Masalların klişeleşmiş son cümlesi, insanın gerçek dünyadaki mutluluk arayışına vurgu yapar. İnsanlığın temel duyguları arasında başköşeye oturtulan mutluluk, üzerinde en çok kafa yorulan ve tanımı yapılan kavramlardan biridir. Örneğin Aristo hayattaki tüm eylemlerimizin mutluluk için olduğunu söyler. En genel hali ile özlemlere ve eksikliklere ulaşılmasından doğan sevinç olarak ifade edilen mutluluk, beklentilerin kişiden kişiye değişmesi, bir isteğin elde edilmesinin ardından yeni bir isteğin ortaya çıkması nedeniyle yakalandığı an tekrar kaçan, nanik yapıp kahkahalar atarak sizi bir kez daha peşine takan afacan bir çocuk gibi ele avuca sığmayan, bir türlü ulaşılamayan hayali bir hedefmiş gibi algılanır.

Doğanın bir parçası olarak canlılığın gerektirdiği ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğuyla hareket eden insan, aynı zamanda sosyal bir canlı olması nedeniyle içinde yaşadığı topluma uyum sağlama mecburiyeti ile karşı karşıyadır. Deneyimlediği durum ve olaylar karşısında, sahip olduğu bireysel bilgi ve beceri donanımı ile zihinsel kapasitesi doğrultusunda değerlendirme yapıp karar verebilme yeteneği de buna eklendiğinde mutluluğu elde etmenin neden bu kadar zor olduğu bir parça anlaşılır hale gelir. Bu çok katmanlılık bir yandan ihtiyaçlarını giderip isteklerine ulaşma peşinde koşarken içinde yaşadığı toplumun benimsediği yaşam tarzıyla gelen alışkanlıklar, normlar, değerler, kurallar ve benzeri ile sınırlanmasını, bir yandan da insanın bütün bu sınırlamalar karşısında gözlem ve deneyimlerinin onda uyandırdığı çatışmaları beraberinde getirir.

Aç olabilirsiniz ama aç olmanız size gözünüze çarpan ilk yiyeceği alıp yeme hakkını vermez. Öncelikle o yiyeceğin bedelini ödeyip size ait olmasını sağlamanız gerekir. Tehlikelere karşı korunmak için yardım talep ederseniz öncelikle kendinizin güvenilir bir insan olduğunuzu göstermeli ve korunma karşılığında sizden istedikleri hizmeti sağlayacağınıza inandırmalısınız. Birine ilgi duyabilirsiniz ama istediğiniz yakınlaşmayı elde edebilmek için en karmaşık labirentlerden beter bir dizi değerlendirmeden geçmeniz ve elbette yakınlaşmak istediğiniz kişiyi sağlayacağınız maddi manevi faydalar konusunda ikna etmeniz gerekir. “Mutluluğun formülü çok açık: Bir sen, bir ben bir de bebek,” diyen şarkıda nedense mama ya da bebek bezi fiyatlarından hiç bahsedilmez.

Elde edilmesinin bu kadar zor olduğu bir ortamda, mutluluğun tanımı ve ona ulaşmak için kullanılması gereken reçete de kültürden kültüre değişir. Kiminde yaratıcı gücün belirlediği kadercilik anlayışı üzerinden tarif edilirken, bazılarında şans, talih, kısmet vurgusu öne çıkar; kiminde de her bir bireyin tüm olanaklarını, gücünü ve enerjisini kullanarak elde etmesi gereken bir hak olarak ele alınır.

Toplumun var kalımına hizmet eden bir işbirliği mekanizması olan kültür, bu bağlamda bireyin mutluluğunu da toplumun olanakları ve hedefleri üzerinden belirlediği çerçevelerle tanımlar. Kaynakları sınırlı, refah düzeyi düşük ve gelir dağılımı adaletsiz toplumlarda şükretmenin, eldekilerle yetinmenin, aza kanaat etmenin benimsenmesi olağandır. Gerçek mutluluğun bu dünyada elde edilemeyeceği düşüncesi aşılanırken, topluma ait inanç sisteminin ortaya koyduğu değerlerin benimsenmesi ve kurallara uyulması halinde öbür dünyada elde edilecek bir mutluluk vaat edilir. Öbür dünyada mutluluk için verilecek ödüllerin son derece dünyevi olması da dikkat çekicidir. Leziz yiyecekler ve içeceklerden oluşmuş nehirler, sarayların yanında sönük kalacağı köşkler, bahçeler, çok sayıda güzel kadınlar gibi.

Aynı şekilde toplumsal işbirliği düzeneğinde büyük fedakârlıklar yapması beklenenlerin ödülü de öbür dünyada onları beklemektedir. Toplumu savunurken hayatını kaybedenler şehit sıfatıyla cennetin en güzel katlarına yerleştirilir. Toplumun alt katmanlarında olup da günün büyük bir bölümünde temel ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda olanlar sabretmelidir çünkü sabredenler muradına erer. Gözünü başkalarının sahibi olduğu şeylere dikenlerin sonu ise mutsuzluğun zirvesi olan cehennemdir.

Cennet annelerin de ayağı altındadır çünkü cinsiyete dayalı iş bölümünde toplumun görünmeyen yükü onların sırtına bindirilmiştir. Kadınlar da bu büyük ödülle yetinmeli ve üzerinde söz sahibi olan karşı cinse sorgusuz sualsiz itaat etmeli, karşı çıkmayı akıllarına bile getirmemelidirler. Aksi halde hakaretten başlayıp dayak ve işkencelere maruz kalabilir, hatta doğrudan öbür dünyaya gönderilebilirler.

Evet, mutluluk ne parada ne pulda ama bir lokma bir hırka felsefesinin gelir dağılımı adaletsizliğine dönüşüp en zenginle en yoksul arasında büyük uçurumlar oluşturacak şekilde yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet ettiği toplumlar da mutluluğu yakalamaktan giderek uzaklaşmakta. Her gün biraz daha büyüyen bir göçmen ordusu dünyanın yoksul baskıcı ülkelerinden daha zengin ve özgürlükçü ülkelerine doğru durdurulamayan bir hızla akmakta. Bu insanlar daha iyi yaşam koşullarına ulaşabilmek için kamyon kasalarına, Tır konteynırlarına, teknelere, botlara doluşup bütün tehditleri ve tehlikeleri göze alarak, en ağır işlerde çalıştırılacaklarını, dışlanacaklarını, hor görüleceklerini bile bile çoğu zaman kendilerininkinden farklı inanç sistemine ve kültürel değerlere sahip ülkelere ulaşmanın bir yolunu arıyor.

Bireyselliğin ön plana çıktığı gelişmiş toplumlarda ise mutluluk sonsuz bir arayışa dönüşür. Gözle görülmeyen ama varlığı herkes tarafından hissedilen “Bugün mutlu olmak için ne yaptın?” sorusu adeta havada asılı durmaktadır. Giderek vahşileşen bir rekabetin tüm değerleri aşındırdığı ekonomik düzenin çarklarını “Tüket mutlu ol,” cümlesinin farklı sürümleri olan reklam sloganları döndürürken, insanları mutluluğa ulaştıracak reçeteler içerdiği belirtilen kitaplar satış rekorları kırmakta, filmlerin, konferans, kurs vb. sosyal etkinliklerin ardı arkası kesilmemektedir. Ünlü fizikçi Albert Einstein’ın Japonya ziyareti sırasında bir kuryeye bahşiş olarak verdiği mutluluk tavsiyesi içeren notların 2017 yılında Kudüs’te düzenlenen bir açık artırmada 1 milyon 560 bin dolara alıcı bulması bu arayışın sembolik bir örneği olarak verilebilir. Bizzat bu mutluluk arayışının bir türlü istenilen sonucu vermemesiyle mutsuzluğu artan ve depresyona girenlerin yeni adı “Prozac Toplumu” olarak kabul görmüştür.

Birleşmiş Milletler’in her yıl ülkelerin kişi başına düşen gelir düzeyi, sağlıklı yaşam beklentisi, sosyal destek, yaşam tercihlerini yapabilme özgürlüğü, güven, cömertlik ve yolsuzluk algısı gibi kıstasları göz önüne alarak hazırladığı rapor ilginç bulgular ortaya koyuyor. Bu rapora göre dünyanın en mutlu ülkeleri zannedildiğinin aksine en zengin ekonomiler değil, güçlü bir sosyal devlete ve kurumsal destek mekanizmalarına sahip ülkeler. Örneğin dünyanın en güçlü ve gelişmiş ülkesi olarak gösterilen ABD 19’ncu sırada. İngiltere 15’nci, Almanya 17’nci, Fransa 24’ncü Brezilya 32’nci, İtalya 36’ncı, Japonya 58’inci, Çin 93’ncü, Hindistan ise 140’ncı olabildi. Türkiye’nin 74’ncü olduğu listenin şampiyonu ise aynı zamanda eğitimde de dünyanın bir numaralı ülkesi olan Finlandiya. Bu ülkeyi sırasıyla Danimarka, Norveç, İzlanda, Hollanda, İsviçre, İsveç, Yeni Zelanda, Kanada ve Avustralya izliyor. Bu ülkelerin ortak özellikleri ise dünyayı kendi istekleri doğrultusunda şekillendirme gibi güç gösterilerine girmemeleri, farklı kültür ve inançların bir arada sorunsuz yaşamaları için çaba göstermeleri, eğitime, adalete önem vermeleri, ırk ve sınıf ayrımının az olması ve sosyal ilişkilerde saygıyı ön planda tutmaları.

Diğer bir deyişle insanları mutlu etmek, onlara insanca davranmak, sevgi ve saygıyı esirgememek, ötekileştirmemek, iyi eğitmek, sosyal ve ekonomik olarak desteklemek, haklarını, özgürlüklerini geçerli bir neden olmadan kısıtlamamak, belli kesimlerin değil toplumun genel çıkarlarını ön planda tutmaktan geçiyor.