Kırılgan Hayaller

Bir an önce bu eziyetin bitmesini istiyordum. İçimde durmadan döndürdüğüm mantramın, “hepsi geçecek” cümlesinin bana faydası olacağına inanmak istiyordum. Yırtık pantolonum, üzerinde kafatasları ile dolu belimi açıkta bırakan askılı tişörtüm, hızma ve küpelerim, her birinin ayrı hikayesi olan, bedenime yayılmış çok sayıda dövmemin temsil ettiği hayata karşı sert tutumumu simgeleyen tüm görselliğime rağmen, o an zayıftım. Ama zayıflık gösteremezdim. Oysa içimden yalvarmak, ağlamak geçiyordu. Ne olursa olsun işe yarayabilecek herhangi bir şeye razıydım.

Acaba ilk defa o an mı ölümü ve diğer tarafı düşünmeye, orada bir şey olup olmadığını tartmaya başlamıştım? Her şey nadir arkadaşlarımdan Dilara’nın ani gelişen rahatsızlığı ile başlamıştı. Birbirimize ihtiyacımız vardı. Tanıştığımızda birbirimizden nefret etmiştik. Bunu hiç itiraf etmedik, ama kadınlar birbirini anlar. Birikmiş söylenmeyenler, yaşananlar ile güçlü bir ittifaka dönüştü. Birbirimizi sevebileceğimizi biz bile ön görememiştik.

Yaklaşıyorlar… İşte başlıyoruz, kahretsin! Kimse bu yönümü bilmiyor. Kıyafetlerime, kulağıma sıralanmış küpelerime, iki tarafı kazınmış saçlarıma bakıp sert bir kadın olduğumu düşünebilirler. Ama bu benim için çok fazla. Kalkıp gitmek istiyorum ama artık sedyeye yatırılmış durumdayım. Geri dönemem. Deli gibi terliyorum. Kalbim ilk sevişmem gibi belirsizliğin ortasında gümbürdeyerek atıyor! Göğsümden oflamak ya da çığlık atmak üzere olan bir güç ağzıma doğru hareketleniyor. “Vazgeçtim!” diye haykırmak geliyor içimden!

Birileri içimden canımı çekiyor! Canım benden çıkıp başka bir yere doğru kayıyor. Kırmızı damlalara kilitleniyor gözlerim. Allah kahretsin hepinizi, hatta bu hale kendimi sokan beni de! “Allah” mı dedim? Bu yeni bir tepki. Mantrama devam ediyorum. Oldu da bitti maşallah! Bedenim bacaklarımdan başıma doğru uyuşuyor. Arada sırada vücudumu vurmaya başlayan kramplarla tir tir titriyorum. Kontrolümü ele geçirmeye, adeta hayata bağlanmaya çalıştıkça daha da büyüyor tepkilerim.

Midemden göğsüme doğru bir şeyler kayıyor. Doğduğumdan beri taşıdığım bedenim, yani ben kendim uçucu bir gaz gibi salınıyorum başımın üstünde bir yerlerde. Etrafımdaki sesler yükseliyor ama aynı zamanda uzaklaşıyor. Bir iki kişi koşturuyor sanki etrafımda ve görüntüler silikleşiyor. Önemi kalmadı mı? Zamanın, neye inanıp inanmadığımın önemi kalmadı mı? Zihnim ve göğsüm boşaldıkça içim organlarımdan arınıp havayla doluyor sanki. Bir uçurumdan sonsuzluğa düşüyormuş ama diğer taraftan da şişirilen bir balon gibi ters tarafa, sonsuzluğun diğer tarafına yükseliyormuş gibi hissediyorum. Aradayım! Benim ölüme ya da ölümün bana yaklaştığını hissediyorum. Parçalanıyorum.

Acı bunun neresinde? Meraklıyım. Keşfetmek istiyorum. Ne zaman yeniden bütünlendiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim bir konserde olduğum. Kendimi hayatım boyunca hissetmediğim kadar iyi hissediyordum. Zincirlerimden kurtulmuş, yüzüne asılı kalmış gülümsemesi ile bir yabani gibiyim. Ve sahnede Anathema “Judgement”ı çalıyordu. O kadar çok şeyi aynı anda duyumsuyordum ki haz, aldığım tat eşsiz. Renkler sanki hiç görmediğim kadar canlı ve gerçekti. Sanata düşkünlüğüm buradaki her şeyi hareketli bir Boticelli tablosu gibi algılamama sebebiyet veriyor. Yavaş yavaş artan müziğin ritmi sert tonlara büründüğünde herkes bir gibi; zıplıyor, kendimizden geçmiş bir şekilde saçlarımızı savuruyoruz. Sonu olmayan bir çakırkeyiflikle kahkahalar atıyoruz. Artık somurtmam için hiçbir sebeb yok.

Kendimi müziğe o kadar vermiştim ki tüm o kalabalığın içinde bana bakan adamı fark etmem zamanımı aldı. O ilk bakıştan itibaren her şey ağır çekimdi. Sıçrayan insanların arasında karanlık deryalardaki bir fener gibi parıldıyordu bakışları. Cehennemi çokça hayal etmiştim ama resmen kendi kişisel cennetimde ilahi sayılabilecek bir çekim kuvveti ile ona doğru yaklaşmaya başlamıştım.

Yanına ulaştığımda saçlarının benim gibi iki tarafının kazılı, geri kalan kısımların ise uzun olduğunu gördüm. Gülümsüyordu. Elindeki içeceği bana doğru uzattı. Cennetimde ilk içkimi o gün içtim. Elindeki sayfada kara kalemle çizilmiş bir portre vardı. Ben vardım çizgilerin iz düşümünde. “Sana” dedi. Hepsi bu. Birden yüzü değişti, gözlerinden hüzün fışkırmaya başlamıştı adeta. Kafasını, bakmak istememesine rağmen bakmak zorundaymışçasına gökyüzüne çevirdi. Bulutlara, hayır, kuzey ışıklarına benzeyen garip dalgalanmalara çevirdi. Dalgaların köpüklerine benziyordu bulut zannettiğim şeyler. Baş aşağı sarmış, devasal bir bira bardağının içindeki kabarıp sönen köpüklere bakmak gibiydi aynı. Bir kez daha Özgür’e baktım meraklı gözlerle ve adını nereden bildiğimi bilmeden. Gözlerinde artık burada kalamayacağıma dair bir açıklama vardı.

Anathema “Emotional Winter”ı çalarken gökyüzünden ya da her neresiyse oradan hortumlar indi aşağıya. Seyircilerin bir kısmını tek tek alıp yukarı taşırlarken geride kalanlar el sallıyorlardı. Hortumdan kaçmaya çalışmak yararsızdı. Anlıyordum. Çekilmek için en sona kalmıştım. Özgür’e son defa baktım. Fırtına beni uzaklara ve yukarı doğru çekerken içimde de bir şeylerin çekildiğini fark ettim. Yine parçalanıyordum.

Derin bir nefes vererek bütünlendiğimde beyaz sedyenin üzerinde doğruldum. Kıyafetlerim sırılsıklamdı. Üşüyordum. Zaten beyaz olan tenim iyice şeffaflaşmış gibiydi. Beyazlar içindeki hemşire hayalet görmüş kadar endişeli yüz hatları ile sakin olmamı istiyordu.

“Neden uyandırdınız beni? Anathema konserindeydim. Çok güzeldi…” diyebilmiştim. O an hemşirenin yüzündeki bakışı çekip salonuma asmak isterdim doğrusu.

Dilara’nın acil ameliyatı için hastaneye kan vermeye gelmiştim. İğnelerden hele hele damarlara giren o soğuk zıkkımdan nefret etmeme rağmen. Sert mi görünüyorum? Bayılmıştım. Kişisel cennetimde Anathema konseri izlerken biriyle tanışmıştım. Evet, ilk defa o gün aklımdan geçti “Ölüm, o kadar da kötü olamaz!” cümlesi.

Doktor yatağın etrafındaki perdeyi yırtarcasına açtı. Hemşirelere sert bir bakış attı. O an hepsinin bayılmamdan dolayı fena halde azarlandığını anladım. Şikayetçi filan olacağımı düşünmüşlerdi herhalde. Hayır olmayacaktım. Hatta fazlasıyla iyimserdim. Kendimi iyi bir şeyler yapmış gibi hissediyordum. Gülümsemem hepsini yatıştırmıştı anlaşılan. Aynı konseri izlemeye gitmek için kan vermem hatta bayılmam gerekiyorsa bayılabilirdim. Sorun olmazdı. Doktor açıklamalar sıralamaya ve bir yandan da beni muayene etmeye başladı. Kan vermenin bazı hassas bünyelerde değişik komplikasyonlara sebep olabileceğinden söz ediyordu. Ben ise o komplikasyonları Anathema konseri için bilet sayıyordum. Sıra tansiyonumu ölçmeye geldi. Sonuç onu şaşırmıştı. Ona “Her zaman düşüktür.” dediğimde bir kez daha hemşirelere baktı. Kan almadan önce tansiyonumu ölçmemişlerdi. Kızmıştı. Alnında birden bire oluşup yanağından kayan ter damlasını görünce ciddi bir durum atlattığımı anladım. Yaşadığım bir bayılmadan fazlasıydı.

Aşırı kibarlık altında tansiyonumun düzelmesi için verilen içecek ve yiyeceklerin ardından çıkışa doğru yönelmiştim. Canım Kadıköy’e gidip bir kaç bira yuvarlamak ve bugün gördüğüm, hissettiğim şeyleri yazmak istiyordu. Düşündüğümden de güçlüydüm belki de.

İçimde bir yer ise buradan çıkmamı değil Dilara’yı ameliyata girmeden bir kez daha görmemi söylüyordu. Kan vermek iyi hissettirmişti. İkinci defa o duyguyu yaşamak mı istiyordum? Danışmadan oda numarasını öğrendim ve o garip genişlik ve derinlikteki asansörlerden birine binip yukarı çıktım. Hâlâ hastanedeydim ve buna inanamıyordum.

Beyaz, büyük kapıların üstündeki numaralara bakarak ilerlerken Dilara’nın annesini gördüm. Odadan çıkıyordu. Seslenmek istedim ama uzaktaydı. Çıktığı kapıya ulaştığımda hafifçe vurdum, Dilara’ya seslendim ama cevap gelmeyince içeriye süzüldüm. Uyuyordu. Ne onu ne de annesinin rahatsız etmemek için yeniden asansöre doğru yöneldim. Ta ki iki oda sonraki odadan gelen ağlama seslerini işitene kadar. Bir şey, tanıdık bir şey beni oraya çekiliyordu.

Orta yaşlı bir kadın ve adam uzun zamandır kalındığı belli olan dağınık bir hastane odasında, yatağın ayakucunda sandalyelerine oturmuş ağlıyorlardı. Hastayı göremiyordum. Başımı biraz daha içeri uzatana kadar göremedim. Saçları tamamen tıraşlanmış, üzerinde ve ağzında bir sürü kablo olan tanıdık biri yatıyordu beyaz çarşafların içinde. Arkamdan gelen hemşireyi geçirdiğim şok sebebi ile fark edemedim. Hemşire sorgulayan gözlerle bana bakıyor ve bir şeyler söylüyordu. Duyamıyor, göremiyor, hissedemiyordum. Bayıldığım anın o müthiş gerçekçi görselliği her yanımı işgal etmişti. Hâlâ öteki taraftaydım sanki. Orada kalmak istemiştim. Beyazlar içindeki kadın beni odadan çıkarmaya çalışıyordu. Tam o geniş, beyaz kapıyı üstüme kapatacaktı ki aklım başıma geldi,

“Özgür nasıl? Ne zamandır bu durumda?” dedim.

Kadın afallamıştı.

“Özgür’ü tanıyor musunuz? Kusura bakmayın. Sanmıştım ki…” dedi.

Duyduklarım acı vericiydi. Yarım saat içinde Özgür’ü ikinci defa kaybetmiştim sanki. Ama ben mücadeleci bir kızdım. O beni kaybetmeyecekti. Üstelik nerede olduğunu biliyordum. İyi olduğunu biliyordum. Kulaklıklarımı anne ve babasının şaşkın bakışları arasında onun kulaklarına yerleştirdim. Anathema’dan “Fragile Dreams / Kırılgan Hayaller” çalmaya başladığında gülümsediğine yemin edebilirdim. Şarkı bittiğinde uyanmıştı, çalan o parça artık bizim parçamızdı.

Gözlerini açtı ve bana “Burçin” dedi…

Yazar: Murat Dural

1973’te İstanbul’da doğdu. Hattat İsmail Hakkı İlkokulu’nda ve Halide Edip Adıvar Lisesi’nde okudu. 1993’te İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü kazandı, lisans ve yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. Çok sayıda kazıya, yüzey araştırmasına katıldı. İki yıl Bergama Müzesi’nde çalıştı. 2001’de askerlik görevi esnasında yaşadığı uykusuzluk sorunu sonucu ayaklarını ‘bilateral chopart’ seviyede kaybetti. Kaybetti ama kendini engelletmedi, engelletmiyor. Sporu çok seviyor ve gönül verdiği takımın tribünlerinde kendi topukları üzerinde duruyor. Akademik özlemlerini, ülkesi ve gönül verdiği arma için projeler üreterek telafi etmeye çalışıyor. 2006 yılında ‘Stadyumlardaki Engelli Alanlarının İyileştirilmesi’ ve ‘Büyük Kulüplerde Bedensel Engelli Branşların Arttırılması’ yönünde çalıştı. 2009’da Türkiye’deki engelliliğe, engelliliğin sadece bir düşünce olduğuna, taraftarlığın pozitif tarafına vurgu yapmak için dünyada ilk defa yapılan bir organizasyona dostlarıyla imza attı. Alex De Souza’nın ayaklarının silikon kalıplarını aldı, yürüdü, hatta koştu. Evladıma Miras Bu Sevda adlı kitapta yer alarak hayatını ve bu organizasyonun detaylarını yazdı. Bu proje sebebi ile 2015 yılında Genç Profesyoneller Beşiktaş Platformu tarafından "Yıkılmayan Adam" ödülüne layık görüldü. 2004’ten 2016 Aralık ayına kadar özel bir şirkette çalıştı. 2014’te Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’ne (FABİSAD) üye oldu. Yabani, Rotka, Vagon, Komplike gibi dergilerde yazıları, öyküleri yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. 2016 Kasım ayında İthaki Yayınları'ndan Yankı Enki editörlüğünde ilk öykü kitabı "Kibrit Ev" çıktı. 2017 Şubat ayında 14 Şubat'a dair 14 yazarın 14 öykülük derleme olan "Aşkın Karanlık Yüzü"nde "Loholico", son olarak 2017'de basılan "Pati Öyküleri"nde "Zafer Getiren" öyküsü ile yer aldı. 2017 Eylül itibari ile yine İthaki Yayınları ve Yankı Enki editörlüğünde çıkacak romanı için yoğun tempoda çalışıyor.