“Labirentteki Adam” hikâyesi bir bakıma insanlığın hikâyesidir. Kişi bu dünyaya doğar, bir hayat labirentine girer. Hayat boyunca bu labirentte ilerleyen insan; seçimler yaparak, hayatının dönüm noktalarını aşarak, zaman ve acıyla güçlenerek labirentin merkezine biraz daha yaklaşır. “Işık yolunu takip edin” der bilge Kızılderililer. İlerlemekten korkmayın. Nasılsa en sonunda her şeye geri dönüp bakmak için fırsatınız olacak.

Güney Arizona’daki Tohono O’odham ulusunun amblemi olan “I’itoi” yani “Labirentteki Adam” sembolüdür. Kızılderililer için bir tür yaşam ağacı sembolü olan bu figür, labirentten çıkmış bir insanı tasvir eder. Tasarım, çoğunlukla 19’ncu yüzyıla kadar uzanan sepetlerde ve bazen Hopi gümüş işlemeciliği sanatında görülür. Labirentler eski Kızılderili kaya sanatında da ortak motiflerdendi ve benzerlerine eski Yunan’da da rastlanır.

Bu sembol insanın hayat boyu yolculuğunu temsil eder. Tasarım bir labirent gibi gözükse de, aslında pek çok kıvrımlı ve dönemeçli tek bir yoldan oluşan bir figürdür. Bu dönemeçler hayatta yapılan seçimleri temsil eder. Seçimlerin yol ayrımıyla değil de dönemeçlerle gösterilmesi ilginç olduğu kadar da anlamlıdır çünkü sembol aslında bir tamamlanmışlığı, bütünlüğü vurgular. Yol ayrımı diye bir şey yoktur. Seçimler yapılmıştır ve sadece seçimlerin sonuçlarını yaşamak vardır. Klasik labirentte çıkmaz sokaklar, yanlış seçimler varken Kızılderili labirent sembolünde yanlış seçim diye bir şey yoktur. Her seçim sadece bir dönemeçtir ve hangi dönemeci aşarsan aş, labirentin merkezine biraz daha yaklaşırsın. Merkez siyahtır çünkü yolculuk karanlıktan aydınlığa doğrudur.

Labirentin yolları döngülerden oluştuğu gibi tüm labirent aslında bir döngüdür. İnsan labirentin henüz başındayken aslında labirentin sonuna, merkezine ulaşmıştır. Labirent bize; önümüzde daha çok yol var dediğimiz anlarda aslında yolun sonu diye bir şey olmadığını, sadece yol olduğunu ve bu yolu anlayışla takdir etmemiz gerektiğini öğütler. Sembol dikkatli incelendiğinde her dönemeç insanı merkezden biraz daha uzaklaştırıyor, çemberin dışına doğru atıyor gibi görünür. Gerçekten de hayatlarımız boyunca her kritik dönemeçte daha çok düşüyormuşuz gibi hissederiz. “Bunun adının ilerleme olması gerekti ama ben hiç öyle hissetmiyorum, daha da düşüyorum,” deriz. Yarattığı his budur. Bu yetmezmiş gibi tekrar geriye döndürür bizi labirent; sembol dikkatli incelendiğinde… “Aynı şeyleri tekrar ve tekrar yaşıyorum, oysa ben bunu aşmıştım,” deriz bu sefer de… Oysa ışık yolu aynı şekilde ve akışta takip edildiğinde, o aradığımız, istediğimiz ölüm ve yeninden doğum döngüsüne kaçınılmaz bir şekilde ulaşıyoruz. Peki neden bu kadar zor?

Aslında labirentin merkezi kendi merkezimizdir. “Ben kimim?” diye soruyoruz. Merkezimizi, noktamızı, kendimizi, kendimizin de ötesini, hiçliği arıyoruz. Nokta merkez ise hiçlik o merkezi de aşmaktır. O nedenle bunca dönemeç ve yolculuğa ihtiyacımız var. Merkezimizi bulmanın ötesinde onu aşma görevimiz var. Labirent boyunca yönlendirildikten, yol aldıktan sonra artık bir yolun olmadığı yere varıyoruz. Haliyle yönlendirecek bir işaretin de olmadığı merkeze… O noktadan sonra salt benliğimiz, kendimiziz. Labirentin bir spirali çağrıştırması tevekkeli değildir, tıpkı bir kara delik gibi bizi içine çeker aslında. Bizi yok etmek için… Başka bir şeye dönüştürmek için… Buna hazır olmak için koca bir ömrü devirmek bile yetmiyor, güneş tanrısı merkezden hemen önce son bir muhasebe alanı veriyor bize. İyice idrak edelim diye. Orada bile merkezden bir geriye dönüş var. Belki de en zorlu dönemecimiz var ama sonrasında…