Hepimiz rüya görürüz. Gündelik hayatta rastladığımız nesneler, olaylar aşina olduğumuz imgelerle ve doğuştan taşıdığımız davranış kalıplarıyla birlikte zihnimizin süzgecinden geçtiğinde bir sembol diline dönüşerek rüyaların temelini oluşturur. Nesneler ve olaylar burada, fiziksel dünyada olduklarından farklı bir forma bürünebilir ve farklı bir temsiliyete sahip olabilir. Sözgelimi, Ay ekseninden ayrılıp bir evin salonunda belirebilir veya rüyayı gören kişi tek adımla farklı bir ülkeye seyahat edebilir.

Mitoloji, bir anlam arayışının sonucudur. Tıpkı rüyalar gibi deforme edilen ve kendi gerçekliğinden uzaklaşarak farklı kavramları temsil eden nesnelerle, olaylarla, kişilerle ve varlıklarla doludur. Ancak her insan dünyayı kendine özgü bir biçimde algılarken, toplumların aynı düşleri görmesi sorgulanmaya değer bir konu.

Mitosun Tanımı
Mitler, çok sayıda ve birbirini bütünler nitelikli bakış açılarına göre ele alınıp yorumlanabilen, karmaşık bir kültür gerçekliğidir. Mircea Eliade, “Mitlerin Yapısı” adlı kitabında bu tanımı yapmıştır. Söylencelerin hayal ürünü olduğu aşikâr; ancak kesinlikle basit kurgulardan çok daha fazlasına sahipler. Nitekim söylenceler zamanın bilgisi niteliğindedir ve bir bilgi edinme çabasının sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek vermek gerekirse, örümceğin ağ örme yeteneğinin vücudunda kendiliğinden bulunan dokulardan kaynaklandığını biliyoruz. Ancak Antik Yunan’da bu yetenek Athena’nın kendisinden daha hızlı örgü ören Arakne’yi bir böceğe dönüştürmesiyle açıklanıyordu. Bu hikâye, yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan bir masal değil, bir bilgi ve açıklama olarak kabul ediliyordu.

Mitos, masallardan ve fabllardan farklı olarak, gerçekten var olan nesnelere ve olgulara açıklama getirir. Yine Eliade’ın belirttiği gibi; boş bir olaylar dizisi değil, sürekli başvurulacak olan yaşayan bir gerçekliktir ve pratik bilginin gerçek bir düzenlemesidir. Ayrıca, basit bir mantık yürütmenin sonucu değildir. Deneyimlenen, şahit olunan, ritüeller ve rollerle yaşatılan bir kavramdır. Kitleler tarafından paylaşılması bu özelliği ile açıklanabilir.

Toplumsal İşbirliği ve Paylaşılan İnanışlar
İnsan sosyal bir canlı olarak evrimleşmiştir. Bireyin yaşamını sürdürmesi, beslenme ihtiyacını karşılaması, barınması, vahşi hayvanlardan ve diğer doğal tehditlerden korunması sosyal bir yapının parçası olmasına bağlıydı. Besin kaynaklarının tükenmesi ve doğal afetler insanları birlikte hareket etmeye ve işbirliği yapmaya zorluyordu. Grupları oluşturan insanlar arasında akrabalığa veya karşılıklı desteğe dayalı bağlar vardı. Ancak hayatta kalmak için, avlanmak, ekin ekmek, alet yapmak gibi pratiklerden fazlasının gerektiğine inanılıyordu. Tabiata hâkim olan güçlere yalvarmak ve onları etkilemek de yapılması gerekenler arasındaydı.

Güçlü bir hayvanla özdeşlik kurarak kabilenin esenliğini sağlamak, gündelik hayatı sürdürmek için yapılması gereken bir şey olarak kabul ediliyordu. Totemler karşısında toplu hâlde sergilenen ritüellerin, doğanın ruhlarıyla iletişime geçmeyi sağladığı ve kabileyi güçlü ruhların koruması altına aldığı düşünülmekteydi. Ölen kişilerin ruhları da kabilenin ve bireylerin esenliği için memnun edilmeli, koruyucu bir özelliğe sahip olmaları sağlanmalıydı.
Ruhlarla iletişim kurmakta ehlileşmiş olduğu düşünülen şamanların bir diğer görevi de hekimlikti. Hastalıkları iyileştirmek için doğru bitkileri toplamak da şamanların vazifesiydi. Şamanlar kabilenin esenliği için tabiatın verdiklerinden yararlanırken, tabiatı kontrol eden ruhlarla iletişime geçme görevine sahiplerdi. Dinin toplumsal önemi tarım devriminden sonra arttı. İşlenen ve verim elde edilen toprağın korunması gerekiyordu ve mülkiyetin devamını ancak ruhlarla kurulan iletişim sağlayabilirdi. Kabilelerin birlikte katıldığı ritüeller toplumsal dayanışmayı güçlendirmekte ve kabilenin mensuplarına kimlik kazandırmaktaydı.

Sembol ve Ritüellerin Paylaşılması
Uarapo kelimesi, Aborjin dilinde her şeyin yerine geçebilir ve var olan her şeyi temsil edebilir. Tek başına bir anlam taşımasa da evrende var olan her şeyi ve evrenin bütününü temsil eden bir kavram olarak kabul edilir. Bir ifade olmaktan çok, semboldür ve Aborjinlerin evren tasavvurunu sembolize eder. Sembol, çağrışım yaratan bir nesneden çok daha fazlasıdır. Olgunun ya da varlığın sembolle temsil edildiğine, hatta sembolün bu varlığın kutsallığını taşıdığına inanılır. Örnek vermek gerekirse; totemler insan eliyle yapıldığı herkes tarafından bilinen nesneler olsalar da sembolize ettikleri tanrılar ve ruhlar sayesinde kutsal sayılırlar. Tanrıların ve ruhların totemlere zuhur ettiği ve bu nesnelerde varlık gösterdiği kabul edilir. Tanrılara armağan edilmek istenen kurbanların, sunaklarda ve totemlerin menzilinde kurban edilmesi, totemlerin önünde gerçekleştirilen seremonilerin tanrılar tarafından görüldüğünün kabul edilmesi bu yüzdendir.

Ritüeller
Sembolün aynı zamanda bir işlevselliği vardır. Gündelik hayata etki ettiği kabul edilen kutsal varlıklara ulaşmanın yolu totem gibi fiziksel sembollerden ya da ritüellerden geçer. Nihayetinde ritüellerde de kişinin kendini doğadaki güçlerin bir sembolü hâline getirmesi ya da bu sembolik hareketler yoluyla kutsal varlıklarla iletişime geçmesi söz konusudur. Diğer yandan, ritüel basit bir sanatsal gösterim biçimi değil, toplumsal bir davranış kalıbıdır. Bireyin yaşamına sağlıklı bir biçimde devam edebilmesi için ritüellerin gerçekleşmesi gerektiğine inanılır.

Joseph Campbell “İlkel Mitoloji” adlı kitabında sembolizmi çocukluğun kendiliğinden olan büyüsel oyunuyla açıklar. Çocuklar nesnelere anlamlar yükleyerek, bu anlamın etkisine kapılabilirler ve yaşadıkları dünyanın gerçekliğinden uzaklaşarak inandırma ve sanki mantığının gerçek olduğu bir evrene geçiş yapabilirler. Mitolojinin ayrılmaz bir ögesi olan sembolizm de buna benzer bir tasavvura sahiptir. Sembolün varlığı temsil ettiğine inanılır. Düşünce, duyusal düzeyden duygusal düzeye geçtiğinde ise kabul edilen temsiliyet gerçeğe dönüşür.

Ritüellerin İşlevselliği İçin İki Örnek
Aborjinler Erintja adında insan etiyle beslenen ve kötü karakterli bir cinin varlığına inanırlar. Erintja, bir insan olarak dünyaya geldikten sonra, olduğu varlığa dönüşür. Yetişkinliğe ilk adımlarını atarken kutsanmayan bir erkeğin Erintja’ya dönüşmesi kaçınılmaz bir son olarak kabul edilir. Bu korkunç dönüşümü engellemenin yolu ise, yetişkinlik alametleri gösteren çocukların kendilerinden büyük biri tarafından rol icabı öldürülüp yenmesinden geçer.
Erintja ritüeli, kabileye musallat olarak insanlara zarar veren kötücül bir gücü uzak tutmanın tek yolu olarak kabul edilir. Varlığı kabul edilen ve görülmeyen bir güçle iletişime geçmek, temas kurmak ve onu etkilemek için semboller kullanılır.

James George Frazer’ın “Altın Dal” adlı kitabında aktardığı bir yağmur yağdırma seremonisi, ritüellerin toplumsal yaşamdaki yerini iyi bir biçimde gösteriyor. Frazer’ın aktardığına göre, Rusya’nın bir bölgesinde uzun süre yağmur yağmadığı zaman, yağmur esnasında gerçekleşen gök olayları ağaca çıkan üç kişi tarafından canlandırılmaktadır. Biri davula vurup gök gürültüsünü taklit ederken diğeri bir ateş yakarak şimşeği taklit eder ve bunlar sürdükten sonra yağmurcu olarak anılan kişi, elindeki dalı su kovasına daldırarak ağacın altında bekleyen ahalinin üzerine serper. Sonuç olarak, yağmur kendi temsiliyle çağrılır ve bu seremoninin doğa olaylarına etki edeceği düşünülür.

Mistik Deneyimler
Mistik kelimesi, Yunanca gizem anlamını taşıyan mysteria kökünden gelir. Gizemli olanı, bilinmeyeni, dolayısıyla doğaüstü olanı tanımlar. Nitekim bir nesnenin, olgunun ya da olayın açıklanabilir bir karşılığı yoksa, bilinen doğanın ötesinde bir açıklamaya sahip olması kaçınılmazdır.

İngiliz misyoner James Chalmers, otobiyografisinde Papua-Yeni Gine yerlileri arasındaki bir tartışmaya tanıklık ettiğinden bahsediyor. Chalmers’ın aktardığına göre, tartışmanın konusu bulutların arasındaki bir ışık hüzmesiydi. Yerlilerden biri hüzmenin genç bir kadın tarafından kendisine fırlatılan mızrak sayesinde oluştuğunu iddia ediyordu. Yerlinin iddia ettiğine göre; gün boyunca yaşadığı sırt ağrısının tek sebebi gökyüzünden kendisine fırlatılan bir mızrak olabilirdi. Nihayetinde bulutların arasındaki ışık hüzmesini gördüğünde, kendini bu durumu deneyimlemiş olarak kabul ediyordu.

Doğaüstü olaylar, yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan öykülerle sınırlı kalmamış, gündelik hayatta bu gibi vakalarla deneyimlenmiştir. Şüphesiz ki birden fazla kişinin yaşadığı ve tanıklık ettiği deneyimler, mitosu toplumsal bir olgu hâline getirmektedir.
Örnek vermek gerekirse, 2’nci Dünya Savaşı yıllarında Vanuatu adasında yakıt ikmali yapan uçaklar ve bu uçaklar tarafından dağıtılan kargolar, yerliler için mistik bir tecrübeydi. Göksel bir âlemden gelen varlıkların gerçekliğini ispatlayan bir deneyimdi ve tabiatın ötesindeki bir âlemin kanıtı olarak kabul ediliyordu. Nihayetinde doğaüstü varlıkların gelişi birçok insan tarafından deneyimlenmişti. İnanç bu sayede kitlesel bir olgu hâline gelmeyi başardı.

Mitosun Doktrin Hâline Gelmesi
Mit, sürekliliği olan bir olgudur. Yalnızca bilinmeyeni açıklamak için başvurulan bir söylenceler bütünü değildir. Aynı zamanda doğa yasası olarak kabul edilir. Yaşamın sürdürülmesi ve gündelik ihtiyaçların karşılanması için mitlerle ilişkili olan sembol ve ritüellere başvurulur. Dünyanın var olduğu günden bugüne kadar geçen süreç mitlerle açıklanır. Dolayısıyla toplulukların yönetilmesi, sosyal yaşantıda ve yönetimde geçerli olan kuralların belirlenmesi için de dünyanın işleyişini sağladığı kabul edilen güçlere başvurmak gerekir.

İslam öncesi Türk devlet anlayışı bunun bir örneği olarak kabul edilebilir. Türklerde hükümdar olacak kişinin kut alması yani Tanrı tarafından yetkilendirilerek göreve getirilmesi gerektiğine inanılırdı. Nihayetinde yeryüzündeki iktidar göktekinin devamı olarak kabul ediliyordu, bu yüzden kimin hükümdar olacağı Tanrı tarafından belirlenirdi. Osmanlı döneminde dâhi devam eden bu geleneğe göre, Tanrı tarafından görevlendirilen hükümdarın kanını akıtmak, hem göklerin nezdinde hem de yeryüzünde affedilemeyecek bir suç olarak kabul edilirdi.

Nihayetinde, mythos ile logos birbirlerini tamamlayan kavramlar olarak kabul edilmiştir. Gündelik yaşamı sürdürmek, sosyal hayatı düzenlemek için bilgiye ihtiyaç vardı, söylenceler ise bu bilginin kaynağı olarak kabul ediliyordu. Toplumların varlığı çeşitli söylencelerle açıklanırdı ve toplum düzeninin bu söylencelerden itibaren devam eden bir süreç olduğu kabul edilerek, iktidarın yalnızca kutsal güçler tarafından belirlenebileceğine inanılırdı.
Sonuç olarak; mitos masalsı bir söylenceler bütününden ibaret değildir. Dünyanın varoluşundan önceki zamandan başlayarak bugüne gelen olaylar silsilesinin bir açıklaması olarak kabul edilir. Dolayısıyla söylence, bilginin kaynağıdır. Ritüellerin, sembollerin ve deneyimlerin paylaşılması, sosyal yasaların inanışlara göre düzenlenmesi, bir anlam arayışından doğan mitleri toplumsal olgular hâline getirmiştir.