Laiklik kavramıyla uzun yıllara dayanan bir sorunumuz var. Peki laiklik nedir? Laikliği nasıl anlamalı ve yorumlamalıyız? Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde özetlenen veya laiklik, dinsizlik değildir diye ifade edilen bir tartışma söz konusudur. Bu tartışmaların asıl sebebine değinecek olur isek, temelde tarihsel dinamiklerin iyi bilinmemesi yatar. Bu kavramları bilmediğimizden, oturtamadığımızdan din, devlet ve toplum ilişkisi ekseninde yaşadığımız sorunların üstesinden gelemiyoruz.

Dindar bir düşünce sistemi içinde bazı kesimler diyanet işleri kurumuna; “Devlet topluma din giysisi sunuyor, din devlet güdümü altında ve laik bir ülkede özgürlükler açısından sıkıntılı bir durum teşkil ediyor.” diye eleştiride bulunuyor. Yani, devletin içindeki dindar kesimin de bu kurumdan sıkıntı duyduğunu görebiliyoruz. Veyahut liberal, sol, demokrat görüşlü bazı kesimlerin dediği gibi; “Bu ülke laik değil, çünkü devlet içinde bir din kurumu var.” Ve bunlarla beraber gelen Türkiye’nin ne derece laik, ne derece değil şeklinde tartışmalar da gün yüzüne çıkıyor.

Konuyu daha iyi irdeleyebilmek için başlangıç noktasına gitmekte fayda var. 11’inci yüzyıldan itibaren gelen insani, iktisadi, teknolojik, ideolojik ve dinsel dönüşümler beraberinde algılarda dünyaya bakışta bir değişim getirmiştir. Bu değişimin sonucunda, Weber’in de dediği gibi, “Dünyanın büyüsü bozulmuştur.” Orta Çağ Avrupa’sı baba, oğul, kutsal ruh ile korunurken, modern insan burjuva kapitalist gelişmenin sonucu olarak, insanın kendi aklına mutlak güven duyan ve aklını seferber ederek her türlü sorunun üstesinden gelen bilim ve teknoloji ile yükselerek bu büyülü dünyayı bozdu. Kısacası bu büyülü dünyayı bozan unsur moderniteden başka bir şey değildi.

Sosyolojinin kurucu babası Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali’nde yeni bir din kurmaktan, bu dinin de insanlık dini olduğundan bahseder. Bu dine göre; insan aklının üstünde aşkın bir güç yoktur. Tanrısız, tanrısı olmayan bir dindir. Toplum tanrısallığın bir dışavurumudur. Bu bir nevi totemizm inancı gibidir. Totemizmin yarattığı tanrısal simge toplumun ta kendisidir. Pozitivizm ise, ileriye doğru pozitif gelişme demektir. Değişme her ne şekilde olursa olsun iyidir demektir. Bu durum aynı zamanda Fransa’da laikçiliğin alt yapısını oluşturan da bir yaklaşımdır. Yani, Fransız laikçiliği pozitivist yaklaşımdan beslenir.

Pozitivizm savunucusu Auguste Comte, kendisinden sonra gelen Durkheim ve Ziya Gökalp gibi düşünürleri oldukça etkilemiştir. Comte’un pozitivizmini yaşadığımız topraklarda en fazla benimseyen, Osmanlı’da 1908 sonrası hükümete gelen İttihat ve Terakki’dir. Söz konusu Osmanlı’da sıkça tartışılan bir konu olan “Osmanlı teokrasi ile mi yönetiliyordu?” tartışmasına da açıklık getirelim. Osmanlı’da hukuk sistemi şer’i hukuk ve örfi hukuk olmak üzeri ikiye ayrılıyordu. Şer’i hukuk kaynaklarını Kur’an, hadis, icmâ ve kıyas oluştururken, örfi hukukun kaynakları Türk gelenek ve göreneklerine dayanıyordu. İş çıkılmaz hale gelince, devletin selametinin dinin vaaz ettiğinden farklı olduğu noktalarda, şer’i hukukun askıya alınıp örfi hukukun devreye girdiği dönemler olmuştu. Kardeş katli yasası bu duruma bir örnektir. Bu da Osmanlı’nın teokrasi ile yönetilmediğinin bir göstergesidir. Thomas Hobbes’un yaklaşımı gibi devlet belli bir dinden meşrutiyetini alır ve onun üzerinde hakim olduğu kitleleri yönetme hakkını dışa vurur. Yani Osmanlı, devlet dini çerçevesine giren bir imparatorluktur. Bugünün dünyasında İran ve Vatikan’ı teokrasi ile yönetilen devletlere örnek olarak verebiliriz. Bu durumdan sıyrılıp yeni bir devlet dini profiline geçişimiz de Cumhuriyet ile beraber halifeliğin kaldırılması ile olmuştur.

Asıl konumuza dönecek olur isek; laikliğin tanımı, toplumsal barışı sağlamakta aracı olmaktır. Amaç değil, özgürlüktür! Özgür bir yaşamı tesis etmek için laikliği -izm haline getirip (laisizm) abartmamak gerekir. Hal bu noktaya gelir ise dinler toplum içinde tehlikeli ve toplumu bozan bir unsur olarak kendini gösterir. Bu algıyla beraber, “Din vicdana hapsedilsin, ondan öteye geçmesin.” anlayışı doğar. Bizim yaşadığımız konjonktürde ve evvelinde siyasi liderlerin “Kardeşlerim! Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın. Allah’ın selameti üzerinizde olsun.” gibi söylemleri eşliğinde dini bir kenara itmek pratikte imkansızdır. Diğer taraftan din, insanların siyasi ve toplumsal davranışlarında belirleyici bir etken olarak kendini gösterir. Kiminle evlenilebileceği, kiminle iş yapılacağı gibi hususlar bu duruma örnektir.

Türkiye ve Fransa gibi jacoben modernleşme geçiren ulus devletlerde, eski rejimin hortlayacağı korkusu beraberinde tartışmalı yaptırımlar ortaya çıkarmıştır. Mesela Fransa’da haşemalı kadınların denize girmesinin yasaklandığını biliyoruz. Türkiye’de buna benzer faaliyetler de maalesef görülmüştür. Buna örnek olarak, türbanlı kadınların üniversitelere alınmaması olabilir. Bu durum, laiklikten ziyade laikçi yaklaşımın bir sonucudur. Günümüz hükümetlerin yapmış olduğu türban devrimi, türbanlı kadınların yıllarca ellerinden alınmış olan özgürlük haklarını uzun yıllar süren uğraşlar sonucunda geri kazandırmıştır. Günümüzde ise türbanlı kadınlar sokakta rahat dolaşırken mini etekli kadınlar sokakta zaman zaman sözlü, zaman zaman fiziki saldırılara maruz kalmaktadır. Görüyoruz ki, laiklik toplumsal barışı zıt yönde sağlama rolünde kendini göstermiş bulunuyor.

Bu noktada Fransız tarzı laiklik meselesi ile İngiliz tarzı sekülerizm arasındaki ilişki ve farkları üzerinde durmakta fayda var. Sekülerizm sözcüğünün kökeni Latincede “saiculum” kelimesinden geliyor; yani “sacred” kelimesinin karşıtı. Hayatın kutsi bir zırh altında bir kenara bırakılması ve dünyevi unsurun öne çıkmasına karşılık gelir. Sekülerlik ve laiklik arasında bir vurgu vardır. Laiklik, dinden bağımsız bir devlet; sekülerlik, dinden bağımsız bir toplum anlayışıdır. Bu iki kavram Avrupa’nın iki ayrı coğrafyasına ait kavramlardır. Fransa’da devleti dini unsurlardan temizlemek başlı başına bir sorun olduğu için laiklik anayasanın değiştirilemez bir ilkesidir. Fransız devrimi, beraberinde kralın kellesinin uçurulması, kilisenin mallarının tarumar edilip millileştirilmesi, yönetici sınıfın tasfiye edilmesi şeklinde sonuçlanmıştır. Yani, bir nevi yönetici sınıfın terminasyonuna yol açmıştır. Fransız devrimi feodalite söz konusu olduğunda terminatör işlevi görür iken, İngiliz devrimi feodalite söz konusu olduğunda kapitalist ulus devlet açısından moderatörlük işlevi görmüştür. Yani, geleneği tamamıyla reddetmiş, yıllardır biriktirmiş olduğu kültürü, tecrübeleri muhafaza etmiştir.

İngiltere’de gündelik hayat kutsallıktan tamamen bağımsız bir şekilde devam ediyor. Bunun sonucunda şu Püriten, bu Katolik, o Protestan, bu Ortodoks, şu evanjelik diye bir ayrım söz konusu olmuyor. Toplumsal barış imkanı ve farklı olana tolerans sağlanmıştır. Türkiye’de asıl sorun laikliğin laikçilik olarak hissedilmesidir. Örneğin; baş örtüsü serbestiliği laiklikte vardır, laikçilikte yoktur. Bugün başta kavramsal olarak laiklik yerine sekülerliğin kullanılması ve hayata geçirilmesi durumunda birçok sorunun üstesinden gelinebileceğini düşünüyorum.