Korkuyu Sahnelemek

Dehşetlerin sahneye taşındığı korku tiyatrosu, günümüzde sinemaya oran ile daha yapılması zor olarak kabul edilen ve buna bağlı olarak seyirciyi etkileyemeyeceği düşünülen bir türdür. Bazı örnekleri hala sahnelenmektedir, hatta ülkemizde de seyirci bazı örneklerini seyretme imkanı bulabilmiştir. 2014’te gerçekleştirilen 19’uncu İstanbul Tiyatro Festivali’nde Polonya’dan Grzegorz Jarzyna’nın yazıp yönettiği “Nosferatu” oyunu, Türkiye’den Tiyatro Akla Kara’nın sergilediği Savaş Özdural’ın oyunlaştırıp yönettiği “Drakula” oyunu ve 2016 yılında Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu tarafından Nick Dear’ın Mary Shelley’in meşhur romanından oyunlaştırdığı, Selen Korad Birkiye’nin çevirip Şakir Gürzumar’ın yönettiği Frankenstein oyunu bunlardan birkaç tanesidir. Daha eski örneklerine ve orta oyunu zamanlarına gider isek bazı Karagöz – Hacivat fasıllarında cadıların, cinlerin cirit atıp dehşetli hadiselerin işlendiği de vakidir.

Korku tiyatroları için “hâlâ sahnelenmektedir” vurgusunu yapmamın nedeni bol efektli imkânlara sahip olan sinemaya oranla etkisini yitirmesi yahut yitirdiğinin düşünülmesiyle alakalı. Üniversite bünyesinde faaliyet gösteren Trakya Üniversitesi Yaşam Sahnesi Tiyatro Topluluğu’nda uzun süre bulunduğum için oyun önerileri üzerine konuşmalar esnasında birkaç kez korku tiyatrosu fikrini öne sürerek nasıl değerlendirdiklerini sorduğumda belli başlı çekincelerin bahsi geçmişti. Bu konuşmalar sırasında korkuyu sahnelemek söz konusu olduğunda iki temel çekince olduğunu fark ettim. İlki sinemanın etkisiyle alakalı. Beyaz perdenin kurgu imkanlarına sahip bir filme oranla sahne üzerinden seyircinin korku duygusunu hissetmesinin zor olduğu düşünülüyor. İkincisi ise yine buna bağlı olarak ortaya çıkan bir mesele: Tiyatro seyircisi korkabilir mi?

Sinemanın tiyatro sahnesindeki korkuya etkisi hayli eski mevzudur. İlk etapta aslında korku tiyatrolarının sinema filmlerine etkisi söz konusudur. Hamilton Deane tarafından uyarlanıp John L. Balderston eliyle düzenlenerek sahnelenen 1924 tarihli Drakula oyunu örneğinde bunu görebilmek mümkündür. Bu oyun sonradan sinemada görülecek pek çok Drakula filmine senaryo olarak öncülük etmiştir. Nitekim beyaz perdenin meşhur Drakula’larından Bela Lugosi de sinemadan önce Broadway’da sergiledikleri bu tiyatro oyununda oynamış ve 1931’deki filmden önce sahnedeki Drakula rolü ile tanınmıştır. Ancak sonradan sonraya baktığımızda korku tiyatrolarına olan ilginin azalması ve seyircinin artık korkmadığı şikâyetleri söz konusudur.

Korkuyu sahnelemek mevzu bahis olduğunda en dikkat çeken ve bu çalışmalara dair ilhamlar kadar dersler de taşıyan örnek Fransa’nın meşhur korku tiyatrosu Grand Guignol’dur. Le Théâtre du Grand-Guignol bir dönemin meşhur korku tiyatrosu olarak altmış beş yıl boyunca perde açtıktan sonra arkalarında nice ürpertili oyunun hatırasını bırakarak kapanmıştır.

Grand Guignol etkisini delilik temalı oyunları kadar eski bir şapelden bozma gotik mimariye sahip tiyatro salonuna da borçludur. Korkutucu piyesleri izleyen seyircilerin oyun arasında fuayeye çıktıklarında gotik mimariyi destekleyen eşyalarla dolu bir ortamda korkunun etkisinden çıkmalarına müsaade edilmemesinden bahsedilmektedir. Böyle olunca çoğu insanın oyun izlemekten çok bu atmosferi hissetmek için tiyatroyu ziyaret ettikleri söylenmektedir. Seyirciyi mest eden diğer bir unsur ise bazı kanlı ve ürpertili temsillerde özel efektlerin gerçekçi şekilde kullanılması olmuştur. 20’nci yüzyıl başlarında yaşayan bir insan olarak sahnede kanlı canlı şekilde bir vampirin kurbanının boynundan kan emdiğini birebir görmenin yaratabileceği dehşeti tahayyül edebilirsiniz.

Max Maurey’in idaresinde onun başyazarı “Korkunun Prensi” Andre de Lorde’nin ve 1914’te ekibe katılarak tiyatroya has özel efektleriyle ün yapan Camille Choisy’in işbirliği bu ürpertili efsanenin temellerini atmıştır ki onların çalışmaları korkuyu sahnelemek isteyenlere bu yüzyılda bile ışık tutmaktadır. Nerede ise her gece birkaç seyircinin fenalık geçirdiği temsillere imza atan bu ikilinin çalışmalarında en büyük pay sahibi elbette ki “Prince de la Terreur” de Lorde’dir. 1901’den 1926’ya kadar Grand Guignol’un başyazarı olan bu isim gündüzleri Fransa’nın meşhur Arsenal Kütüphanesi’nde memurluk yapmaktayken geceleri işten kalan zamanlarda “korku dramaları” yazmıştır. Korku ve delilik sömürüsünü işleyen takribi yüz elli oyun ve birkaç roman yazdığı bilinen de Lorde’nin akıl hastalığı temalı oyunları için sık sık IQ testinin geliştiricilerinden ünlü psikolog Alfred Binet’le çalıştığı, onun katkılarıyla 100 kadar oyunu yazdığı bilinmektedir. Korku oyunlarının insanlara hitap edebilmesinin efektler kadar onların psikolojilerine ve iç dünyalarına hitap eden, etkileyen unsurların tespit edilmesine de borçlu olduğu bu örnekte açıkça görülmektedir.

Bununla birlikte dikkat edilmesi gereken örnek, yine Grand Guignol’un 1920’lerin sonlarında yaşadığı değişim ve tercihle alakalıdır ki salt psikolojik etkinin ürkütücü olmadığını, psikolojinin muhakkak komplike olmayan belirli sahne efektleriyle desteklenmesi gerektiğine işaret etmektedir. 1930’da tiyatroda kanlı korku eserleri yerine psikolojik dramaların ağırlık kazanması tiyatronun popülaritesini baltalamıştır. Bunda İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı dehşetin de insanlar üzerindeki etkisi söz konusudur. İzleyenler toplama kampları benzeri bir nice dehşeti ve savaşın yıkımını gördüklerinden salt psikolojik gerilime ilgilerini kaybetmiş olmaları muhtemeldir. Grand Guignol nihayetinde bir otuz yıl direndikten sonra sinemaya yenilerek tarih sahnesinden çekilmiştir.

Tek başına efektin kıymeti olmayan görsel bir şovdan ibaret olduğunu, psikolojik unsurların da tek başına seyirci üzerinde herhangi bir tesir uyandırmadığını açıkça görmekteyiz. Demek ki tıpkı Grand Guignol’u ortaya çıkaran yukarıda bahsettiğim işbirliği örneğinde bir çaba sarf edilmelidir. İnsan psikolojisine ve iç dünyasına dokunabilen bir senaryo ve insanı irkiltecek, gerçekçilik hissini deşeleyecek tiyatro efektleri. Sinema kadar olmasa da tiyatronun kullanabileceği teknolojik imkanlar ve korku duygusunu verebilen senaryolar kadar atmosferin de ön plana çıktığını yine Grand Guignol örneğinde görmekteyiz. Yani hem dekorun hem de oyunun sahnelendiği salonun seyirciyi ruhen yakalaması göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus olmalıdır.

İnsanları sahne üzerinden güldürmek, ağlatmak, düşündürmek kabilse korkutmak da pek ala kabildir. Bugünün koşullarında zorlayıcı görülse de tiyatronun verdiği gerçeklik hissi düşünüldüğünde başarıyla aksettirilecek bir korku oyununun etkisi, sinemadaki örneklerini aratmayacaktır kanaatindeyim. Umarım tiyatrolarda bu yönde çalışmalar ve daha fazla örnek görebiliriz.