Müziğin önemini asırlar önce tespit etmiş olan bilim insanları, filozoflar, müzikologlar; kitleler yozlaşmasın, hatta daha etkileyici müzik üretsinler diye hem uyarılarda hem de tavsiyelerde bulunmuşlar. Bu tavsiyeleri ve müzik alanında yapılan sayısız çalışmaları alt alta koyduğumuzda, müziğin kitleler için ne denli önem arz ettiğini çok daha iyi anlayabiliyoruz. Aynı yaşam alanlarını paylaşan kitlelerin, mutlu bir yaşam sürdürebilmeleri için, ortak değerlere ihtiyaçları vardır. Müzik, kitlelerin inşa ettiği ortak değerleri ayakta tutan köşe taşlarından biridir. Müziğin kitleleri, kitlelerin de müziği etkileme gücü vardır ve bu karşılıklı etkileme gücü, müziğe “köşe taşı” özelliğini kazandırır.

Aşkını ilan edemeyene aracı, derdini dökemeyene tercüman olan müziğe o gücünü, icracı bireyler verir. Besteleyen, yazan ve yorumlayan icracı bireyler, ne zaman ki geleneksel değerlerden uzaklaşır, halktan da koparsa, müziğe kitleleri etkileme gücünü yükleyemezler. Tam da günümüzde yaşadıklarımıza benzeyen bu hallere düştüğümüzde, zurnanın zırt ettiği deliği tespit edemeyiz. Bir şeylerin tadı kaçar. Kulaklarımız zedelenir. Bu durumlar müziği yozlaşmaya sürükler. Acı bir faturası vardır bu sürüklenişin. Bu durum, icracının belki hiç umurunda olmaz ama onları yetiştirip, denetlemeyen kitleler öder o faturaları.

Müziğin kitleleri, kitlelerin de müziği etkileme güçlerini her koşulda hissedebiliriz ancak müziğin yozlaşmaya sürüklenişini hemen anlayamayız. İnce sızılar düşer içimize. “Nerede o eski zamanlar” diye başlayan serzeniş cümleleri dökülür dillerimizden. Serzenişler başlamışsa, yozlaşma işlevini tamamlamış, alev de bacayı çoktan sarmış olur. Şu aralar tam da böyle bir ortamı yaşıyoruz. Müziğimizin, dolayısıyla türkülerimizin etkileme gücünü ölçemiyoruz artık. İcracıları yönlendiren kitleler de duyarsızlaştı. Kısa sürede kanıksatma yöntemi uygulanıyor medya aracılığıyla. Satış rakamlarına göre değerleri belirlenen müzikler dayatılıyor kulaklara. Acıtmadan ve incitmeden, argo deyimiyle, çaktırmadan yoz bir müzik enjekte ediliyor damarlara. Son müzik ödüllerinin dağıtımında da şahit olduğumuz gibi, müzik tarzları arasındaki farklılıkları dahi ayırt edemeyecek kadar bilgi yoksunu insanlar yönlendiriyor müzik dünyamızı.

Bu sevgisizlik, kırıcılık ülke geneline de yayılmış aslında. Hep bir elden icra edilecek, hep bir ağızdan dillendirilecek yüzlerce türkünün/şarkının yapıldığı bu ülkede ne yazık ki, Türk Kürdün müziğini, Sünni Alevinin deyişini, Akdenizli Karadenizlinin horonlarını, doğulu Ege’nin zeybeğini benimseyememiş, müziğin babaları bildiğimiz romanlara, abdallara bu ülkede herkes sevgi duyamamıştır. Etnik yapılardan ve coğrafi farklılıklardan çıkıp gelen yöresel müzikler bu nedenle yöresellikten kurtulamıyor. Dolayısıyla ülke boyutuna da ulaşamıyor. Kitleleri kucaklayan o güzelim müziğimiz çekim gücünün çok uzağında kalıyor.
Melodi ve ritim zenginliği başka ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar zengin olan ülkemizde, “Müziğimiz neden bölgesellikten kurtulamıyor?” sorusuyla ilgilenilmemektedir. Çünkü ötekileştirilen etnik kökenlere ve dolayısıyla ürettikleri müziğe gizli bir kin, aşikâr bir sevgisizlik vardır. Devlet, her ne kadar etnik ayrımın olmadığını vurgulasa da müzik alanında durumun öyle olmadığı ortadadır. Yıllarca sansüre uğramış, yasaklanmış, budanmış yöresel ve etnik türkülerin listesi hayli kabarıktır.

İcracıların, yorumcuların siyasi ve ticari kaygı taşımaları ise bir başka etkendir. Çıkar uğruna tavır ve saf değiştirenler, yeni pozisyonlarını kabul ettirebilme adına kökenini karalayanlar, yol arkadaşlarıyla zıtlaşanlar ya da onları önemsizleştirmeye çalışanlar da bir başka cepheden hasar vermektedirler müziğe. Koca kitleleri etkileme gücüne sahip müziği, an geliyor bireyler ne hale getirebiliyor. Evrensel boyuta yöresel müziği taşımanın çok zor olduğunu vurgulayan müzik insanları, yöresel kültürlerin ve dolayısıyla müziğin, öncelikle ülke genelinde kitlelerle buluşturulmasını zorunlu kılarlar. Ancak bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmamış. TRT bir ara bu işe el atmış ama orası da siyasi hesaplar nedeniyle kel Ali’nin bağına dönünce, sözleri ve ezgileri değiştirilerek genleriyle oynan türkülerin arşivleyen bir kuruma dönüşmüş. Bu amaçlar doğrultusunda kurulmuş olan Kültür Bakanlığı ve yan kurumları da yöresellikten ulusallığa geçme yöntemleri geliştiremediğinden, her şey ters gitmiştir. Dolayısıyla değerli bir hazine olan yöresellik ve gelenekçilik, yurt genelinde halen bir yere oturtulamamış, inançsal ve kimliksel farklılıklar taşıyan etnik müzikler ya tamamen sansüre uğramış ya da küçük operasyonlarla karakterleri değiştirilerek özünden uzaklaştırılmıştır. Hal böyle olunca da ülke boyutuna giden yol tıkanmıştır. Yolu açma çabası da göze çarpmamaktadır zaten.

Kent kökenli popüler müziğin, yöresel ve etnik kökenli Halk müziğine karşı verdiği üstünlük sağlama yarışı vardır. Sanki müziklerin üstünlük yarışı gibi görünen olayın arkasında yine bireyler saklanmaktadır ve verdikleri bir üstünlük savaşıdır. Gerek medyanın, gerekse kültürel çalışmalar yapmak amacıyla faaliyet gösterdiğini iddia eden duyarsız kurumların bu yarışta hangi tarafı alkışladıkları biliniyor ama yarışın sonucunu kimse tahmin bile edemiyor. Ruhi Su üstadın “Türkülerden korkan düzenleri, hiçbir şey ayakta tutamaz” hatırlatması insanın gönlünü ferahlatıyor neyse ki.