Kültürel Çöküş Sürecinde Felsefenin Rolü

Kültür hızla çöküyor ve bunu gösteren olaylara her gün bir yenisi ekleniyor. Bu durumu bir savaş yaratmadı; ancak, savaş da bu çöküşün bir görünümü. Olaylarda kültürel olarak gördüğümüz her şey, gerçekte olayların her bakımdan aşağılandıktan sonra kültürel alana bıraktıklarından ibaret. Madde ve kültür alanlarının etkileşimi bu sayede bir karaktere büründü. Ancak bu karakter şu an güçlü akıntıların altındaki bir başka akıntıda, hedefinden şaşarak endişe verici yan yollara sürükleniyor. Eğer biraz umudumuz var ise, büyük bir çaba ile bu tehlikeli yan yollardan temel akışa dönüşü sağlayabiliriz.

Kültürden kopup uzaklaştık, çünkü kendi kültürümüz üzerine bile durup, doğru düzgün düşünmeyi bıraktık. Her yeni yüzyılda bir, kültürümüz ile ilgili, değişik adlar altında yapıtlar ortaya koyuluyor. Ne yazık ki, bunlar gizli bir dille anlaşmış gibi, tinsel yaşamımızın durumunu açıklamak yerine, yalnızca tarihsel sürece dahil olanla ilgileniyorlar. Hiçbiri tinsel yaşamımızın ana hatlarıyla çizilmiş bir dökümünü vermiyor ve kimse düşüncemizdeki soyluluğu ve gerçek gelişmeye ulaştıran gücü sınamıyor. Kültürün kendi kendisini yok etmekte olduğunu artık herkesin gördüğünü düşünüyorum. Ondan geriye nelerin kaldığını ise pek bilmiyoruz. Ayrıca bu kalanlar da diğerlerini yıkan darbe henüz onlara ulaşamadığı için ayakta olabilirler. Sağlam bir temele oturmadıklarından ilk darbe ile yıkılmaları da oldukça olası bir ihtimal.

Aydınlanma çağı ve akılcılığın ortaya koyduğu akılcı ahlak ülkülerinde tek tek insanların gerçek insanlığa doğru gelişmeleri, bireylerin toplumdaki konumları ile maddi-manevi görevleri, halkların birbirleri ile ilişkisi ve hepsinin yüksek tinsel amaçlar ile birleştiği insanlık söz konusuydu. Aklın ortaya koyduğu bu ahlak ülküleri felsefede olsun, kamuoyunda olsun gerçeklikte olanla tartışılmaya ve ilişkileri değiştirmeye başlamıştı. Üç ya da dört kuşak boyunca kültür anlayışında olduğu gibi kültür eserlerinde de büyük ölçüde gelişmeler gerçekleşmişti ve öyle görünüyordu ki kültür çağı kesin olarak başlamış, eksiksiz bir ilerlemeye girmişti. 19’uncu yüzyılın ortalarında aklın ortaya koyduğu ahlak ülkülerinin gerçeklikle uyumu zayıflamaya başladı. Sonraki on yıllar içindeyse, giderek durdu ve böylece kültür tahtından kavgasız, gürültüsüz inmiş oldu. Haliyle düşünceler de bu gidişe ayak uydurarak yavaş yavaş tükenip geçmişte kaldılar.

Burada felsefenin kendisinden bekleneni yapamadığı kesin, 18’inci ve 19’uncu yüzyılın başlarında felsefe kamuoyunun yönlendiricisi olmuştu. Felsefe insana ve çağa dair sorularla ilgileniyor ve kültürün anlamı üstüne durup düşünmeyi canlı tutuyordu. O sıralarda felsefede insan, toplum, halk, insanlık ve kültür üstüne kaliteli etkinlikler vardı; doğal olarak buradan canlı, kamuoyuna egemen ve kültür coşkusu geliştiren popüler bir felsefe ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki, aydınlanma ve akılcılığın bu güçlü popüler felsefeyi kendisinde temellendirdikleri iyimser ahlaksal toplu dünya görüşü tutarlı, dirençli düşünmeyle eleştirinin sürüp gitmesi için yeterli olamadı. Böylece onun naif dogmatizmi giderek çatışmalara neden oldu. Kant bu sallanan yapıyı yeniden temellendirmeyi denedi: O akılcı dünya görüşünü, tinsel özüne dokunmadan, derin bir bilgi kuramına uydurmak istedi. Schiller, Goethe ve zamanın diğer büyük düşünürleri, iyi kötü tüm eleştirilerinde akılcılığın felsefeden çok popüler felsefe olduğunu kanıtladılar. Fakat onlar da yıkılanların yerine geçecek ve kültür ülküsünü kamuoyunda aynı güçle koruyup, geliştirecek yeni bir şey ortaya koyacak durumda değildiler.

Akılcılığın eleştirisinde, Kant’da görüldüğü gibi, ahlaksal akıl ülküsünden yana olan Fichte, Hegel ve diğer filozoflar ise spekülatif tutuma uygun iyimser ahlaki bir toplu dünya görüşünü kurmayı, yani; bu dünya görüşünü varlık ve varlığın dünyaya açılımına dek mantıksal, bilgi ve kuramsal düşüncelerle temellendirmeyi denediler. Güç aldıkları bu yanılsamayı otuz kırk yıl boyunca kendileri ve başkaları için sürdürmeyi, gerçeği kendi dünya görüşlerine göre değiştirip, çarpıtmayı başardılar. Fakat bu süreç içinde güçlenen doğa bilimleri, sonunda başkaldırdılar ve fantazya’nın yarattığı görkemli yapıları gerçeklik adına acımasız bir coşku ile harabeye çevirdiler. Kültürün dayanağı olan akılcı ahlak ülküleri o zamandan beri dünyanın her yanında yersiz, yurtsuz, yoksul dolanıp duruyorlar. Onu temellendirip, yerine oturtacak bir toplu dünya görüşü henüz ortaya koyulmadı. Genelde içsel birliği bulunan, sağlam bir toplu dünya görüşü de yoktu.

Tüm bu süreçlerin ardından felsefedeki dogmatizm çağı kesin olarak kapandı ve yalnızca hakikat olarak gerçekliği betimleyen bilimin geçerliliği kaldı. Ortaya çıkan kimi toplu dünya görüşleri de belirli ve kalıcı değil, yalnızca varsayımlara dayanan geçici yağmur bulutları olabildi. Bir aradaki dünyaya kadar bilgilerin dogmatizmi ile tinsel idelerin dogmatizminin gösterdiği iki yanlı gerçekliği saf akılcılık, Kant’ın eleştirel akılcılığı ve yeni başlamış olan 19’uncu yüzyılın büyük filozoflarının spekülatif akılcılığı zorladı. Onlar bir yandan düşüncede elde ettikleri görüşleri doğa biliminin sunduğu gerçekliklerden daha çok önemsiyor, bir yandan da insanlığa dair durum ve anlayışlardaki gerçek ilişkileri başkalarıyla değiştirmek isteyen ahlaksal akıl ülkülerini öneriyorlardı.

İlk zorlamanın anlamsızlığı görülünce, diğerlerinin de yeterli olup olmadığı sorgulandı. Bugünü, tasarlanmış daha iyi bir geleceğin yapı taşı olarak gören ahlaksal öğretiler yerine bir başkası geçti; bu Hegel felsefesinin yol açtığı, verilmiş durumlara ilişkin tarihsel anlayıştı. Bu anlayışta ahlaksal akıl ülküsünün gerçeklikle daha önce hiç görülmemiş türden bir ayrılığı bulunuyordu. Burada gerekli olan saflık olmadığından kültür anlayışının enerjisi de azalıyordu. Kültür dünya gerçekliğinin haksız zorlamasına bağlı kaldığı için, insan durum ve anlayışlarının haklı zorlaması kültürel yenileşmeye girmeden yolundan saptı. 19’uncu yüzyılın ortalarından başlayarak tarihsel yaşamımızda ortaya çıkan psişik sürecin trajik yanı işte budur. Akılcı tutum bırakıldı. Böylece onunla ortaya çıkan insanın, toplumun, insanlığın, dünyanın belirlenmesine ilişkin iyimser ve ahlak karakterli temel anlayış da ortadan kalktı. Bu tutum sonradan da görüldüğü için, başlamış olan yıkım üstüne kimse hesap vermedi.

Kendisine emanet edilen kültür ülküsünün gücü kuşkular yaratmaya başladığında, felsefe de aydınlığını yitirmeye başladı. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak felsefe kamuoyunda etkili düşünceler olarak kendini gösteriyordu. Bir genel kültür anlayışının kurucusu olan felsefe, 19’uncu yüzyıl ortalarındaki çöküşten sonra, dünya ile uzaktan, ancak kurtuluşu ölçüsünde ilgilenen bir emekliye dönüşmüştü. Felsefe doğa ve tarih bilimlerinin verilerini toplayıp, gözden geçirerek, onları gelecekteki bir dünya görüşüne malzeme yapan, böylece her alanda bilgece etkinliği bulunan bir bilim halini aldı. Ama öte yandan durmaksızın kendi özel geçmişiyle de ilgileniyordu. Yaratıcı iç gücü yitiren felsefe giderek düşünmeden uzaklaştı; tek tek bilimlerin sonuçları üstünde durmak ile yetinerek, derine inen, temelli düşünüşten yoksun kaldı.

Felsefe geride bıraktığı köhnemiş akılcılığa acıyarak bakıyordu. O; Kant’ı yaşamış olmaktan, Hegel’den tarihsel anlayışı öğrenmiş olmaktan ve doğa bilimleriyle yakın ilişkide çalışmaktan gururla övündüğü sırada bile tükenmiş akılcılıktan daha yoksuldu. Çünkü felsefe burada gereğinden fazla kullanılmış olan açık işleyişini gerçeklikte değil, yalnızca tasarımlamada yerine getiriyordu. Bütün görüşlerinde yalnızca eskiyi yineleme olan bu Felsefe ancak özenci, eleştirmeyen tavırlar için geçerli ve etkiliydi. Hatta lise ve yüksek okullarda bile okutuluyor, ama yine de dünya için hiçbir şey söylemiyordu. Felsefe böylece her türlü bilgi bağlamında dünyaya yabancılaştı. Çağa ve insana ilişkin yaşama sorunları onun işleyi­şinde hiç etkili olamıyor; genel tinsel alanın dışındaki bir yolda yürüdüğünden, onunla karşılıklı hiçbir etkileşime giremiyordu. Asıl sorunlarla ilgilenemediğinden, popüler olabilecek temel bir felsefeyi kurup, sürdüremiyordu.

Felsefenin önemli bir karakteristiği olan herkesin anlayacağı bi­çimde felsefe yapmaya duyulan isteksizlik de yine felsefedeki beceriksizlikten doğuyordu. Popüler felsefe ise yalnızca bir kuş bakışı izlemden ibaretti. Çoğunluğun kullanımı için ortaya koyulmuş, yalınlaştıran ama çarpıtan bu izleme, tek tek bilimlerin felsefe tarafından fark edilmiş ve kurulmakta olan bir dünya görüşüne göre biçimlenmiş sonuçlarına ilişkindi. Tek tek şeylere veya bütüne yönelik temel sorulara dayanan felsefeden kaynaklanan bir popüler felsefe vardı. Bu felsefe daha yetkin, kuşatıcı düşüncede derinleşmekte ve böylece genel’i yeniden ortaya koymaktaydı. Felsefede göz ardı edilen bu genel’i ortaya koyma, canlı bir popü­ler felsefeye dönse de dönmese de her felsefenin değerinin son belirleyicisidir. Bütün derin düşünceler yalnızca gerçeklikle bağıntısı korunduğu zaman yalındır ve yalın olarak dile getirilebilir. Daha sonra olgularla ilişkiye girer girmez çok yanlı, yaşamayı daha aydınlık kılan bir soyut düşünce olur.

Felsefemizde ne bir kabul, ne de bir sav olmadığından bütün içinde ortaya çıkan araştırıcı düşünce ister istemez köreldi. Böylece düşüncenin önünde aşamayacağı bir boşluk açılmış oldu. Felsefenin kendisi ise, geçmişte basılmış altınları yığınlaştırmış, işlenmemiş külçeler gibi geleceğe ilişkin kuramsal varsayımlarla doldu. Bu da duyduğumuz tinsel açlığı gideremememize sebep oldu. Kendi zenginliği ile yolundan çıkan felsefe, kendi toprağında besleyici meyveler yetiştirmeyi bıraktı. Üstelik çoraklığına kültürü de sürükledi. Böylece o zaman içinde beliren tinsel açlığı dışlamış, kendi yazgısına bırakmış oldu. İyimser, ahlaksal nitelikte bir dünya görüşünün ortaya çıkmasında ve böyle bir dünya görüşünde kültür oluşturan ilkelerin temellendirilmesinde düşüncenin yetersizliği, felsefenin suçu değil, ama düşüncenin gelişmesinde ortaya çıkan bir olaydı. Felsefe ise dünyamız karşısında, kültürün ilerlemesine sanki destek oluyormuş gibi bir yanılsamaya takılıp kaldığı ve kendisini gerçekten ortaya koymadığı için suçludur.

Son olarak felsefe genel aklın hem komutanı, hem de gardiyanıdır. Felsefenin görevi önceleri olduğu gibi bir genel dünya görüşünde ahlakça akıl ülküsüne saplanmak yerine, daha ötede, kendisine dayanarak, yalnızca kendine içkin güçle dünyaya ilişkin bir sorumluluk üstlenmek olmalıydı; bize kültürümüzün dayandığı ülküler uğruna savaşmamız zorunluluğunu göstermeliydi. Felsefe bu ülküleri kendi içkin değerleri ve hakikatleri uyarınca temellendirmeyi ve bir benzer dünya görüşünden kaynaklanan saldırılar olmadan yaşatabilmeyi denemeliydi. Tüm gücü ile okumuş, okumamış her insanın dikkatini kültür ülküsü sorununa çekmeliydi. Fakat felsefe kültürden başka her şeyi sorun etti. O, sanki her şeyi eski durumuna getirebilecekmiş gibi ısrarla teorik bir bü­tün görüşünü kurmaya çabaladı. Oysa tamamlanmış bile olsa bu dünya görüşünün yalnızca tarih ve doğa bilimi verileri ile kurulacağını, dolayısı ile ne iyimser, ne de ahlakça olacağı için daima güçsüz bir dünya görüşü kalacağını, dahası kültür ülküsünün kurulup, sürdürülmesi için zorunlu gücü hiçbir zaman ortaya koyamayacağını düşünemedi.

İşte felsefe kültürü bu denli az sorun etti ve kendinin de çağın da giderek kültürden uzaklaştığına hiç dikkat etmedi. Tehlike saati geldiğinde bizi uyanık tutması gereken gardiyanın kendisi de uyuyordu. Böylece kültürümüz uğruna hiçbir uğraşa girmeden kaldık.