1632 yılında Bristol yakınlarındaki Wrington’da dünyaya gelen John Locke modern çağın en etkili ve en önemli düşünürlerinden biridir. İngiliz felsefe dünyasının başat geleceğinin yaratıcısı olarak görülen Locke’un teoloji ve etik üzerine olan düşüncelerini kendi çapımızda ifade etmeye çalışacağız. Öncelikle bilinmesi gereken şey, Locke’un bir empirist olduğudur. Deneyci olan Locke, ideler aracılığı ile bilgi kavramına bir yorum getirir. Ancak Locke’a göre doğuştan gelen ide diye bir şey yoktur. İdeler tamamen tecrübelerimiz ile oluşur. Locke, doğuştan gelen idelerin var olduğunu iddia edenlerin argümanlarını geçersiz kılmak için onların görüş ve yorumlarını çürütmeye çalışır. Locke’a göre doğuştan geldiği sanılan ideleri spekülatif ilkeler ve pratik ilkeler olarak ayırabiliriz.

Spekülatif ilkeler arasında “Bir şey her ne ise odur.” gibi mantığın temel aksiyomları bulunmaktadır. Pratik ilkelerde ise “insanların sözlerini tutmamaları” ve “adil davranmaları gerektiği” türünden ahlaki ilkeler bulunur. Locke, bunlardan tek bir tanesinin dahi doğuştan olmadığını savunur. Spekülatif ilkelerin argümanlarından biri olan “Herkes tarafından üzerinde uzlaşılan ilkeler olmaları bunların doğuştan olduğunu gösterir.” tezine şiddetle karşı çıkan Locke, böyle olduğu takdirde dahi bir şeyin mantıksal olarak doğru olacağı sonucuna varamayacağımızı iddia eder. Herkesin yanılmış olması da mümkündür. Locke’a göre “her şeyden önce bütün çocukların ve budalaların bunlara dair en küçük bir kavrayış veya düşünceye sahip olmadıkları açıktır: Bunun yokluğu da bütün doğuştan hakikatlerin zorunlu eşlikçisi olması gereken evrensel onayı tahrip etmeye yeterlidir.”

Ayriyeten “yabanilerin” de buna malik olmadığını iddia eder. Ancak yine de bir budala sokak ortasında insanların gözlerinin içine baka baka idrarını çıkarmaz ve bir çocuk da dışkısını yememesi gerektiğini kendiliğinden bilir. Kimse bir çocuğa bunun zararlı olduğunu öğretmez. Belki de Locke bu konuda biraz fazla katıdır. Çünkü bu dediklerim ahlaki argümanlar ve bunlar kendiliğinden olan şeyler. Aynı zamanda bir yabaninin de birtakım ahlak kurallarına malik olamadığını iddia eden Locke’un bu görüşünü Freud’un incelediği kabilelerden birinden verdiği örnek çürütüyor. Freud diyor ki “Tek ve aynı totem grubunun üyeleri, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunamaz ve dolayısıyla birbirleriyle evlenemez.”

Burada kabile topluluklarında bariz bir ensest ilişki korkusu olduğu net bir şekilde gözüküyor. Locke’a göre yabaniler ahlak kurallarına malik değil ancak Freud bunu çürütüyor ve aynı kitapta Frazer’dan verdiği şu örnek tamamıyla bizi haklı çıkarıyor: İngiliz Doğu Afrikası’ndan Akambalarda, insanın daha sık rastlayacağını umduğu bir yasak vardır. Erginlikle evlenme arasındaki çağda bir genç kız, mutlaka babasından kaçmak zorundadır. Sokakta ona rastladığında saklanır, asla onun yanında oturmaya kalkışmaz ve evleninceye kadar hep böyle davranır. Ancak evlendiği günden sonra babası ile arasındaki ilişkiler serbestleşir. Tüm bunlar bariz ensest korkusudur ve yabani kavimler bundan neye göre korkarlardı, bu bir soru işareti. Ancak tüm bunlar gösteriyor ki yabani kavimlerde dahi şu anki modern toplumlardakinden daha katı ahlaki kurallar vardı.

Locke, ikinci olarak spekülatif ilkelerin doğuştan geldiğini savunanlara bunun yanlışlığını “bilinçsiz bilgi kabulünü” sorgulayarak başlar. “Bir fikrin hem zihne damgalanmış olduğunu, hem de zihnin onun bilgisine sahip olmadığını, onun ayırdında bulunmadığını söylemek; bu izlenimin hiçbir şey olmadığını söylemektir. Zihnin hiç bilmediği, hiç farkına varmadığı bir önermenin zihinde olduğu söylenemez.” diyen Locke, bir kimsenin sahip olduğu düşüncenin bilinçli olması gerektiğini vurgular. Keza Locke, ortak bir ahlaki görüş olduğu iddiasını da sert bir şekilde eleştirir. İnsanlığın ahlaki bir kural üzerinde birleşmelerinin teorik bir kural üzerinde birleşmelerinden daha zor olduğunu iddia eden Locke, ahlaki ilkelerin herkes tarafından kabul görülmediklerini ve insanların uyduğu tek bir evrensel ahlak kuralı bulunmadığını söyleyerek bu iddiayı da reddeder. Aynı zamanda insanlar, ahlaki ilkelere neden uymaları gerektiği konusundaki sorulara da farklı cevaplar vermektedir. Locke’a göre bu da ahlaki ilkelerin doğuştan olamayacağını göstermektedir. Çünkü şayet ahlaki ilkeler doğuştan olsalardı insanların ahlaki ilkelere uyma nedenlerinin aynı olması gerekirdi.
İnsan zihninin bir tabularasa olduğunu söyleyen Locke, gerçek bilginin kaynağının doğuştan değil de deneyimler ile edinildiğini belirtir. Locke’a göre zihnimiz boş bir levhadır ve biz deneyimler ile yeni bilgiler ediniriz. Bunlar doğal olarak deneyim nedir, ide nedir gibi soruları getirecek olsa da ben konumuza girmek istiyorum.

Öncelikle Locke, tanrıya kesinlikle inanan birisidir ve tanrının varlığını dört ayrı argüman ile kanıtlar: Kozmolojik delil, teleolojik argüman, antropolojik delil ve ahlak kanıtı. Ancak Locke tüm bunlardan önce Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya ihtiyaç olmadığını, insan zihninin bunu kendi kendine de başarabileceğini söyler. Tanrı, kendisini keşfedebilmemiz için gerekli her şeyi bize vermiştir. Locke, kozmolojik delilde şöyle bir argüman kullanır ve der ki: “Şimdiye kadar tam bir yokluğun bulunduğu zamanın varlığı gibi açık çelişkiyi kabul edecek kadar düşüncesiz birinden söz edildiğini işitmedim. Salt yokluğun, bütün varlıkların tam inkârının herhangi bir reel varlığı ortaya koyabileceğini düşünmek akıl almazlıkların en büyüğüdür.” Locke, mutlak yokluğu düşünmenin imkânsızlığından hareketle tanrının varlığını kanıtlamak noktasında ilk adımı atmış olur. İkinci adımda ise tanrının varlığını evren veya dış dünyadaki varlıklardan hareketle kanıtlamaya çalışır. Maddenin ezelî olmadığı düşüncesini basamak olarak kullanan ve “Dış dünyadaki varlıkların özde maddeden meydana geldiğini bildiğimize göre maddenin ezelî olmadığının gösterilmesi, ondan oluşmuş olan maddî varlıkların da ezelî olmadıklarının ortaya konması anlamına gelir.” diyen Locke, maddenin hareketsiz bir varlık olmasından dolayı evrendeki var olan varlıkların durumunu açıklayabilmek için ezelî ve güçlü bir varlığın var olması gerektiğini belirtir. Çünkü tamamen statik ve donuk bir varlık, nasıl dinamik ve hareketli bir varlık yaratabilir?

Locke’un ikinci delili olan teleolojik delil ise hepimizin bildiği gibi doğadaki ahenk ve düzendir. Kişilerin kendileri dahil çevrelerini süzdükten sonra daha da farkına vardığı bu ahengin elbette bir kurucusu olduğundan yola çıkan Locke, teleolojik delilini de böylece ortaya koymuş olur. Tüm bunları dikkatlice inceleyen akıl, bu düzeni meydana getirenin tanrı olduğunu anlar. Antropolojik delilinde ise insanın akıl sahibi bir varlık olmasından hareket eden Locke, bu özelliklerin kişiyi dünyadaki tüm varlıklar arasında en yetkin varlık yaptığına dikkat çeker. “Bir varlık kendisinden daha yetkin bir başka varlığın nedeni olamayacağına, bilen ve akıllı bir varlık olan insanın da kendisini yaratmış olması mümkün olmadığına göre o zaman insanın varlığını tanrıya borçlu olduğunu söylemek gerekir.”

İşte Locke’un teolojisi bundan ibaret ve bir teoloji doğal olarak içerisinden bir etik de çıkaracağı için şimdi Locke’un etik anlayışına geçmek istiyorum. Locke’un etiği tamamıyla karmaşık ve değişik yorumlarla doludur. Öncelikle şunu belirtelim ki Locke’a göre tıpkı matematik gibi ahlak da bir bilimdir ve ahlakı rasyonel bir temele oturtmaya çalışır. Bir eylemdeki iç tutarlılıktan yola çıkan Locke, bir sözleşmeden bahseder ve sözleşmeye uyulduğu takdirde kişilerin mutlu olacağını, uyulmadığı takdirde ise mutsuzluğunun artacağını iddia eder. Ancak bunu yeterli görmeyen Locke, haz kavramı ile çok daha bambaşka bir yorum getirir. Locke’a göre iyi olan hazdır. Locke için bir eylemden haz alınıyorsa o iyi bir eylemdir. Ancak bu da şu soruyu beraberinde getirir: Bir kişi komşusunun karısı ile birlikte olmaktan haz alıyorsa bu iyi bir eylem midir?

Sorun şu ki eğer toplumsal kurallara göre de bazı ahlaki yasalardan bahsetmemiz gerekirse yukarıda bahsettiğim kabile/topluluklardaki ensest korkusu ile modern çağın cinsellik noktasındaki çılgınlığını nasıl açıklayabiliriz? Şöyle ki insan aklı her zaman en “modern olanı” ve hazza en yatkın olanı tercih eder ancak ilahi yasaya göre bu uygunsuzdur. Locke, buna hiç şüphesiz şöyle cevap verecektir: “Kanaat ya da medeni kanun tanrının koyduğu yasaya tekabül etmeli.”

Bizler tanrının koyduğu yasaları vahiy ile bilebiliriz ancak Locke bunun tam tersi olarak kendini vahye teslim etmeyi tamamen saçmalık olarak görür ve aynı zamanda “bilgi ve idealar” ile öğrenilen bilginin vahyin öğreteceği hakikatlerden daha kesin olacağını iddia eder. Bu büyük bir çıkmaz bizim için. Ancak Locke’un genel hoşgörüye getirdiği üç istisnadan biri olarak şunu görüyoruz: Cemiyet hayatına ve cemiyetin genel kabulüne mazhar olmuş ahlak kurallarına aykırı hiçbir kanaati kabul etmez. Belki bu kafamızdaki soru işaretlerine bir çözüm olabilir. Epistola de tolerentia’da dinin yargı mercii olamayacağını iddia eden Locke, biraz ileride göreceğimiz üzere ahlaki kurallara ilahi yasayı da ekleyecek. Ancak ilahi yasaya uygun olmayan pek çok şey hazza ve x cemiyetin yaşam şartlarına uygun olabilir. Bu çıkmazdan şifahi ve medeni yasaların ilahi yasa ile tekabül etmesi gerekliliği ile çıkılabilir mi bilemiyorum.

Haz ile devam edelim. Locke, bir sarhoştan örnek verir: “Ayyaş bir adamın sağlığının bozulduğunu, varlığının azaldığını, yaşam biçiminin itibarsızlık, hastalık ve o çok sevdiği içkiler de dahil her şeyin yokluğuna gebe olduğunu görse de içkiye ve arkadaşlarına duyacağı özlemin rahatsızlığı onu yine de meyhaneye sürükler ki sağlık; varlık ve hatta öbür dünyanın mutluluklarından yoksun kalacağını bilmesi de buna engel olmaz.” Buradaki örnekten de anladığımız gibi uzun vadedeki bir haz yerine kısa vadedeki bir hazzı seçiyor sarhoş. Bu dar görüşlülük, küçük ve önemsiz bir iyinin daha büyük iyiliğin önüne geçmesine yol açar. İşte Locke tam burada insan bir yol gösterici ilke gerektiğinden hareketle ilahi yasaya başvurur. Bu şekilde evrensel ve nesnel bir ahlak yakalamaya çalışır.

Locke, yasa düşüncesine geçmek istediği zaman ilk önce şifahi olanı öne alır. Yani büyüklerin, geçmişteki dedelerin deneyimlerini ele alır. Bunlar birtakım tavsiyeler ve öğütlerden oluşur. Daha sonra da yasalara geçer. Öğütlere uyulup uyulmadığı takdirde bir ceza yoktur, ancak yasalara uyulmazsa bir ceza vardır. Gerçi en azından Türkiye’de de büyüklerin öğütlerine uyulmadığı takdirde bunların sonuçları baya sert olabiliyor ancak bu konunun üzerine bu şekilde gitmeyeceğiz. Locke’un sunduğu bu üç türden ilki ilahi, diğer ikisi ise insan aklına dayanır. Locke ilahi yasa ile hazcılığına iyi bir argüman bulmuş olur ve medeni yasalar ile şifahi yasaların tanrının yasaları ile tekabül etmesi gerektiğini belirterek ahlak konusunu da bu şekilde kapatmıştır.

Jean Didier’e göre Locke, iki ideayı temele alan izafi bir supranaturizmi kabul eder. Bunlar vahiy kavrayışı ve İngiliz deizmi. Ancak Didier’e göre Locke’un vahiy kavrayışı da epey acayip. Çünkü Locke’a göre “Tanrıdan gelmiş olan bu vahiyden edineceğimiz bilgi, kendi idealarımız arasındaki bağdaşma veya bağdaşmazlığın açık ve seçik algısının bizde ürettiği bilgiden asla daha güvenilir olamaz. Öyleyse açık ve seçik bilgimize doğrudan doğruya tezat teşkil eden bir şeyi asla hakikat sayamayız.” Yani Locke, önce aklı esas alıyor, daha sonra da vahyi. Ve Locke’a göre idealar arasındaki alışveriş sonrası üretilen bilgi vahiyden daha güvenilirdir. Locke’un teolojik ve etik görüşü bunlardan ibaret. Bazı noktalarda birtakım çelişmeler var gibi gözükse de Locke İngiltere ve Amerika’da çok etkili olan filozoflardan biri. Locke’un özellikle Amerikan devrimi üzerinde çok büyük etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Locke, modern empirizmin kurucu babasıdır.

88750cookie-checkLocke Teolojisi ve Etiği