Kozmik Savaşlar ve Zihin Kontrolü ile Yönetilen Suikastçiler

“Haşhaşilerden Jön Masonlara” isimli kitabımda, Hasan Sabbah’ın “Haşhaşi” olarak bilinen fedâilerinin tarihçesini anlatmıştım. Batılıların “suikastçiler/katiller” dedikleri, kendilerinin ise dinin esaslarını “Esasiyunu” koruduklarına ve sır bekçileri olduklarına inanan bu adamlar, tarihin en eski suikast örgütlerindendi. Derviş, dilenci veya tüccar kılığında cinayet işleyecekleri yere gönderilir, burada halkın arasına karışarak uzun süre kendilerini farkettirmeden kamufle olurlardı. Bir yandan kurbanlarını izlerken, diğer yandan işlerini bitirinceye kadar dikkat çekmemeye çalışırlardı. Suikast öncesi hazırlıkları çok gizli yürütseler de cinayet sonrasında, herkesin gözü önünde, kalabalıkların ortasında neredeyse törenle işlerini tamamlıyorlardı. Camiler gibi halkın en fazla bulunduğu yerler onlar için en uygun mekanlardı. Nerede ise gösteriye dönüşen bu kan dökme eyleminde, kurbanın öldürülmesi yetmiyor, bir de ibret-i âlem için öldürülenin neden bunu hak ettiğine dair ayaküstü vaaz bile veriyorlardı. Amaç yüreklere korku salmak, düşmanları sindirmekti ki, bunu da başarıyorlardı.

Hasan Sabbah’ın fedailerini afyonla kendine bağladığı, onları uyuşturduğu ve bu köle askerlerden kendisine çok tehlikeli bir ordu kurduğuna inanılıyordu. Tabii bu sadece afyonun etkisi ile olacak iş değildi. Haşhaşilerin Alamut Kalesi’ndeki yaşlı adama imanları tamdı. Onun seçilmiş kişi olduğuna ikna olmuşlardı. Cennete gidebilmek için onun kurallarına uyulması ve her dediğine sorgusuz itaat edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden onun için gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı.

Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri’nden günümüze suikast örgütlerinde kullanılan teknikler kuşkusuz çok değişti. En önemli değişiklik kanımca bu işleyişte kullanılan fedailerde artık gönüllülük esasına bile ihtiyaç duyulmaması. Dünyanın belli başlı güçleri halktan gizledikleri pek çok teknolojiyi sonuna kadar kullanmaktalar. Zihni yönlendirilebilen insanlar, hatta ülkeler kozmik savaşların oyuncağı haline gelebiliyor artık.

Beyin yıkama tekniklerinin 1930’lu yıllarda KGB tarafından Rusya’da, 1949’da Çin’de uygulandığı biliniyor. 1950’li yıllara girilirken Kore’de, savaş esirlerinde beyin yıkama ve zihin yönlendirme çalışmalarının yapıldığının saptanması üzerine CIA, bu yarışta geri kalmamak adına 1953 yılında MK- Ultra projesini başlattı. CIA, gizli zihin denetim programını, soğuk savaş döneminde ele geçirdikleri Rus casusları sorgulamakta da kullanacaktı. “Manufacturing Killers Utilizing Lethal Tradecraft Requiring Assasination” özetle, kitlesel suikastlar düzenleyebilecek ölümcül katil yetiştirme programı diyebileceğimiz “MK-Ultra Projesi”, beyni yıkanmış köle katillerin yetiştirilmesini hedefliyordu. Çoğunlukla, cinayet işleyeceklerinin farkında bile olmayan bu insanlar, özel çipler, ilaçlar ve maruz kaldıkları beyin yıkama seansları neticesinde, gözünü bile kırpmadan adam öldüren suikastçilere dönüşüyorlardı.

Peki, bu iş nasıl yapılıyordu? Farklı frekanslarla beyin dalgalarına etki etme gayreti Tesla’dan beri deneniyordu. Tesla ses dalgalarını havada ışık hızıyla giden elektromanyetik radyasyona dönüştüren bir aygıt tasarlamıştı. Çok daha geliştirilerek CIA tarafından bu tekniklerin yalnızca savaş esirleri üzerinde değil, yabancı liderlerin zihinlerini kontrol etmek üzere de kullanılmaya çalışılacaktı. “Project MK-Ultra, The CIA’s Program of Research in Behavioral Modification” isimli Amerikan Senato belgesinde, Fidel Castro başta olmak üzere pek çok liderin zihninin kontrolünün ele geçirilmeye çalışıldığı rapor edilmiştir. Zamanın CIA Başkanı, proje açığa çıktığında bunu yalanlayamamış ve hükümet yaşayan mağdurlarına yüklü tazminatlar ödemiştir. Anlayacağınız Jacob’s Ladder ve Manchurian Candidate gibi filmler sadece hayal ürünü değil, aksine doğrudan bu projeden ilham alınarak yazılan senaryolarla çekilmişlerdir.

1960’lı yıllara gelindiğinde projenin adı “MKSearch” olmuş ve bu alanda kullanılacak ilaçlar üzerinde çalışılmaya başlanmıştır. New York Times, 1973’de CIA ve Pentagon’un sürdürdüğü bu projeyi kamuoyuna aktardığı zaman yer yerinden oynasa da, zaten Watergate skandalı sırasında deneye dair pek çok belge hızlıca imha edilmiş, geriye pek bir şey kalmamıştı. Resmi açıklamalar tüm projenin 1974’te dondurulduğunu ifade edecek, ancak kitleler üzerinde bunun aksini ispatlayacak değişimler gözlenecekti. Hiç vakit geçirmeden, aynı alanda çalışmalara devam etmek üzere, 1977’de Amerikan Psikotronik Derneği kuruldu. Dernek, zihin-beden-çevre ilişkileri bilimi; madde-enerji ve bilinç etkileşimleriyle ilgili disiplinler arası çalışmalarla ilgilenmek üzere kurulmuştur. İnsanların davranışlarını ve hareketlerini etkilemeyi amaçlayan kognitif/zihinsel çalışmalar üzerinde çalışmaktaydılar. Bu çalışmalar beyin gücüne etki edebildiğiniz her organizmayı harekete geçirme, hatta kitlesel bir imha silahına bile dönüştürebileceği esasına dayandırılıyordu.

CIA 1970-1995 yılları arasında yine boş durmayacak, Muammer Kaddafi’yi aramak için Blue Bird, Manuel Noriega için ise 1983 yılında Land Broker projesini başlatacaktı. Kuşkusuz “Psikotronik Savaşlar” konusunda sürdürülen çalışmalarda Amerika yalnız değildi; Rusya, Çin, İngiltere, İsrail gibi pek çok ülke de bu alanda at koşturmaktadır.

Teknoloji Büyücüsü diye tanınan ve yirmi yıldan fazla bir süre ABD Yale Nöropsikoloji başkanlığı yapan Prof. Jose Delgado beynin elektrikle uyarılması konusunda 1946’da çalışmalara başlamış, 1952’de ilk sonuçları rapor etmişti. Delgado, beynin ilgili merkezlerine elektrik sinyalleri göndererek kobay olarak kullanılan insan ve hayvanlarda davranışları ve duyguları değiştirerek zihinlerini kontrol edebiliyordu. Telegramın babası diye anılan Prof. Jose Delgado, “Niçin Telegram?” sorusuna, Amerikan Kongresi’nde 24 Şubat 1974 tarihinde açık açık şu cevabı verrecekti: “Toplumumuzun siyasi kontrolü için bir psikocerrahî programına ihtiyacımız var. Amaç, zihnin fizikî kontrolüdür. Kendisine sunulan normdan sapan ferd, cerrahî olarak kesilip atılabilir. Ferd, en önemli gerçeğin kendi varoluşu olduğunu düşünebilir, fakat bu yalnızca onun bakış açısıdır. Bu bakışta tarihî yaklaşım eksiktir. Oysa insanoğlunun kendi zihnini geliştirme hakkı yoktur. Bu tarz liberal bir yaklaşım kulağa hoş geliyor tabiî. Ancak, beyni elektrikî olarak kontrol etmeliyiz. Bir gün ordular ve generaller, beynin elektrikî uyarımıyla kontrol edilecektir.” 1975’e gelindiğinde Delgado beyin araştırmalarını bilgisayara ayarlamayı başarmıştı bile.

Biliyoruz ki günümüzde bu alanda bilinen elektromanyetik silahlardan, radyohipnotik sistemlerden, elektronik harp, nöro-elektromanyetik frekans saldırıları, subliminal mesajlar, HAARP, Monarch Projesi gibi pek çok farklı teknik kullanılmaya devam ediyor. Bütün bunları anlatma niyetim, gerçek dışı komplo teorileri aktararak insanları korkutmak değil. Tam tersine son derece önemli teknolojik gelişmelere dayandırılarak sürdürülen bu modern dünyanın yeni savaş yöntemleri konusunda belge ve bilgilerle insanları uyanık tutmayı hedefliyoruz. Benzer ilgi ve kaygılarımız nedeniyle bir süredir Arda Eşberk’le birlikte, bilimsel verilere dayanan ortak bir projede çalışıyoruz. Hindistan’da seslerin, enerjinin insan bedeni üzerindeki etkileri üzerine eğitim alan, ezoterik ve mistik konularda seminerler veren Arda Eşberk, sinema yüksek lisansı ve aldığı hipnoz eğitimini harmanlayarak beyin yıkamanın ezoterizm, ses ve görüntü boyutu ile ilgili araştırmaları bizlerle paylaşacak.

Birkaç cilt olarak yayınlayacağımız kitaplarla, ülke olarak içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zor günlerde beynimizin ayarları ile nasıl oynanmış olabileceğine dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Uyduların, radyo televizyon vericilerinin, GSM istasyonlarının, hatta Pokemon gibi bilgisayar oyunlarının bile istenildiğinde sıradan beyin kontrol araçları haline geldiği günümüzde, gerek coğrafi, gerek siyasi önemi açısından ülkemizin “Yeni Dünya Düzeni”ne hizmet eden güçler tarafından savaş üssü olarak görüldüğü de tecrübe ile sabit. Şimdilik kısmen gizli sürdürülen kozmik savaşların ve elektromanyetik silahların sonuçlarına karşı korumak için ülke olarak önlemimizi almak zorundayız. Kimsenin artık “görmedim, bilmedim, duymadım!” deme lüksü yok. Çalışmalarımızla, konunun ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne sererek, siber savaşlar ve zihin kontrolü konusunda farkındalıkların arttırılarak, halkı bilinçlendirici kampanyaların başlatılmasını, teknolojik kalkanların konuşulmasını, hatta konu ile ilgili bağımsız bir bakanlığın kurulmasını umuyoruz. Yoksa Bad’el harab-ül Basara, yani Basra harap olduktan sonra yapacak bir şey kalmayacak. Sahi, Basra da zaten harap edildi değil mi?

Son olarak, projeyi yürüten kişiler olarak Eşberk de ben de çok tehlikeli sularda yol aldığımızın farkındayız. Okuduğunuz bu birkaç sayfalık not, konu ile ilgili çalışmalarımız devam ederken olağandışı bir durum yaşarsak bir kenarda bulunsun diye tarihe düştüğümüz küçücük bir nottur da.