Kör Kehanetler

Gökbilimci Laplace, beş ciltlik Gök Mekaniği’nin bir kopyasını Napolyon’a sunar. İmparator kitabın yapraklarını hızla çevirir; “Bu koca kitabı evrenin yaratıcısından bir kere bile söz etmeden yazmışsın, öyle mi?” der. “Öyle bir varsayıma hiç ihtiyacım olmadı efendim.” diye karşılık verir Laplace.

“Boş başlarız.” diyor Ernst Bloch. Doğru değil! Boşlukta başlıyoruz. Çekimsiz bir ortam. Gerçek ağırlığımızı burada ölçmek mümkün değil o kadar. İnsanın ağırlığı, ruhunun darası alındığında ortaya çıkar. Dünyayı gözlerimizden ibaret sayıyoruz. Dün, bugün, yarın, daha uydururken inanmaya başladığımız yalanlar. “Bir zamanlar ülkenin birinde bir kral yaşarmış.” diye başlayan bir masal gibi geçmiş. Tarih diye okuduklarımız modern masallar.Biz aynı pusulasız geminin hayalet tayfaları. Bir şeyler eksik. Resimdeki yedi yanlışı bulmaktan kolay ezberimizdeki düne ait yanlışları bulmak. Dün yoldan çıkınca yarın da yörüngesiz dolaşıyor. Doğru, boşluk bakışlarımızın biçimini alıyor, ama insanın asıl boşluğu içinde yaşanıyor ve o her seferinde içine bakmayı unutuyor. Kendimizi bugüne ait bilgilerle nasıl çıkılmaz bir labirente hapsetmişiz? Elimizde cetveller, kolumuzda saat, sırtımızda kainatın sırlar. Ya bu yük çok ağır, ya bu harita yanlış. Bilgi zannettiğimiz pek çok şey, algılarımızı bozan ve belleğimizdeki asıl verileri silen bir tür virüs mü aslında? Gerçek bilgi ne? Dünya, yuvarlak olduğu ispat edilene kadar düzdü. Mutlak doğru, doğrunun değişebilirliği mi? Pek çok şeyden şüphe etmeliyiz o halde. Bütün bilgilerimizi yeniden test etmeliyiz. Ezberletilen her bilgi, insanın özgür iradesini köleleştiren bir vesika mı? Ne kadar az bilirsek dünyayı o kadar çok mu kavrarız? Yoksa, insanın kaderi gözleri görmeyen şairlerin kehanetlerinde mi gizli?

Aziz Thomas Aquinas tanrının varlığını ispatlamayı denediği kozmolojik kanıtında, bir ilk harekete geçirene inanır. Birisi birinci nesneyi harekete geçirir, bu da ikinci nesneyi harekete geçirir ve böylece evren harekete geçer. Bu nedenle, mutlaka bir tanrı ilk hareketi başlatan mevcut olmalıdır. Teolojik kanıt, ilk tasarlayana dayanır. Ontolojik kanıt ise, “Tanrı o kadar kusursuzdur ki mutlaka var olmalıdır” der. Modern bilim, tanrının varlığına dair bu üç kanıtı ciddiye almaz. Çoğu araştırmacılar, ilk hareketi sağlayan yerine büyük patlamayı koyar. Enerji korunduğu için atomlar sürekli hareket ederler. Atomların gerçekten bir yaratıcıya ihtiyaçları yoktur.” der. Evrim teorisi teolojik kanıtı da yok saymaya çalışmıştır. 18’inci yüzyıl tanrıbilimcisi William Paley, “Doğal Tanrıbilim” kitabında çok bilinen bir hikaye anlatır. “Günün birinde yolumuz hiçbir insanın daha önce ayak basmadığı bir çalılıktan geçer. Ayağımız bir taşa takılır, taşın oraya nasıl geldiğini bilemez, herhalde ezelden beri burada diye düşünebiliriz. Ancak, aynı yerde bir saat bulursak, saatin daima orada olduğunu asla düşünmeyiz.” der. Saat bir tasarımdır. Yayları, dişlileri, çarkları ayrı ayrı imal edilmiş bir nesnedir. Saati tasarlayan ve yapan biri olmalıdır. Paley, bir saatin işleyişine neden olan her parçanın, tabiatta da karşılığının bulunabileceğine inanır. Üstelik tabiatın işleyişinde “Tüm öngörüleri aşan daha da yüce bir görünüm vardır.” der iken, nasıl ki teleskop görmeye yardımcı olmak üzere yapılmış, göz de görmek için tasarlanmıştır sonucuna ulaşır.

Akıllı tasarım fikrine sıcak bakan araştırmacılar, “Her saati yapan bir saatçi vardır.” sözlerinden ilham alırlar. Darwin’in “evrim” tezini savunanlar, insanların tesadüfî bir doğal seçim yoluyla var olduğu fikrine inanırlar, yani ortada saat de saatçi de yoktur. Doğal seçilime itibar eden, ancak bunun bir adım ötesine giden bazı bilim insanları ise, konuya daha farklı yaklaşırlar. “Gen Bencildir” ve “Tanrı Yanılsaması” kitaplarının da yazarı Zooloji Profesörü Richard Dawkins; “Doğal seçilim geleceği planlamaz, geleceği görme yetisi yoktur. Doğal seçilimin doğanın saatçisi olduğu söylenecekse bu saatçinin kör olduğu da eklenmelidir.” der.

Bilim tanrıtanımaz olmak için bile, tanrının var olduğunu kabul etmek zorunda olduğunu kavrayacak kadar rasyoneldir. Düne kadar fizikçiler ve teologlar, iki ayrı tanrı fikrinden hareket ettiler: Bir yanda duaların ve diğer yanda fizik yasalarının tanrısı. İslâmiyetin, Musevîliğin, Hristiyanlığın ya da Budizmin yaratılış teorilerinde ortak bir payda olduğunu gözleyen bilim, artık eskisi kadar küstah değil. Fizik bilimi henüz çoklu evrenin gizemini çözecek yetenekte olmadığının farkında yeni paradigmalar kuruyor. Bilimle uğraşan pek çok kişi, bugün yeterince akıllı olmadıklarının farkına varacak kadar zeki olmadığını biliyor. Bilim uzun zamandır evrenin kendisiyle ilgilenen bir paradigma kaymasının peşinden gidiyor. Bükülmüş uzay ile zaman kavramını doğuran bu paradigma kaymasına göre; evren küçük bir hiper- kabarcıktır ve büyük patlama nedeni ile çok büyük bir hızla genleşmektedir. Bu teoriye göre; uzay, ölen bir yıldızın etkisiyle yoğunlaşabilir, yırtılabilir ve eğrilip bükülebilir. Bu ölen yıldız kara deliktir. Bu nedenle kara delikler, evrenin kendisi, yani bilinemeyendir.

Nobel ödüllü Nörofizyolog Sir John Eccless, evrenin nedenlerle donatıldığı görüşünü benimseyenlerin çoğunun bir tür antropoloji ilkesi oluşturmaya çalışan evrenbilimciler ve kuramsal fizikçiler arasından çıktığına dikkat çeker. Bilim tarihçisi Derek Gjerten, pek çok önemli filozofun kendi zamanlarının bilimine hiçbir zaman egemen olmadıkları halde yine de yaşamlarının bir bölümünde profesyonel bilim adamı olarak çalıştıklarını fark edenlerden Locke ve Lotze hekimdiler; Whitehead, Frege ve Ramsey matematikçiydiler; Witgenstein mühendisti, Michael Polanyi kimyagerdi. Shlick fizikçiydi, James Ward fizyolog ve Willam James de psikologdu. Daha yakın zamanlarda bilimde etkin biçimde kariyer sahibi olmasalar da CD. Broad, Karl Popper, S.E. Toulmin, W.V. Quine, Rudalf Carnap gibi birçok filozofun matematikte ya da fizikte önemli dereceleri vardı. Ayrıca kimileri Nobel ödülü olan ve bilimsel uğraşlarına devam ederken felsefi meselelerle ilgilenen önde gelen bilim adamlarıdır. Örneğin; kuramsal fizikçi olan David Bohm, birçok kez kuantum kuramının sansasyonel yönünün daha az paradoksal görüneceği felsefi yapısına ilişkin çalışmalar yapmıştı.

Arthur Koestler, çağdaş fizikçi atom-altı parçacıkların ve üst süper galaktik boyutların alanına girdikçe daha fazla paradoksla ve sağduyu ile bağdaşmayan yapılarla karşılaşacaktır ve görünürde olanaksız olana karşı daha düşünceli olacaktır derken hiç de haksız sayılmaz. Maddenin tek bir kaynaktan meydana geldiği fikrini; yani, temel alanı savunanlar, atom taneciğinin aynı anda iki ayrı yerde olabilmesine, ışık yılı uzaktaki olaylara anında tepki vermesini ve uzay boşluğunda evrendeki tüm yıldızların oluşturduğundan fazla enerjinin var olması ile delillendirirler. Richard Dawkins gibi doğal seçilimin ileriyi görmeden, sonuçları hesaplamadan hareket eden kör bir saatçi olduğu tezine inananların ise, yine de doğal seçilimin yaşayan sonuçları, usta bir saatçinin tasarımlarını akla getiriyor demekten kendilerini alamamaları ne ilginç değil mi? Saatçinin hakkı saatçiye…