Bizden daha koyu ten rengine sahip insanlara, özellikle siyahilere göz ucuyla bile olsa dönüp şöyle bir bakarız. Eşcinsel olduğu çok belli olan bireyler için de bakış açımız ve yargılarımız anında devreye girer. Bu kimselerin bizden farklı olduklarını, toplumun uygun gördüğünün dışında durduklarını fark ederiz belki; ama kaçımız böylesi farklılıkların onların elinde olmadığı üzerine durup düşünürüz doğrusu hep merak etmişimdir.

Söz konusu çok zayıf, çok şişman biri olduğunda karşımızdakine “Ama böyle olmaz rejime başla, spor yap zayıfla!” ya da tam aksine, “Biraz kilo al çok cılızsın!” deme şansımız vardır. Biliriz ki, kişinin kilo alıp vermesi, fiziğini belli standartlar ölçüsünde şekillendirmesi ekstrem durumlar dahilinde değil ise mümkündür. Ama, ikinci gruba yaptığımızın aynısını içten içe ilk gruba da yaparız, değiştirmeye çalışırız. Diplerde bir yerlerde yıllardır maruz kalınan mahalle baskısı bize şunu söyler: “İnsan kendinden sorumludur, kendisini salamaz, genel kabulden farklı olamaz. Eğer tüm bunlara karşı çıkmayı göze alıyorsa bizden biri olmamayı da göze alıyor demektir.”

Bu iki durumu neden ısrarla birbirinden ayırırız, neden değiştirmeye çalışırız? Belki de en başında sorulması gereken soru, “Bir şeyi yapma, değiştirme kuvvetine insanın ne düzeyde muktedir olup olmadığıdır.” Dünya nesnelerini, hayat hallerini hangi ölçüde değiştirip dönüştürebileceğimizi, hangileri için teknolojimizin yeterli olduğunu ve nerede durmamız gerektiğini ne yazık ki pek çoğumuz hala bilmiyoruz. Genel standartlar dahilinde yarattığımız şeylere uymaları gereken normlar dayatıp kendi güvenli köşemize çekilmeyi tercih ediyoruz. Düşünmeyi savaşmak kadar külfetli, değişimi taarruza geçmek kadar riskli buluyoruz.

Bizler tarafından değiştirilebilecek şeyler vardır. Farkındayız ve bunlara ötekilerden farklı muamele edilmesi gerektiği de aşikardır. Fakat, bir türlü etki sağlayacak hız düzeyinde harekete geçemiyoruz. Biz değiştirebileceğimiz şeylerden ilkine doğa, ikincisine ise kültür diyoruz. Yalnız bu noktada ortaya çıkan önemli bir detayı atlamak istemiyorum. Doğayı değiştirebiliriz, bunu zaten iyi kötü yıllardır yapıyoruz; ancak, doğuştan getirilen özellikleri değiştirmeye kalkıştığımızda olay oldukça farklı boyutsal açılımlar kazanıyor. İşte bu yüzden kültürü doğadan değilse bile doğaldan ve doğal olandan ayırmak gerektiğine inanıyorum. Zira, kültürün bir konusu haliyle o konunun da manipülasyon payı bulunuyor.

Doğal olan aslında tartışma konusu bile edilemeyecek kadar değerli iken maalesef modern toplum sakatlıkları içinde kültür olgusuna bulanıp olağanca kuvvetle değiştirilerek servis edilmeye çalışılıyor. Doğal olan kültür, çatısı altında toplumun ortak söylemi haline getirilmiş son duruma dönüştürülmek isteniyor. İşin ilginç yanı, bu son durumların yine kültürün kendisinden kaynaklı, dünyanın hemen her bölgesinde farklılık gösteriyor oluşlarında yatıyor. Ortak bir kültür, ortak tip ve kalıplar yaratma çabası aslında kendi çelişkilerini de beraberinde getiriyor. Bağımlılık kuramcılarının ışığında düşünecek olduğumda Amerika, bugün ortak kültür kavramının en güçlü üreticisi olarak karşımıza çıksa bile, ben kendi adıma yüzde yüz bir ortaklığın sağlanabilme imkanına inanmıyorum. En azından bir süre daha.

Sosyolog ve kuramcı Zygmunt Bauman kültür olgusunun tek başına ifade ettiklerini çiftçi örneği üzerinden verir:

“Vahşi doğadan kazandığı toprağı dikkatle işleyen ve tarıma açan, ekilecek fideleri seçip bakımını yapan, büyüyen dalların etrafında biten vahşi otları budayan çiftçi ya da bir bahçıvanın emeğini akla getirir. Bauman der ki; ancak çiftçi/bahçıvan bununla da kalmaz, ekili alandaki düzeni bozabilecek her türlü riski de, yani davetsiz misafirleri ayıklar. Bitkileri bakılması, yetiştirilmesi gerekenler ile, kesilmesi, budanması, ayıklanması gerekenler olarak ayıran şey, en temelde verimlilik hesabı, düzen ve güzellik fikridir. Şeylerin düzenini zihninde tasarlayan ardından da onu hayata geçirmek için harekete geçen çiftçi  ya da bahçıvan bu uğurda yoluna çıkabilecek hemen her engelle mücadeleye, onları değiştirmeye, feda etmeye hazırdır. Onlar, aynı zamanda düzen ile düzensizlik, norm ile normdan sapma arasındaki ayrımın ölçütünü de sağlarlar.”

Bauman’ın örneğinden hareketle, çiftçilerin/bahçıvanların etkinliği için maksatlı bir etkinlik, özel türden maksat diyebiliriz. Gerçekliğin belli kesimi feda edilmez ise gerçekleşemeyecek bir maksat. Tüm bu anlattıklarımdan hareketle kültür, şeyleri olduklarından ve aksi halde olacaklarından farklı kılma çabasından başka bir şey değildir sonucu ortaya çıkıyor. Biz her ne kadar gözlerimizi kapamakta diretsek de, kültür kendisine amaç edindiği hemen her nesne ve değeri yapay, yaratılmış şekiller içerisinde tutmaya uğraşıyor. Kültür dediğimiz olgu düzen yaratmaya çalışıyor, üstelik o düzeni bozmaya aday olan akla gelen ne varsa doğal ya da tasarı fark etmeksizin bunlarla mücadele ediyor. Ne acıdır ki; kültür, doğallığın yani şeylerin insan müdahalesi olmaksızın oldukları durumların yerine, kaostan başka getirisi olmayan, yaratılmış düzenler koyma işini misyon ediniyor. Üstüne üstlük böylesi bir düzenlemeyi yaşamlarımızın merkezine doğallaştırılmış olarak sokuyor. Tercih meselesi haline getirdiği yaşam tarzları yaratarak bu belirlenimlerin dışında kalan diğer ne varsa onlara alternatif bayağılıklar ya da düzensizlikler gözüyle bakıyor. “Savaşta mı yer almak istersin, yoksa barışta mı?” diyerek bizi mutlak tasasızlık alanı olarak resmettiği kendi barışçıl topraklarına iteleyerek yazının başında anlattığım düşünmekten ve karşı çıkmaktan korkma haline sürüklüyor.

Buraya kadar anlattıklarımdan kültürün tamamı ile insan etkinliği olduğunun anlaşıldığını düşünüyorum. Bazı insanların başka bazı insanlar üzerinde yürüttüğü bir etkinlik. Nasıl mı? Yeni bir örnek vermektense ilk örneğimin üzerinden gitmek istiyorum. Boy uzunluğunun, ten renginin, cinsel tercihlerin doğuştan getirilme özelliklerinden ve değiştirilemez oluşlarından bahsetmiştim. Ya da eşcinselliği ele alalım. Muhtemelen devletler bir yasa çıkartacak eşcinsellerin tepkisini çekmemek için ve farklılığı tüketmemek adına belirlenmiş bir eşcinsel nüfus grafiği oluşturacaklardır. Her koşulda bedenin asıl sahibi yine başkalarının kararlarına uymak, onlara göre yaşamak zorunda kalmayacak mı?

Üstelik bu durum yine kendi kod, kalıp ve standartlarını oluşturacak. “İdeal olan buğday tendir.” ya da “Eşcinsel nüfus yüzde yirmiyi geçmemelidir.” gibi. Bu kalıpların dışında tercihlerde bulunanlar ise; aynı şekilde kültür taşlamasına maruz kalmaya mahkum olacaklar, sistem kendini yenilemeye devam edecek. Sizce de bu distopik anlatıyı göz önünde bulundurmaksızın bile kültür şu anki haliyle hepimizin karşısında tıpkı doğa yasaları gibi reddedilemez bir kader olarak durmuyor mu?

Hazır karşı konulmazlık ve kadercilikten bahis açmış iken kültürün anomiye ket vuran yanından da bahsetmek gereği hissediyorum. Kültür; kamuoyu, moda,ortak rıza ve uzman görüşü gibi etiketleri gövdesine yapıştırarak aramızda dolaşıyor. Bizi kendi şekillendirdiğimiz değerlerin arkasında durmaya mecbur ediyor; bu da yetmezmiş gibi o değerleri normlaştırıyor. Neden kulak memelerimizi değil de dudaklarımızı boyuyoruz? Neden biramızı herkes ile birlikte güle oynaya içer iken gidip tek başımıza sağımızı solumuzu kapatan pisuvarlara işiyoruz? Bize bunları yaptıran doğrudan kültürün yakalanamaz oluşundan başkası olamaz. Yarattığı sağduyu bile robotik bir uyma, aynı davranma haline işaret ediyor.

Kültür bariz olarak insan kaynaklıdır; ama yarattığı illüzyon sayesinde kişinin ufkunun en ötelerinden hayal meyal görünüyor. Erişilmezlik mertebesine ulaşıyor ve son noktada kişi için tıpkı doğa gibi neyin nasıl olduğunu temsil eden bir hal alıyor. Benim bireysel çevrem aynı zamanda tıpkı benim gibi kendi güdüleri, tercihleri, yaşam biçimleri ve hayatları olan başka insanların da çevresi olma özelliği gösteriyor. En genel hali ile Türkiye’de yaşayanlar olarak bu ülkeyi, İstanbul’da yaşayanlar olarak bu şehri paylaşıyoruz. Örnekler olağanca mikrolaştırılabilir. Paylaşımımız dolayısı ile, benimle aynı çevrede olan benzer etkinliklerde bulunan, özelliklerimi örtüştürdüğüm insanları gözleyerek kendimi farkına bile varmadan şekillendiriyorum. Onlara benzetiyorum. Alın size kültürün görünmez etkisi.

Özet ile, buna kültürün düzeni demeyi tercih ediyorum. Kültür bir düzen tahsis ediyor ve olaylardaki rastlantı payını en aza indirgeyerek ihtimal dahilinde olmayanı zorunlu ya da kaçınılmaz hale getiriyor. Eğer böyle olmasa idi, rastlantıya bağlı ortaya çıkacak olaylar kültür endüstrilerinin kendi kurguladıkları olaylara engel teşkil edebilirdi öyle değil mi? Kültür için düzen tesis etmek fabrikasyon üretimle eş değer özellikler gösteriyor. Seç, kes, şekillendir, değer ver, paketle ve piyasaya sür. Bu sayede doğal değerler olabildiğince arkada tutulup kültürel oluşumlara nüfuz ederek onları kirletmeleri engelleniyor, bu da üretimde kalite ve standardizasyon sağlayarak kültürü ve onun ürünlerini daha da kaliteli, daha da inandırıcı kılıyor.

Böylesi bir düzenle amaçlanan, doğal doğruyu unutturup üretilmiş düzeni var olabilecek tek düzen olarak algılatmak. Düzen bir defa toplumun tüm kurumlarına ve bireylerin hemen her alandaki gündelik rutinlerine yerleştiğinde ise artık öylesi bir forma bürünüyor ki; ancak ve ancak tek bir doğru düzen olabilirken diğer alternatif düzenlerin hepsi düzensizlik olarak görülüp yok edilmeye çalışılıyor. İnsan olarak tertipli bir çevrede yaşamak, onu korumak ve kollamak noktasında kesin çıkarlarımız olduğundan dolayı ise müdahalesizleşiyoruz. Bunu, tıpkı bir gün yolda kişisel aracınızla seyrederken aniden trafik ışıklarının anlamlarının değişmesi gibi düşünebilirsiniz. Kırmızı dur demek değil de geç demek olsa neler olurdu?

Dünyanın rastlantısal olarak kılık değiştirmesi kültür sayesinde engelleniyor. Hiçbir şey doğal akışında seyretmiyor, öyle olduğuna inandırılıyoruz. Çevremizdeki dünya düzeninin karşılığını bizzat kendi davranışlarımızdaki düzenlilikte aramamız gerekir iken bunu yapabilme becerimiz elimizden alınıyor. Sanki görünmez bir ip her birimizi aynı ilmeklerle bir ötekine düğümlüyor. Kurtulamıyoruz.