Makro Düşünce bloklarına geçiş yapılabilir. Bu düşünce blokları doğrudan yaşamımıza ait düşünceleri, kararları, eylemleri, kısacası her şeyi kapsamaktadır. Sonuçta insan beynindeki düşüncelerin fizyolojik anlamda çok küçük elektronik sinyallerden meydana geldiği ve dolayısıyla da enerji olduğu gerçeğinden hareketle insan düşüncesinin de kuantize olduğu ortaya çıkmaktadır. O halde sorun bu Düşünce Kuantları’nın kontrol edilmesi ve yönetilmesi sorunudur. Düşüncenin süreksizliği ya da kuantize olduğu gerçeğinden hareketle hepimizin sıkıntıya girdiği ve istemediği ya da kurtulmaya çalıştığı düşüncelerden ve dolayısıyla da eylemlerden kurtulması mümkün olabilecektir. Bir anlamda insanın mutluluğu bu şekilde ciddi olarak artırılabilir. Ancak bunun için sadece düşünce yönetiminin Kuantum Mekaniksel teorilerinin geliştirilmesi yetmez. Buna ilaveten bu modellerin insana kazandırılması için nasıl bir eğitim sürecinin gerektiği de ortaya konmalıdır. Bu gerçekte ciddi çalışma ve sabır gerektirmektedir. Her şeye rağmen kısa bir süre sonra insan zekasının harika birikimleri ve Kuantum Fiziği sayesinde yine insan zekasının ortaya çıkardığı ve insanın mutluluk yollarını tıkayan engeller rahatlıkla aşılabilecektir.

Diğer bir deyişle bu, yakın zaman içerisinde insanın kurtulmak istediği hatıralar, anılar ve düşüncelerden kurtulabilmesi hatta insanın beynindeki birçok verinin silinip “geçmiş” üzerindeki bilgisinin belli bir ölçüde silinebilmesinin mümkün hale gelmesi demektir. Yani, “Sil Baştan” filmi bir nebze gerçekleştirilebilecek demektir. Eğer biz bu düşünceleri ve düşünme yöntemlerini kaydedebilir, saklayabilir ya da sistemini çözebilirsek, yapay düşünce, yapay karakter ve hatta “yapay bir hayat, geçmiş” oluşturabiliriz demektir. Şimdi bu tip “oluşturulmuş” bir geçmiş ve kişilik hayal edin. Bunun bir robota, bir yapay zekâya katılması ne demektir? İnsanı mutlu eden ve mutsuz eden hormonların beyinde yorumlanması, bilgi alışverişini çözdükten sonra resmen “yeni bir yaratım” mümkün olabilir. Özellikle Amerika başta olmak üzere Kuantum kavramında ileri çalışmalar gerçekleştiren ülkelerin bilim adamları şunu söylüyor: “Biz beynin her yerini inceliyoruz korteks tabakasında, limbik sistemde her yerde sadece maddi bir oluşumla ve elektriksel uyarılarla karşılaşıyoruz.”

Oysaki insanın bu irade olayını sağlayan, karar verdiren ve yaşamı gözleyen madde ötesi bir boyutu olmalı. Bu konuyla ilgili de insanın ruhsal boyutuna ve bu boyutun beyni kullanma ve yönetme özelliğine dikkat çekilmeli. Bu bakış açısı çerçevesinde biraz önce söylediğiniz insanın iradi eylemlerine önceden karar veren ve bunu beyine ileten insanın ruhsal boyutu olabilir mi? Ruh, tanımı gereği pek ispatlanabilecek bir şey değildir. Bir varsayımdır. Ancak, belki de en önemli varsayımdır. Çünkü bir bakıma ruh, tanrı ile eştir. Zaten beynin bu ikili anlayışı geçmişte Descartes’a kadar dayanıyor. Beyinle zihni birbirinden ayıran bir kartezyen dualite söz konusu. Bu ayrımın üzerinde ikisi de aynı şeyle uğraştıkları halde koskoca psikiyatri ve nöroloji okulları kuruluyor. Ama tabi bu bir bakış meselesi. Bir teorik paradigma meselesi. Henüz bu kartezyen dualiteyi aşacak bir yeni teorik avadanlık yok elimizde. Dolayısıyla bilinçlilikle ilgili, duygulanımla ilgili bir takım fenomenler söz konusu olduğu zaman “olsa olsa bu, ruha aittir” şeklinde bir atıf yapmak kolaycılık oluyor elbette.

Bugün beyin üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar göstermektedir ki insan beyni için hayalinde canlandırdığı ile gerçekte yaşadığı arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da beyinde aynı bölgelerde elektriksel uyarılar oluşmaktadır. Mesela bir insanın gözü ile gördüğünde beyninde elektriksel uyarılan bölgeler gözleniyor. Beyinde meydana gelen uyarılar ve gerçekleşen “iş” kişi gözü kapalıyken “hayal ederken” de gerçekleşiyor. O halde gerçeğin beyin dilindeki karşılığı gözle görülen, kulakla duyulan ve elle hissedilenden ziyade, beyinde belli bölgelerde oluşturulacak elektriksel uyarılarla anlam buluyor. Konumuza dönersek rüyada da aktive olan yerler, hayal sırasında aktive olan yerler ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında uyarılan yerler aynı. Yani “gerçeklik” sizin gördüğünüz, duyduğunuz, hissettiğiniz değil, beyninizde meydana gelen şeylerden ibarettir ve beyniniz bir saniye içerisinde algılayabildiği sayısız bilgiden yalnızca çok küçük bir kısmını size yorumlayabilir. Böylece siz aslında “gerçek” gerçekliğin çok küçük bir kısmını “hayat, dünya, evren, ben” olarak algılıyorsunuz. Bu noktadan hareketle başarıyı deneyimlemek isteyen bir kişinin, bu başarıyı beyninde yaşamasının, 5 duyu ile deneyimlemesini kolaylaştıracak bir motivasyon etkisi yaratmasından bahsedebilir miyiz? Fena bir bakış açısı gibi görünmüyor. Elbette. Meditasyonlar, ibadetler, dînî ritüeller ve benzeri şeyler, aslında farkında olarak veya olmayarak size bunun kapısını açıyor. Kişi bir inanç ve güven ile bir şeye odaklanıyor ve beynini ona odaklıyor. Bunun neticesinde bazen istediği şeyler gerçekleşebiliyor.

Saffet Murat Tura bu olaya şu şekilde açıklama getirmişti: “Normalde enformasyon akışı beyinde ağırlıklı olarak arkadan öne doğru gerçekleşirken, rüya gördüğümüzde akış önden arkaya doğru olur. Dolayısıyla imajinasyon sırasında yaşadığımız duyumlara, algılara benzeyen durumlar, beyinde belli algı bölgelerin uyarılmasıyla ortaya çıkar. Sorunuz bize Matrix filmini çok hatırlatıyor. ‘Mühim olan beynin uyarılması diye bir mesaj vardır Matrix filminde. Ben bu fikre kesinlikle çok katılan bir insanım.”

Gerçek algı sırasında özellikle bizim de ait olduğumuz primat evrimi, giderek dalga boyunda analiz yapma yeteneği olan nöronları da görsel sisteme yerleştiriyor. Dolayısıyla ‘biz’ kedigillerden çok daha canlı ama çok daha parlak mı emin değilim ama çok daha renkli bir görsel dünyaya sahibiz. Dolayısıyla rüya ve hayal sırasında da aynı renklilik sürüyor. Gerçek algı sırasında retina üzerine düşen dış dünyaya ait imgeler primer görsel kortekse geliyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarı bir kontrol söz konusu. Hayal ve rüya sırasında da Saffet Bey’in dediği gibi bu kez retinal algı kapalı ama daha üst düzey kortikal bölgelerden yukarıdan aşağıya bir kontrol söz konusu. Bu durum rüyanın ve hayalin daha az parlak olmasını sağlar mı? Emin değilim doğrusu. Parlaklık hem dalga boyu analizi ile ilintili olmalı hem de kontrast farklılıklarıyla. İki farklı görsel nöron var beynimizde. Bir tanesi çok eski tarihli bütün kemirgenlerle paylaştığımız çok hızlı çalışan bir tür. Kontrast farklılıklarını ve hareketi onlar sayesinde algılayabiliyoruz. Buna karşılık evrimde yeni gelişen ve kedigillerde olmayan bir görsel nöron var ki dalga boyu analizini o yapabiliyor. Bu sayede de biz renkli bir dünya görebiliyoruz. Kedilerin gri ve tonlarında bir dış dünyaları var. Çünkü kedi düzeyinde bütün doğal hayat avcıdan kaçmak ve avı kovalamak şeklinde yaşantılandığından, çok iyi bir mekan taraması yapacak ve hızlı hareketli nesneleri derhal ayırt edecek bir sisteme ihtiyaçları var. Oysaki primatlarda durum böyle değil. Evrim arttıkça daha çok sosyal düzenler kurarak adapte olan bir türden bahsediyoruz. Dolayısıyla da avcıdan kaçmak ve avı kovalamaktan çok, bir yüzü tanımak ve statik bir nesnenin ne olduğuna ilişkin adını söyleyebilmek çok önemli hale geliyor. Muhtemelen onun için yeni bir görsel nöron tipi gelişiyor. Onun için renkli görmek önemli. Statik bir nesneyi zeminde ayırt edip, adını söyleyebilmek için renkli görmek yardımcı oluyor.

O halde insan zamanla hayal yeteneğini ve beyin gücü kontrolünü geliştirmeyi başarabilirse, hayali daha farklı deneyimlemeyi destekleyecek bir nöron tipi de oluşabilir belki de. Topu topuna 30.000 yaşında oldukça genç bir türüz. Primat ailesinin geçmişi 000.000 büyüklüğünde. Kemirgenlere bakarsanız 000.000.000 büyüklüklerine yaklaşan yaşlar söz konusu. Dolayısıyla biz daha çok genç bir türüz. Elbette ki evrim devam ediyor. Gezegenimizin sonu gelmezse bundan yüz ile yüz elli bin yıl sonra daha farklı yetenekleri olan insan türleri çıkabilir. Dolayısıyla ileride bizim şuan Süper İnsan, X-Man ve benzeri şeyler olarak düşündüğümüz, hayal ettiğimiz varlıklar gelecekte gerçekten varolabilir. Ancak şimdiye dönersek karakter özelliği dediğimiz özelliklerin oluşumunda ve bu özelliklere göre davranışlarımızın belirlenmesinde beynin özellikle belirli bölgelerinin önemli rol oynadığından bahsedebilir miyiz? Özellikle Amigdala’nın burada önemli bir yeri olduğu görüşü var. Karakter konusunda beynin tamamının organizasyonuna bağlı bir çalışmadan mı bahsediyoruz, yoksa belirli bölgeler öncelikli ya da belirleyici bir etkiye sahiptir diyebilir miyiz?

Eşitler arasında daha eşit olan bölgeler var mutlaka. Orkestrada bir maestro görevi gibi faaliyetlerin yönetimini üstlenen öncelikli beyin bölgesi alnımızın arkasındaki bölge. Yani prefrontal korteks bölgesi. Bu bölüm çok açık bir biçimde evrimde beynin giderek büyüyen bir parçasıdır. Kedilerde bütün beynin %5’i prefrontal korteks iken, bu primat evrimi boyunca yükselip Homo Sapiens’e yani insana geldiğimizde yüzde üçünü kapsadığını görmekteyiz. Bunun bir nedeni olmalı tabii ki. Sosyal organizasyon karmaşıklaştıkça bireyin emsalsiz olması gerekir. Diğerlerinden ayırt edilebilir bir kişiliğin oluşması gerekir. Çok muhtemeldir ki prefrontal korteks bunun organıdır. Amigdalaya gelirsek, bu çok eski bir yapı. Kemirgen beyninde de olan bir yapı. Bir kemirgenin amigdalası ile insanın amigdalası mutlaka ki aynı değildir. Kemirgen beyninin tamamı neredeyse amigdaladan ibarettir ve bütün emosyonlarını korkma, kaçma, yaklaşma ve çiftleşme davranışlarını tek başına kontrol etmektedir. Halbuki evrim boyunca primat basamaklarını aştıkça amigdala aşağıda kalıp, onun üstünde beyin kabuğunda temsil edilen bir takım kontrol sistemleri konuluyor. Amigdala heyecanların bir deposu değil, heyecanların, duygu ve dürtülerin uygun hedefe yönlendirilmesi görevini yürüten karmaşık bir ağ sisteminin bir bileşenidir. Amigdalayı emosyon nöral ağına giriş kapılarından biri diye düşünmek lazım.

Kuantum mekaniğinde insanın paralel evrenlerin var olmasından dolayı, seçimleri ile kendi evrenini yaratmasından bahsediliyor. İnsan, beyin özelliği ile gözü çevresindeki her şeyi algılamasına rağmen, benzersiz zihin süreci şifrelerine göre görmek istediğini görüyor ve ona odaklanıyor. Gördüğümüz her şey beynimizde yaratılan bir elektriksel uyarı aslında. Her şey atomlardan oluşuyor. O halde belki de görmek atomların sahip oldukları enerji düzeyinin beyindeki yansıması olabilir. Kırmızı renk insan beyninin bir tanımlaması. Burada nesneyi kırmızı görmemizi sağlayan foton ışınlarının o nesne üzerindeki etkileşiminin bir sonucu. Yani aslında her şey bir zihin şifresi ve bu şifrenin kullanıldığı dil ile ilişkili. Bu dil de enerji boyutu ile yakından ilgili gibi duruyor. Belki de bilinç düzeyini geliştiren bir kişi, hayalinde ve beş duyu ile deneyimleme esnasında farklı görüntüleri ön plana çıkartmayı başarabilir.

Ancak bilinçli farkındalığa çıkan küçük bir bölüm var. Sanki beynimizin içinde bir çeşit projektör makinesi var da projektörün o belirli anda aydınlattığı bölge farkındalığa ulaşıyor. Baktığınız bir resmin farkına varmanız için görsel sisteminizin önce mekanın farkında olması lazım. Resim o mekan içindeki bir ayrıntıdır. Eğer mekanda resim dikkatinizi çekiyorsa oraya odaklanıyorsunuz. Başlangıçta çalışan o mekansal analizi yapan kısım demin söylediğim görsel sistemin evrimsel olarak daha eski bölgesidir. O ayrıntıya takılıp o ayrıntının özelliklerini incelemeye başladığınızda, ne olduğunu söylediğinizde evrimdeki daha yeni bölge çalışmaya başlıyor. Üstelik bir de dil yeteneği ile donanmış olduğundan insan beyni bunları bir takım semboller aracılığı ile daha sonra hatırlanmak üzere saklıyor ki böylelikle diğer türlerin hiçbirinde olmayan bir özel avantaj sağlamış oluyor. Böylelikle her birimiz birbirimizden apayrı, emsalsiz tek tek bireyler oluyoruz. Dolayısıyla tabiri caiz bu emsalsizlik bir bireysel evren gibi algılanabilir. Bu çok eski bir felsefî perspektif olan klasik idealist anlayışa doğru gidiyor: emsalsiz olan ben yoksam evren de yoktur. Evren ‘’ben’in varlığıyla mümkündür.”

Kendimizi bize çok benzeyen Şempanzeler ile kıyaslayarak “Aramızdaki fark nedir?” diye sorar isek, işte tam da bunu anlattım. Sırf sembolik bir düşünce ile donanmış olduğumuzdan şempanzeyi  kaç tane paralel evren olduğu, yaşantısının emsalsizliği, kendisini ben olarak adlandırmak, eylemlerinden bireysel olarak sorumlu olduğunu düşünmek hiç ilgilendirmiyor. Oysaki bir homoloji taşıyoruz şempanze ile. Şempanzenin beyninin % 20’si prefrontal kortekstir. Bu hiç de azımsanmayacak bir büyüklüktür. Ama ne zamandır ki bir nesneyi fizik varlığı yokken sembolize etme yeteneği var, işte o zaman bir takım illa ki karşılaşılan sıradanlıklara ya da art arda gelen rastlantılara bir teori uydurmak ve o teorinin aracılığı ile bakmak gibi bir derdi oluyor insanın. Her yeniliği kurcalamak gibi bir derdi oluyor.

Prof.Dr. Barış Korkmaz, son bilimsel tespitlere göre her insanın beyninde 28 milyar nöron var olduğunun tespit edildiğinden bahsetmişti. Her insanın beynindeki sinaps ağı da parmak izi gibi benzersiz. Dolayısıyla her insan benzersiz düşünsel ve duygusal yaşama sahipken, aslında çevresel etkiler bilinçli bir şekilde düzenlenir ve insanlar daha çocukluk çağından itibaren zihin süreçlerine uygun obje, olay ve uğraşlarla eşleştirildiğinde, keşfedilmeye çalışıldığında her insan potansiyel bir dahidir diyebiliriz. Muhtemelen bu alnımızın arkasındaki beyin parçası en karmaşık bir sosyal düzeni içselleştirelim diye var. Yoksa şempanzeler de pekala gayet iyi topluluklar halinde duruyorlar.

Hafıza dediğimiz olaya gelirsek bu, beynimizdeki sinaps bağlantıları ile yakından ilgilidir. Kalıcı bağlantılar bilginin kaydolmasında ve geri çağrılmasında önemlidir ve sinaps bağlantılarının kalıcılığı birbirileri ile entegreli olmasına ve zihin süreci şifresine uygun alanlarda etkileşmesine bağlıdır. Hafıza dediğimiz şey aslında insan beyninde üniform bir şey değil. Dolayısıyla bilgisayarın hafızasına benzemiyor. Birçok farklı paralel hafıza biçimleri var. Ama en popüler olarak bilinen zaman ve mekan bütünlüğü içinde yaşantıdıladığımız anı parçalarımızı aktarıp daha sonra hatırladığımız bilinçli otobiyografik hafızadır. Bu, hafıza biçimlerinden bir tanesi. Bu sistem dejenere olmaya başladığında bir alzheimer hastası unutmaya başlıyor. Ama alzheimer hastası bisiklete binmeyi öğrendi ise onu unutmuyor. Bu da “Prosedürel Hafıza” denilen farklı bir hafıza türü. Motor yeteneklerin hafızası dediğimiz şey.

İşte en yakın dönemde öğrendiklerimizi kaydedebilmek için yani sinaptik değişiklikler yaparak kaydedebilmek için hippokampus denilen beyin parçasına ihtiyacımız var. Ama bir anı parçası amigdala tarafından da yeterince bir emosyonel yük ile yüklenmişse kayıt öyle sağlam oluyor ki neokorteksin bir yerinde artık hipokampusun onu desteklemesi gerekmiyor. Buna “Uzak Bellek” deniliyor. Her şeyi öğrenip her şeyi hatırlamak, karşı karşıya olduğumuz uyaran bombardımanında mümkün değil. Dolayısı ile sinaptik yapımıza bireysel motivasyonumuz için gerekecek kadarını tutmalıyız, gerekmeyeni de atmalıyız. İşte amigdala ve hippokampusun böyle bir partnerliği var. Örneğin, size ilkokul öğretmeninizin adını sorsam eminim ki söyleyeceksiniz. O sırada da size bir fonksyonel MR taraması yapsak hippokampusunuz aktive olmayacak. Bu çoktan hippokampusunuzdan bağımsızlaşmış otobiyografik bir bilgi sizin için. Bakın Türkiye’nin başkenti Ankara’dır da bilinçli bir bellek ama otobiyografik değil. Ama size “Honduras’ın başkenti neresidir?” diye sorsam bilemeyebilirsiniz.

“Türkiye’nin başkenti Ankara’dır!” der iken bunu ne zaman öğrendiğinizi bile hatırlamıyorsunuz değil mi? Yani hangi koşullarda öğrendiğinizi hatırlamıyorsunuz. Bu cevabı düşünürken de fonksiyonel MR’da hippokampusunu yine aktive değil. Fakat semantik bellek denilen farklı bir bellek sistemine ait nöral ağ aktive. Honduras’ın başkentinin Tegucigalpa olduğunu öğrenmek için hippokampusunuz şu anda devrede. Bu bilgiye ileride ihtiyacınız olacak ve kullanacaksınız, kullandıkça hippokampus devreden çıkacak ve bilgi semnatik belleğin bir malı olacak. Yok kullanmayacaksanız, işte o zaman beyin iktisadı kurallarına uygun biçimde basitçe unutacaksınız.

Yazar: Diamond Tema