Katil Külkedisi

Şehrin kendine has bir başka karanlık ara sokağı. Eskiden Pazar alanına nazır, şimdi otoparka talim ahı gitmiş vahı kalmış kaldırımların kırık ya da aşınmış kenarları. Kanalizasyon mazgallarının demirlerine, aralarına sıkışmış gündelik çöpler. Kenti dönüştürmeye çalışan yeni çağ dinozorları, devasa inşaat araçları. Ve onların dükkanların üzerine düşen gölgelerinde sigara, çay içip tavla oynayan, ganyan dolduran, sıkıntılı bir geleceğe bakan efkarlı esnaf. Semtler ilçe, yerel dükkanlar alışveriş merkezi oluyor iken yarına çıkıp çıkmamanın kapitalist heyecanı.

Sabahın erken saatleri, işe gitmek için kestirme bellenmiş, belli saatlerde geçeni bol bu sokakta alışılmış adımların sesi yankılanıyor. Kunduraların, elastik spor ayakkabıların, topukluların telaşı ve onlardan çıkan, sahiplerinin farkında olmadığı sesler sokağa has özgün bir milli marşın akustiğini oluşturuyor. Orada, o sokakta yıllanmış, benzerlerinin belki de son temsilcisi virane bir ayakkabı tamircisi yer alıyor. Vitrinine özensizce sıralanmış yazlık kışlık albenisiz ayakkabılar, bir ipe dizilmiş değişik boyutta ve renkte ayakkabı ipler, pabuç içlikleri, ortopedik eklentiler, keçeler. Hepsinde garip bir hal var. Alınmayı, birinin özel eşyası olmayı beklemiyorlarmış gibi suskun, yarından umutsuz, şekilsizler.

Her sabah ve akşam eve gitmek için hızla, telaşla yürüyen insanların kaldırımlarda, asfaltta çıkardığı tıkırtılar, ister istemez o virane dükkan içinde bir çekicin ritmik vuruşuna karışıyor. Ustanın ritmi sanki dışarıdaki kargaşayı bastırmaya çalışıyor. Yıllanmış dükkanında kulağında cızırtılı bir musiki, ağzında tuttuğu bir kaç ince çivi, gençliğinden beri taban, topuk çakarken darbelerden yayvanlaşmış parmakları, kuvvetli yapıştırıcılardan, sarıp içtiği kaçak sigaradan, boyadan, tinerden, ciladan koyulaşmış elleri ile usta dışarıda olan bitenlerle ilgilenmemeye çalışıyor.

Usta, küçük ama gittikçe büyüyen semtin son ayakkabı tamirhanesini sessiz hale getirmek için çok uğraşıyor. Kısıtlı çevresinde alay konusu bile oluyor zaman zaman. Anlam veremiyorlar elbette. Bilmiyorlar adamın kulağına kaçanları. O da anlatmak istemiyor duyduklarını. İşten eve evden işe giden usta çokta umursamıyor çevresinde kahkaha atanları, alaycı tutumları. Umursadığı tek şey kafasının içine dolan başkalarının ayakkabılarının çıkardığı sesler, ve seslerin ona anlattığı şeyler. Duymamak için koşarcasına gidiyor bir viraneden diğerine, dükkanından kaçıp evine kapanıyor.

Evinin yatak odasında bile yatamıyor artık. Parası yetmedi orayı da çift cam yapıp sessiz hale getirmeye. Getirse ne olacak hem, ahşap duvarlar insanları ister istemez sızdırıyor. Tıkırtılar duyuyor. Çatırtılar, sürtünmeler, tekmeler, hızlı ve sürüncemedeki kararsız adımlar. Her canlının ayağı mevcut, ama en pervasız basan, yol alan insanoğlu ile sorunları var. O da ne yapsın, minik evinin penceresiz, arkadaki küçük odasına kurmuş döşeğini, orada yatıp kalkıyor. Hanımı yaşasaydı ne yapacağını düşünüyor bazen. Burada yatamazdı, ikisi sığmazdı muhtemelen. Yıllar evvel göçmüştü ansızın. Artık kerametini, duyduğu hikayelerini dinleyen yok. Uzun süredir kendi içine atıyor bildiklerini. Dalıyor sonunda uykuya. Bir rüya görüyor. Çıplak ayakları çimenlere, üstüne basıldığında kırılmayan, incinmeyen çiçeklere basıyor. Gittiği diyarda kimse ayakkabı giymiyor.

Ertesi sabah diğerlerinin aynısı olacak diye beklerken sokak kalabalık. Bu sefer insanlar işlerine yetişmek yerine kaldırımda toplaşmış, meraklı ayakkabıları ile bir şeyleri görmek istercesine itişiyor. Yüzlerine bakmadan tanıyor onları. Yerde yatan birini, daha doğrusu ayakkabılarını görüyor istemsizce aradan. Sağ tekinin altı delik. “Sağ tekinin altı delik!” diye bir cümle düşüyor aklına. Dehşete düşmüş bir kundura sarrafı olarak “Vurulmuş bir ayakkabı gibi…” diye geçiriyor içinden. Tanıdığı biri, o gazeteci, delik ayakkabının sonundaki topuk ise ustanın marifeti. Anlamıyor önce, “fenalaşmıştır, insanlar açılsa da ferahlasa. Ne günlere kaldık!” diye düşünüyor. Alıştığı anlamsız ayakkabı hışırtıları, koşturmaları, tökezlemeleri yok bu gün. Dükkanını açıp giriyor içeri. Kapı açılınca paslanmış, tavana asılı çıngırak şıngırdıyor. Çalıştığı tezgahın karşısındaki duvarda Allah’ın doksan dokuz ismi, paltosunu asmak için çivisi yerinden çıkan bir askılık ve bir teknede ayakkabı seçimlerine bayıldığı, ayak ayak üstüne atmış, kahve içen ülkesinin kurucusu duruyor. Ayakkabılar ona başkalarının bildiğinden fazlasını anlatıyor.

Her zaman oturduğu yırtık, kısmen içindeki sünger ortaya çıkmış taburesine yerleşince fark ediyor çalıştığı tezgahının üzerine düşen küçük cam kırığı parçalarını. Kafasını yana çevirip vitrinine baktığında görüyor çift cam pencereyi muntazaman delmiş, çatlatmış kurşun deliğini. O zaman ölüm düşüyor aklına. Dudaklarından mırıltı halinde bir “Tövbe estağfurullah!” çıkıyor. Olay yerindeki insanları uzaklaştırmaya çalışan komiser de fark etmiş dükkandaki deliği, dükkanın sahibini beklemiş. O sırada usta, işe erken gelse tam da kafasına isabet edecek o oyuğa bakarken kapısının şıngırdayan çıngırak sesi ile geliyor kendine. Yapılı ama yaşını almış bir adam karşısında durmuş tanıdık gözlerle ona bakıyor. Komiser ile oturup konuşmamışlar hiç, ama birbirlerini biliyorlar. Memurları ile yollamış ne zamandır sıkıntı çıkaran ayakkabılarını. Ama dediğim gibi, ustanın ayakkabılarla arası iyi, tanıyor onları giyenleri.

“Allah korumuş…” diyor komiser. Gülümsüyor ayakkabı tamircisi.

Bir kaç kelamın ardından iki polis memuru gelip kurşunun camda ve karşı duvarda açtığı deliği inceliyor. Kurşunun çekirdeği, posası çarptığı sert yüzeylerden dolayı çok bozulmuş.

“Yorgun Kurşun. Camdan sekip buraya gelmiş. İşimize yaramaz, maktulün başına üç mermi saplanmış. Onları göndeririz laboratuvara.”

Usta elini uzatıyor, memurdan alıyor eciş bücüş mermiyi. Kafasına gireceğine düşüncelerine saplanmış sanki. Evirip çeviriyor nasibini. Boynu yana düşüyor gözlerini ondan alamazken. “Hayat işte…” diye geçiriyor zihninden. İnsanların muğlaktan gelip muğlaka gittiğini en iyi o ve ayakkabılar biliyor.

O bunları düşüne dururken komiserin elindeki torbada duran tek, birinin sağ ayağına ait ayakkabı çekiyor dikkatini. En önemli delil. Kafasını çevirip ölü adama bakıyor usta bir de naylon torbada duran, buralardan olmayan ayakkabıya. Aralarında siyah beyaz kadar fark var. Biri samimi gerçek, diğeri… Diğeri… İstemsizce uzatıyor usta elini sanki ona bakıp pabucun diğerini yapacakmış, hatta adamı bile ağzında tuttuğu çivilerle çekiçle vura vura birleştirip ortaya çıkartacakmış gibi. Komiserin karışık aklında ise, istemese bile çıkıp gelen bir masal, saat gece yarısını vurunca merdivenlerde ayakkabısının tekini unutan gazeteci vurmuş katil külkedisi var.

Ustanın rahmetli karısı haricinde kimse bilmiyor onun bu huylarını, ayakkabıdan çıkardığı isabetli yaşam hikayelerini, peygamberlerin kutlu acılarını anımsatan sezgilerini. Bilmedikleri için onunla dalga geçmişlerdi ya zaten virana dükkana çift cam yaptırıp sesi kesmeye çalıştığı için. O her ayakkabıyı okuyordu kitap gibi. Konuşurdu. Her ayağın numarasını, ayağın kendine has alışkanlıklarını, adım atma ritimlerini, insanların basış şeklini, tıkırtısından genelde ve anlık ruh hallerini sihirli küreye bakar gibi görüyor. Onları tanırdı elleri tanıyan çingenelerden iyi. Kendine tamire gelenleri daha iyi bilirdi işin aslı. Kokusundan, ayağına gösterdiği ilgiden, ayakların pabuçta bıraktığı şekil ya da iç dış lekelerden neyi nasıl yaptıklarını, nereye nasıl gittiklerini, ne düşündüklerini, hangi yolun yolcusu olduklarını bilirdi.

Komiser zorlanıyor önce vermekte delili, ama biliyor usta karşısındakinin iyi düşüncelerini. Sonra istem dışı eli ustaya uzanıveriyor. Merak ediyor ustanın o ayakkabıya baktıkça görebileceklerini. O gün yazısız, sözsüz bir anlaşma doğuyor aralarında. İlk cinayet vakasının ilk delili olan poşetteki pabucu birkaç dakika elinde çevirip duruyor usta. Gözlerini kocaman açıyor, önce komisere sonra ayakkabıya bakıyor şaşkınlıkla. Kafasını her iki tarafa sallıyor.

“Sen çözemezsin bu işi” diyor.

Anlamıyor komiser.

“Anlayacaksın. Dayanamayıp derinlemesine araştırmak isteyeceksin cinayeti. Ama… Sizinkilere güvenip vurmuş gazeteciyi.”

Yılların komiseri, en önemli delili bir ayakkabıcıya verdiğine şaşkın, hayal kırıklığına uğramış öfkeli. Hızla çıkıyor dükkandan. Tek başına kaldığında yine alıyor ağzına üç beş ince çiviyi. Dövüyor deriyi.

Günler sonra çıngırak yeniden şıngırdıyor. Ustanın tezgahının karşısına, önündeki tabureye oturan komiser ağlamaklı yüzünü iki avucu arasına alıyor. Sessizleşiyor çift camın ardındaki virane. Usta paltosunu alıp askıya asıyor, iki tane sade Türk kahvesi söylüyor.

Komiser “Emekli ediyorlar, davadan el çektirdiler.” diyor.

Yazar: Murat Dural

1973’te İstanbul’da doğdu. Hattat İsmail Hakkı İlkokulu’nda ve Halide Edip Adıvar Lisesi’nde okudu. 1993’te İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü kazandı, lisans ve yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. Çok sayıda kazıya, yüzey araştırmasına katıldı. İki yıl Bergama Müzesi’nde çalıştı. 2001’de askerlik görevi esnasında yaşadığı uykusuzluk sorunu sonucu ayaklarını ‘bilateral chopart’ seviyede kaybetti. Kaybetti ama kendini engelletmedi, engelletmiyor. Sporu çok seviyor ve gönül verdiği takımın tribünlerinde kendi topukları üzerinde duruyor. Akademik özlemlerini, ülkesi ve gönül verdiği arma için projeler üreterek telafi etmeye çalışıyor. 2006 yılında ‘Stadyumlardaki Engelli Alanlarının İyileştirilmesi’ ve ‘Büyük Kulüplerde Bedensel Engelli Branşların Arttırılması’ yönünde çalıştı. 2009’da Türkiye’deki engelliliğe, engelliliğin sadece bir düşünce olduğuna, taraftarlığın pozitif tarafına vurgu yapmak için dünyada ilk defa yapılan bir organizasyona dostlarıyla imza attı. Alex De Souza’nın ayaklarının silikon kalıplarını aldı, yürüdü, hatta koştu. Evladıma Miras Bu Sevda adlı kitapta yer alarak hayatını ve bu organizasyonun detaylarını yazdı. Bu proje sebebi ile 2015 yılında Genç Profesyoneller Beşiktaş Platformu tarafından "Yıkılmayan Adam" ödülüne layık görüldü. 2004’ten 2016 Aralık ayına kadar özel bir şirkette çalıştı. 2014’te Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’ne (FABİSAD) üye oldu. Yabani, Rotka, Vagon, Komplike gibi dergilerde yazıları, öyküleri yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. 2016 Kasım ayında İthaki Yayınları'ndan Yankı Enki editörlüğünde ilk öykü kitabı "Kibrit Ev" çıktı. 2017 Şubat ayında 14 Şubat'a dair 14 yazarın 14 öykülük derleme olan "Aşkın Karanlık Yüzü"nde "Loholico", son olarak 2017'de basılan "Pati Öyküleri"nde "Zafer Getiren" öyküsü ile yer aldı. 2017 Eylül itibari ile yine İthaki Yayınları ve Yankı Enki editörlüğünde çıkacak romanı için yoğun tempoda çalışıyor.