“Kültür” ve “medeniyet” kavramlarının önde gelen bir özelliği, tanımlanmalarının hiç de kolay olmamasıdır. Her ikisi de, ama özellikle kültür, çağa, toplumlara, coğrafi bölgelere göre değişebilen özelliklere sahip, son derece dinamik bir yapıdadır. Bir toplumun kültürünü karakterize eden nitelikler, o toplumun geçirdiği evrelere bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu değişiklik, o toplumun kültürünün ana unsurlarından bazılarının zaman içinde öne çıkması şeklinde olabileceği gibi, yeni bir takım özellikler kazanması şeklinde de olabilir. Dünyanın geçirdiği ekonomik, siyasi, teknolojik değişim, bir toplumun kültürel yaşamını ister istemez etkileyebilmektedir. Bu etki, o toplumun temel kültürel kodlarına uygun renklerde ortaya çıkabilir. Nitekim, teknoloji, farklı toplumlarda farklı etkilere ve sonuçlara sebep olabilmektedir ve dolayısıyla da o toplumun kültürüne bağlı olarak farklı bir renge bürünebilmektedir.

Diğer bir ifadeyle her toplum, aynı bir etkiyi kendine göre içselleştirir ve farklı şekilde bünyesine uydurur. Ama bu arada kendisi de değişir. Dolayısıyla da ortada basit bir etki değil, çok yönlü ilişki, bir etkileşim söz konusudur. Bir kültür, dışarıdan gelen bir etkiyi kendi bünyesine uygun hale getirirken kendisi de değişir. Bu özellik, kültürün dinamik yönünü oluşturmaktadır. İlginç olan husus, bir kültür kendini dışarıdan gelen etkilere kapatırsa, ister istemez yozlaşma tehlikesiyle karşılaşır. Çünkü kendini yenilenemeyen bir kültür, o toplumun bireylerinin ihtiyaçlarını karşılayamayacak ve sonuçta ister istemez hakim kültürün etkisi altına girecektir. Kültür, bireyin yaşamını belirlemek, davranışlarına ve tercihlerine yön vermek özelliğine sahiptir. Ortaya çıkacak yeni koşullara ve ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde kendini yenileyemeyen bir kültür, başka bir kültürün etkisi altına girmek durumundadır.

Kültürün dinamik yönü, ona hayatiyet kazandıran bir özelliği olarak da düşünülebilir. Kültür, bir toplumun varlığını sürdürmesinin dayanağıdır; belki de bu yüzden kültürü olmayan bir toplumdan söz etmek mümkün olmamaktadır. Kültür bir toplumun ortak duygu ve davranışlarını biçimler; kültürünü kaybeden toplumların yok olması da herhalde bu yüzdendir. Her kültür, kendi dışında olan etkilere açıktır. Kendi içine kapanan, bu etkileri yok farz eden toplumlar, ister istemez kültürel bir kısırlaşmaya, kendini yenileyememeye ve sonuçta bireylerin ihtiyaçlarını baskılamaya başlarlar. Gerçi günümüzde çok eski geleneklerini sürdüren bazı toplumların varlığı bilinmektedir. Bu tür toplumlar hem çok nadirdir, hem bir genelleme yapılmasına olanak vermeyecek kadar ufaktır hem de bu toplumların yaşantılarını kültür kavramıyla değil, belki de “gelenek, örf ve adet” gibi kavramlarla açıklamak daha yerinde olacaktır. Nitekim hemen her toplum, asırlardır değişmeden varlığını sürdüren örf ve adetlerle sahip olabilir. Halbuki “kültür” kavramı, tanımı gereği bir artma ve çoğalma öngörür.

Esasen sanat, teknoloji, edebiyat, bilim alanlarındaki değişim ve gelişim, kültürün kendi iç dinamizmimin bir sonucu olabilir. Kendini yenileyemeyen, yani böyle bir dinamizme kapalı bir kültür, yasaklar üretecek ve giderek başka bir kültürün etkisi altına girecektir. Kendi yerelliğini sürdüren, kültürünü örf ve âdetleri ile özdeşleştiren toplumlarda söz konusu alanlarda bir başarı hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.   Gelenek, örf ve âdetlerin, kültürün bir parçası olduğu açıktır; fakat kültürün çok daha geniş kuşatımlı ve toplumun gelişimini sürdürmesine olanak veren bir özelliği olduğu da ortadadır. Toplumun gelişimi, kültürün katkısına gerek gösterir.

Kültür ve medeniyetin dinamik yapısı, üzerinde ulaşabilecek bir tanım verilmesine izin vermeyebilir; ben de bir tanım vermeye çalışmayacağım. Sadece bu kavramlardan ne anladığımı ifade etmeye ve bir toplumdaki işlevlerinin neler olabileceğini sorgulamaya çalışacağım. Medeniyeti, bir kültürün ortaya koyduğu başarılar sayesinde, diğer kültürlerin de kabul edeceği bir genelliğe ve genişliğe ulaşması olarak düşünebiliriz. Bir toplumun kültürünün biçimlenmesinde, tarihi, sosyal ve bir ölçüde coğrafi etkenler ve onların birlikteliği şüphesiz çok önemli rol oynarlar. Hâkim medeniyet, bu biçimlemenin belki de önde gelen etkenidir. Medeniyet, farklı kültürlerin üstüne çıkan, onları kuşatan, ama belki de en önemlisi onlara hâkim olan bir özellik taşımaktadır. Aralarındaki ilişkide vurgulanması gereken nokta, bir kültürün hâkim medeniyete kendini kapatmaması, sırtını dönmemesi ama ona teslim de olmamasıdır.

Hiçbir kültür, hâkim medeniyete sırtını dönmek lüksüne sahip değildir; çünkü her şeyden önce, o medeniyetin getirdiği nimetlere o toplumun bireyleri kayıtsız kalamaz. Özellikle de sağlık, eğlence, askeri ve sivil araştırma alanlarında gelinen noktanın, iletişim olanaklarının böylesine arttığı bir çağda, hiçbir birey ve toplumun görmemezlikten gelmesi mümkün değildir. Bir kültür, varlığını sürdürebilmesi için, bireylerinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek donanıma sahip olmalıdır. Bunu yapamayan kültürler, kendini koruma isteğiyle ister istemez yasaklamacı bir tutum sergiler; böyle bir tutumun kültürel kısırlığı getirmesi ve sonuçtaki da hakim kültürün/medeniyetin etkisine girmesi kaçınılmaz olacaktır. Çünkü kültürün temel özelliklerinden birisi, bireylerin yaşam biçimini, hayata bakışını, zevklerini, tercihlerini etkilemesi ve belirlemesidir. Her medeniyet, bu ve benzeri alanlarda yeni olanaklar sunar; çünkü özellikle teknolojik, sosyal, ekonomik gelişim ve değişim, medeniyet algısı içinde düşünülür.

Medeniyet denilince sanırım öncelikle hukuk, sanat ve bilim alanlarında elde edilen başarıları, yapılan katkıları  düşünmek gerektir. Medeniyeti, bu alanlardaki başarıların bir toplamı olarak tanımlamak yerinde olacaktır. Hukuk, sanat ve bilimin özelliği, insan ve toplum davranışlarını belirlemesi, bu alanlarda kural koyması, bireysel ve toplumsal beğenileri  biçimlemesi ve teknolojik gelişim aracılığıyla da toplumsal yapıyı organize etmesidir. Bir kültür, “medeniyet” kavramı çerçevesinde, özellikle bu üç alandaki etkinlikleri ve başarıları aracılığıyla diğer kültürlere kendini kabul ettirmektedir. Özellikle bu üç alandaki etkinlikler ve başarılar, ister istemez belli bir toplumun malı olmaktan çıkmakta ve “medeniyet” kavramı çerçevesinde diğer toplumların da benimsediği bir konuma gelmektedir. Sonuçta bir kültür, oluşturduğu medeniyet algısına bağlı olarak, diğer kültürlere kendisini kabul ettirmek olanağına sahip olmaktadır.