Her dönem öyleydi ama herkesin kendini kitlelere duyurma imkânı bulduğu bu zamanda yazdığını okutmak, söylediğini duyurmak, sözünü dinletmek isteyenlerin daha yaratıcı olmaları gerekiyor galiba. Ya da daha sorumsuz! Belki günümüzdeki sağanak komplo yağmurunun sebebi budur. Ne de olsa artık ağaç katliamları, doğa tahribatları, yolsuzluklar, ahlâksızlıklar adeta gündelik hayatın rutini haline geldi. “İstanbul’da hava kirliliği tehlikeli boyutta” desen kim dönüp bakacak? “ÇED raporuna rağmen X inşaatı devam ediyor” desen kimin dikkatini çekecek? Aynı filmi geçen ay da görmüştük, geçen yıl da. Köpek insanı ısırmış, eee? Yeterince korkutucu değil!

Okurlar olarak bizler de etkisiz değiliz bu hususta. Sinirbilimci Tali Sharot, “Twitter internetin amigdalasıdır!” diyor mesela. Kısa kısa bilgiler, yüksek duygular, şöyle bir dalgalanmalı ruh hali… Az evvel bir şeylere kızarken, az sonra bir dinginlik; birileri pek güzel bir şarkı paylaşmış. İşte şurada da bir anket. Bitti, gitti. İlgi göstermemiz için daha yüklü şeyler lazım. Aa, bir de insan mı köpeği ısırmış? İyi de o da normal? Artık hep oluyor! Şu halde hikâyeyi biraz süslemek lazım: Halkımızı kuduz etmek isteyen batı, köpekleri kullanıyor. Ya da uluslararası köpek lobisi, mağduriyet yaratmak için maaş bağladıkları insanlara kendilerini ısırtıyorlar. Haa… Tabii bir de geçen yıl bunu araştıran otuz gazeteci evinde ölü bulundu! Ismarlama türkülerle halkımızı bu meseleye duyarsızlaştıranları da unutmamak lazım, falan filan! “Seks satar” bir zamanlar ne kadar gerçekse, bugün “korku satar” da öyle bir gerçek.

Örneğin şu aşı meselesi. Bundan yirmi yıl evvel, piyasaya alternatif aşı sürme hazırlığında olduğu için akademik sahtekârlık yapan, bu yüzden daha sonra diploması elinden alınan işgüzar bir doktorun kuyuya attığı taşı kırk insan değil, kırk milyon insan hâlâ çıkaramıyor.
Ezbere argümanlar yurtdışından ithal. “Aşıda cıva var” diyen, etil cıvayla metil cıvanın farkını bilmez. “Aşıda alüminyum var” diyen temel kimya bilmez. “Aşılar otizm yapar” diyen, İngiliz doktorun o araştırmayı yapmak için aşı şirketleriyle davalı ailenin avukatlarından on binlerce Euro’yu nasıl cukkaladığından habersiz. Ve daha sonra milyonlarca çocuğu kapsayan yüzlerce araştırmanın otizm ile aşılar arasında bir bağlantı bulamadığından da öyle. Ne var ki yine de suç, farkında olmadan palavraların yayıcılığını yapan insanlarda değil. Onlar suçlu değil, kurbanlar…

Suç, halkta yeteri kadar güven tesis ettikten sonra şöhret ya da satış uğruna doğru dürüst araştırmadan, uzmanlarına danışmadan, bebekleri ve toplum sağlığını riske atmaktan hiç utanmayanlarda! “Bu hafta nasıl sansasyon yaratsam” diye düşündüğünden emin olduğum medyatik doktorlar var. Korkanların hakkını yememek lazım. Korkmak için çok neden var. Her şeyden önce yeni olan şey korkutur. Günümüzde teknolojinin gelişimi o kadar hızlı ki, hemen her şey bizim için yeni. Otuz yıl evvel olmayanları hayatımızdan çıkartmaya kalkışsak çoğu becerimizi kaybederiz. Düşünün… Daha beş yıl kadar önce “konum atsana!” diye bir şey yoktu… Haliyle kendimizi sürekli bir tehdit altında hissediyoruz. Tedbirlilik iyidir; hissedelim tabii, ama hiç karşılaşmadığı her şeyden korkan ilk çağ insanı gibi bir ruh halinde yaşamanın da anlamı yok. Neticede birileri bir yerlerde yeni olanın etkilerini araştırıyor. Üzerinden bir miktar zaman geçtiğinde “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” çizgisini aşmış oluyoruz. Korkmak kolay, araştırmak ve öğrenmekse zor. Tembel zihin ilkini seçiyor!

Üstelik insan bir kez korkunca, beyninin işleyişi değişiklik gösteriyor. Onca kanıta, onca hekimin teskin edici açıklamasına rağmen niçin komplo teorilerinin daha çok prim yaptığının yanıtı beynimizin stres altındaki kimyasıyla ilgili. Kendimizi tehdit altında hissediyorsak, bilgiler arasında seçim yapmaya başlıyor ve kötü haberlere iyi haberlerden daha çok dikkat ediyoruz. Evrim sürecinin bir hediyesi bu: Aslanların cirit attığını bildiğimiz bir ormanda hayatta kalmak istiyorsak dikkatlerimizi ağaçtaki leziz meyvelere değil, ağaçların ardındaki gölgelere vermemiz gerekiyordu. Bizler bunu böyle yapabilenlerin çocuklarıyız. Diğerleri son meyvelerini yediler.

Nitekim araştırmacılar da bunun gerçekten böyle olup olmadığını anlamak için zekice bir deney tasarladılar. Denekleri biri deney, biri kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayırdılar. Birinci gruba onları strese sokacak bir görev verildi: Ellerine üzerinde konu yazan bir kâğıt tutuşturulup deney sonunda konuyla ilgili konuşma yapacakları ve konuşmanın internette yayımlanacağı söylendi. Strese girdikleri fiziksel ölçümlerle de teyit edildi. Gerçekten de az sonra topluluk önünde konuşma yapacağını düşünen deneklerin vücutlarındaki stres göstergeleri artmıştı.

İkinci gruba ise aynı şekilde konu yazılı bir kâğıt verilip bununla ilgili bir kompozisyon yazacakları söylendi ama kompozisyonu kimsenin okumayacağına dair güvence de verildi. Sosyal fobiyi tetikleyecek bir görevle karşı karşıya kalmayan bu gruptaki deneklerin strese girmedikleri de yine önce/sonra ölçümleriyle teyit edildi. Deneyin esas kısmının sunum ya da kompozisyonla ilgisi yoktu tabii. Denekler o haldeyken her birine yaşadıkları şehirde başlarına gelebilecek olumsuz olayların olasılıklarıyla ilgili tahminleri soruldu. Örneğin “kapkaça uğrama riskiniz sizce nedir?” gibi. Denekler de tahminlerini yazdılar. Daha sonra deneklere gerçek olasılıklar açıklandı. Gerçekte kapkaça uğrama riski aslında %20’ydi. Bu istatistikler açıklandıktan sonra şahısların kendilerinin kapkaça uğrama risklerini yeniden tahmin etmeleri istendi.

Bilin bakalım ne oldu? Stres altındakiler, gerçek istatistikler tahminlerinden yüksekse eğer, hemen fikir değiştiriyorlardı. Stresi düşük olanlar yeni olumsuz bilgiden etkilenmiyor ve o konudaki özgüvenlerini koruyorlardı. Öte yandan olumlu haberler stres altındakileri etkilemiyordu. Mesela metroda merdivenden yuvarlanma riskine %15 diyen kişi, gerçek olasılığın %10 olduğunu öğrenmişse de, yine de ilk yanıtından uzaklaşmıyordu. Stressiz olanlardaysa bu etki görülmüyordu. Benzer bir deney itfaiyeciler üzerinde de yapıldı. Yangının bol olduğu günlerde olumsuz bilgilerden etkilenip, tahminlerini kötü haberler yönünde revize ederken, rahat günlerde bunu yapmıyorlardı. Olumlu haberler için de tersi söz konusuydu. Buradan çıkaracağımız sonuç nedir peki? Eğer insanlar kimi yazarlar ve medyatik hekimler yüzünden çoktan korkutulmuş ve stres altına sokulmuşsa, paylaştığımız “ya merak etmeyin, yüzlerce çalışma bunun doğru olmadığını gösterdi” açıklamalarının hiçbir kıymetiharbiyesi yok.

İnsanlar bebeklerini tehlikeye atmasın diye onlarla çarşaf çarşaf bağımsız çalışmalar paylaşsak da hiçbir işe yaramıyor. Bir başkasının uydurduğu olumsuz bir bilgi o an çok daha rağbet görüveriyor. Bir defa korku çukuruna düşen, o korku sarmalı içerisinde boğuluyor. İşin garibi o korku sarmalı içerisinde başka komplo teorilerini de satın almaya hazır hale geliyorlar. İşin ucu düz dünya iddialarına ya da “chemtrails” adı verilen, uçakların ardında bıraktıkları buz bulutlarını “büyük küresel güçlerin nüfusu azaltmak için yaydıkları zehir” olduğunu iddia eden türde saçmalıklara inanmaya varana kadar. İşin kötüsü komplo teorilerindeki tek problem korku ve paniğin istismarı değil… Komplo teorileri dikkatleri dağıtıyor, çözüme değil fanteziye yönlendiriyor. Esas konuşmamız gerekenleri konuşmak, gerçek nedenleri araştırmak yerine saçma sapan tartışmalara harcanıyor kaynaklar. İstanbul’daki hava bazı semtlerde yılın üçte birinde solunmaması gereken boyutta kirli! Bu kadar açık bir tablo varken ve ormanların katli ve plansız sanayileşmeyle bu durum her geçen gün ciddiyetini artırırken hastalıkların artışı ardında komplolar aramaya gerek var mı yahu?

Elinde onca medya gücü olan, kitleleri kısa sürede bilgilendirebilen o çok medyatik hekimler kalp damar sağlığını doğrudan etkileyecek bu durum hakkında bir söz ediyorlar mı? Kaya tuzu, zeytinyağı… Geçin bunları yahu! Gizli saklı değil, halk sağlığını tehdit eden somut gerçekler bunlar. İlgi çekmiyor diye mi bu ilgisizlik? Bunları araştırmak, çözmek için bilime bütçe ayırmak, üniversiteleri güçlendirmek, politika yapanlara baskı yapmak gerekiyor. Seçilmişler goygoyu değil!