Kilisede Cura Çalmak

5 – 15 Ekim tarihlerinde Kuzey Almanya Kiliseler Birliği’nin davetlisi olarak, dinler arası diyalog etkinliğine katıldım. Schwerin, Lübeck, Kiel, Hamburg gibi şehirlerin çok eski kiliselerinde, farklı ülkelerin müzisyenleri ile konserler verdik. Gözleri gibi korudukları o kiliselere ayakkabı ile girdik. Birbirinden farklı sazlarımızı yoldaş eyleyip, tınılarını kubbelerde yankılandırdık. Ne yüzümüze ne de arkamızdan olumsuz bir söz diyene rastlamadık.

Konserlere gelen dinleyiciler sanki bir kalıptan çıkmış gibiydiler. Ne bir telefon sesi duyduk, ne bir flaş patladı. Hele de görüntü derdine düşen hiç kimseye rastlamadık. Farklı dillerde söylediğimiz şarkıları anlıyorlarmış gibi pür dikkat dinlediler. Şarkının finalinde son tınılar bitene kadar ses çıkarmayan böyle muhteşem bir dinleyici kitlesinin dakikalar süren alkışlarına mazhar olduk.

Görülmeye değer bu etkinliğin bir camide de yapılmasını arzu eden Başpiskopos Erhard’a; “Neden olmasın?” diyemeyen din adamı Ali Beyin tedirginliği ile, Başpiskoposun rahatlığı battı gözüme. Biri ibadethanelerini sanattan ibadete kadar tüm etkinlikler için açık tutar iken, bir diğeri ne yazık ki o özgürlüğe sahip olamadığını ima etmeye çalıştı.

Her türlü sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliğe açık hale getirilmiş olan kiliselerde, sahneye çıkışımız bile sıradışıydı. Işıklar sahneye odaklandı ama sahnede kimseler yoktu. Kilisenin çeşitli yerlerine dağılmış olan müzisyenler, kendi dillerimizde bir şeyler konuşarak sahneye doğru yürüdük. Geldiğimiz ülkelerin, konuştuğumuz dillerin farklılığına rağmen, müziğin birleştirici gücüyle ahenk oluşturabildiğimizin mesajını vermek istemiştik. Mesajımızı algılayan seyirci yaptığımızı alkışlar iken, biz de çalgı aletlerimizi alıp yerlerimize oturduk. Vurgulu, telli, nefesli, tuşlu çalgılardan oluşuyordu orkestramız. Benim sazım üç telli cura idi.

Richard Wester’in bestelediği “Blumenwiesse” şarkısı ile başladık. Şarkının bir yerinde, Richard’ın gür sesli saksafonuna, Halk müziği tınılarıyla yanıt vererek, aşıkların atışmasını anımsatan bir saksafon-cura doğaçlaması yaptık. Lehçeleri farklı ama aynı dili konuşan sınırsız bir ülkenin İnsanları gibi anlaştılar çalgı aletlerimiz. Sözlü ve sözsüz şarkılardan oluşan zengin bir repertuarımız vardı.

“Ozean Der Macht” şeklinde Almancaya çevrilen,  Sözleri Yunus Emre’ye, bestesi bana ait nefesi dinleyen Almanların yüz hatlarına, Yunus’un tebessümü yansıdı o an.

Sicilyalı Etta Scollo, gitarıyla seslendirdiği “Sconos Ciuto” şarkısı ile, Yunus’un bıraktığı tebessümü derin bir hüzne çevirdi. Şarkının sözleri yirmi bir bin üç yüz dört insanın ölümü ile sonuçlanan bir felaketin geride bıraktığı dramı anlatıyormuş.

O sözler;

Deniz benim elbisem
ayakkabılarım toprak
savaş getirdi beni bu hale
ve sudaki hikâye bulanıklaştı
fırtına ve çamurda kayboldu
yere bir numara bırak
hayatım sessiz
evden ve kendimden uzakta
bir isimsiz.
yirmi bir, üç yüz dört
hiç var olmadım ki…

Hüzne ve düşünceye sevk eden bu şarkıya, cura ile eşlik ettim. Sanki bir Arguvan havası dinliyormuşum gibi duygulandım. Sicilya ile Arguvan komşu köyler imiş gibi kanım kaynadı bu Sicilya şarkısına. Arguvan ağzı ile Karadeniz türkülerini söyler iken de aynı hislere kapılırım hep.

Kaldığımız otel lobilerinde, konser öncesi kulis sohbetlerinde çok sohbetler ettik, ama Başpiskopos Erhard ile yaptığım sohbetlerin hazzı kaldı dimağımda. İnandığı tanrıdan sevgi ile bahseder iken, onu büyük bir sanatçıya benzetmişti sohbetimizin birinde. İçimden, “keşke bizdeki din adamları da Erhad gibi bakabilse dünyaya!” diye geçirmiştim.