İnsanların bir başlarınayken sergiledikleri uyumlu ve tutarlı davranışları bir grubun, kalabalığın ya da kitlenin içindeyken bir yana bırakıp bambaşka davranışlara yönelebilmeleri bilindik bir olgu olsa da her seferinde dikkat çekmeye ve şaşırtıcı olmaya devam ediyor. Farkhunda Melikzade’nin 2015 Mart’ında Afganistan’ın başkenti Kabil’de muska satan bir kişiyle girdiği tartışma sonrasında Kur’an yaktığı iddiasıyla toplanan kalabalık tarafından dövülüp, üzerinden arabayla geçilip yakılması, Bangladeş’te genç bir kadının tacize uğradığını ifşa etmesinden sonra burka giyen birkaç kişi tarafından yakılarak öldürülmesi, ya da Türkiye’de ana muhalefet partisi liderinin katıldığı bir şehit cenazesinde linç görüntülerinin yaşanması insanın taşkın bir kitlenin parçası haline getirilerek manipüle edilmeye nasıl bu kadar yatkın olabileceği sorusunu akla getiriyor.

Bilincin El Değiştirmesi
Çeşitli koşullar altında, bir takım ortak özellikleri ve hedefleri doğrultusunda bir süre için birliktelik duygusuyla bir araya gelen; bu süreçte bireysel bilincin kaybolup kolektif bilincin devreye girmesiyle oluşan motivasyonun etkisiyle tek bir organizma gibi düşünüp hareket eden insan kalabalıkları ya da yığınları olarak tanımlayabileceğimiz kitle, olumlu bir amaca yöneltilmediği hallerde her şeyi yok eden bir yangın ya da yıkıcı bir sel gibi onarılamayacak zararlara yol açabilme potansiyelini taşıyor.

Kitlenin bilinçsiz hareketlerinin bireyin bilinçli davranışlarının yerine geçmesi, Goethe’nin “Dünyanın en tehlikeli hali cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir,” sözünde olduğu gibi günümüzdeki geçiş toplumlarının geleceklerini belirlenmesi açısından da büyük önem taşıyor.

Hızla gelişen teknolojinin getirdiği yenilikler geçmişten günümüze taşınan yaşama alışkanlıklarının büyük bölümünü değiştirirken, gelenekler, görenekler, değerler, inançlar üzerinde sarsıcı etkiler yaratıyor. Bu ortamda, toplumsal düzende nelerin korunması, nelerin değişmesi gerektiği konusundaki tartışmalar da giderek büyüyüp karmaşıklaşıyor. Bir yanda günümüzün olanaklarından yararlanan daha küçük bir kesimin refah düzeyi hızla yükselirken, diğer yanda bu çağın olanaklarından yararlanamamalarının yanı sıra geçmişten beri bildikleri yaşam düzenindeki değişmeler sonucu gelecek endişesi taşıyan ve sahip çıktıkları değerlerin aşınmasından rahatsızlık duyan diğer bir kesim var. Bu kesim her geçen gün biraz daha kalabalıklaşan ve hoşnutsuzluğunu gösterebileceği uygun ortamlar arayan kitlelere dönüşüyor.

Manipülatörün Oyuncağı
Bireysel bilinçten kolektif bilinç aşamasına geçmiş kitlelerin kolaylıkla ayartmalara kapılıp harekete geçirilebilmeleri ve yoğun duygularından kaynaklanan enerjilerini yıkıcı bir eyleme yöneltebilecek yönlendirmelere açık olmaları onları kendi çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullanabilecek manipülatörlerin elinde oyuncak haline getiriyor.

Kitlenin parçası haline gelmiş kişiler diğerleriyle paylaştıkları ortak duygunun sayısal fazlalığının etkisiyle kendilerini frenleyen sorumlulukların sınırlamaların ortadan kalktığını, yalnızlığının yerini çok güçlü bir birlikteliğe bıraktığını ve özgürleştiğini hisseder. Telkinlere kolaylıkla kapılabilecek bir ruh haline bürünen bu kişiler yönlendirme sonucu etkisi altına girdikleri düşünceleri kesin gerçekler olarak kabul eder ve ne kadar mantıklı olursa olsun bütün karşı düşünceleri reddederler. Bu “kesin gerçeklere” bağlılık kendilerini bu uğurda feda etmeye kadar varabilir.

Jose Ortaga Y Gasset, “Kitlelerin Ayaklanması,” kitabında çağın kitle insanını “Uygarlık tarihinin sahnesine kulislerden süzülerek çıkmış bir ilkel adam,” olarak tanımlarken, “Bu insan türü Avrupa’nın efendisi ve karar veren merci olmayı sürdürürse kıtamızın barbarlığa geri dönmesi için otuz yıl yeterli olacaktır,” diyecek kadar ileri gider.

Manipülatörler de kitlelerin çok iyi bildikleri bu özelliklerini kendi hedeflerine ulaşmak için kullanırlar. “Kitleler Psikolojisi” kitabında yeni çağda artık kalabalıkların gücünün egemen olduğuna dikkat çeken Gustave Le Bon, “Doğrusunu söylemek gerekirse, dünyayı yönetenler, dinlerin ve imparatorlukların kurucuları, bütün inançların peygamberleri, tanınmış devlet adamları ve bunların yanında daha alçak gönüllü insan topluluklarını liderleri kitlelerin ruhları hakkında içgüdüsel fakat çoğu zaman gayet kesin bir bilgiye sahip psikologlardır. Psikolog olduklarını bilmeyen bu kişiler kitlelerin ruhunu iyi tanıdıklarından onlara kolaylıkla hükmetmişlerdir,” der.

Liderin Büyüsü
Kitlelerin coşku dolu hayal güçlerini harekete geçirme yeteneğine sahip olan liderler kitlelerinin duygularını çok iyi anlayıp benimsedikleri iddiasıyla ortaya çıkarlar. Onlara ve benimsedikleri “kesin gerçeklere”, ideallere, davaya hizmet etme uğrunda hayatlarını feda etmeye hazır oldukları mesajını verirler; sonra da bu duyguları sihirbazlara yakışan bir takım çağrışım yöntemleri ile kendi çıkarlarına hizmet eden büyük bir enerjiye dönüştürürler. Bunu yaparken son derece abartılı davranışlarla, iddialı tavırlarıyla, hiç bitmeyen tekrarlara dönüşmüş sloganlarla kitlenin heyecanını körükleyip kendilerini de sorgusuz sualsiz itaat edilmesi gereken olağanüstü ya da doğaüstü güçlere sahip ilahlara benzeyen varlıklara dönüştürürler.

Tarihte ilk diktatör olarak kabul edilen Jül Sezar, Senato’nun tüm yetkilerini kendinde toplamadan önce hitabet gücü ve askeri başarıları ile halkın gönlünde yer etmişti. Sezar’ın “Ölmeye gönüllü bulmak acıya sabırla dayanacak kişileri bulmaktan daha kolaydır,” sözü kitlenin lideri uğruna kendini kolayca feda edebilmesine işaret eder. Dünyayı fethetmeye soyunan Büyük İskender, Cengiz Han gibi liderler takipçilerine şan şöhret ve zenginliğin yanı sıra korkularından sıyrılarak özgürleşme vaadinde bulunmuşlardı. Büyük İskender’in “Uzun yaşayıp şöhretsiz ölmektense, kısa yaşayıp şöhretli ölmeyi tercih ederim” ve “Korkunu fethet söz veriyorum dünyayı fethedeceksin,” sözleri tarihe geçmiştir.

Çılgınlıklarıyla ünlü Roma İmparatoru Caligula gücü elde ettikten sonra iktidarı korumak için gerekli olan tek şeyim korku olduğuna dikkat çekerek “Benden korktukları sürece nefret etmeleri umurumda değil,” demişti.

Bin Bir Surat Napolyon
İktidarı ele geçirmesi öncesinde insancıl, cömert, özgürlükçü, köylülerin yardımcısı efsanevi bir kişilik olarak anılan Napolyon Bonapart milyonlarca kişiyi etkiledi, yüzbinlerce kişilik bir orduyla Moskova’ya kadar ilerledi ancak giriştiği savaşları kaybettikten sonra kendi hırsları uğruna 3 milyon insanı kurban eden, iktidarı gasp eden bir adam olarak anıldı. Napolyon’un “Para, para, para,” kadar ünlü olmasa da tarihe geçen bir sözü daha vardır. Devlet şurasında yaptığı bir konuşma sırasında söylediği, “Vendee savaşını kendimi Katolik yaparak kazandım. Kendimi Müslüman göstererek Mısır’a yerleştim, Kendimi Papa’nın nüfuzunu yaymaya taraftar göstererek İtalya’da papazları elde ettim. Eğer Musevi bir kavme hükmetseydim Süleyman’ın tapınağını yeniden kurardım,” sözleri liderlerin kitleleri etkileyip peşlerinden sürüklemek için kendilerini onlara hizmet etmeye adamış biri gibi göstermelerine çok güzel bir örnek oluşturuyor.

“Büyük ve basit bir yalan söyle, defalarca tekrarla, sonunda inandıklarını göreceksin,” sözleriyle kitleleri etkileme formülünü ortaya koyan Adolf Hitler “Tek ırk, tek devlet, tek lider,” sloganıyla inanılmaz bir güç kazanarak milyonları peşinden sürüklemiş ancak yaptıklarıyla tarihin en nefret edilen insanları listesinin en üst sıralarında yer almaktan kurtulamamıştır.

Formüller ve İddialar
Ülkelerine çok uzun süreler boyunca liderlik etme olanağına kavuşan bazı diktatörlerin kendilerine özgü formülleri de toplumlarını ne kadar iyi tanıdıklarını ortaya koyuyor. Örneğin Portekiz’i kırk bir yıl boyunca yöneten Salazar, bu başarısını “3F” formülüyle özetlemiştir: “Fado (Müzik”, Fatima (Din) ve Futbol.” Farklı ülkelerde din unsuru yerini zamanla “Fiesta”ya (Eğlence” bırakmıştır.

Diktatörler eylemlerini ülkelerinin iyiliği için gerçekleştirdikleri ve en iyiye yöneldikleri iddiasından hiçbir zaman vazgeçmezler. Örneğin bugün parçalanmanın eşiğine gelmiş bir ülke olan Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi, “Tüm dünyaya baktığınızda Libya dışında demokrasi olan başka bir ülke yoktur,” sözleriyle tarihe geçmiştir. Kamboçya’da bir milyon yedi yüz bin kişinin ölümüne yol açan bir baskı rejimi kuran Pol Pot da, yaptığım her şeyi ülkem için yaptığınızı bilmenizi isterim,” demişti. Buna karşın Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in “Siyaset yapmak istenen şeyin tam tersini söylemektir,” sözü ise kitle üzerindeki katakullinin en somut yansımalarından biridir.