Metropol Yaşamda Doğa Yoksunluğu

Metropol yaşamı, yanlış kentleşme politikaları ve beraberinde gelen yeşil yoksunu bir çevre, çoğumuzun doğa ile düzenli bir ilişki içinde olmasına nerede ise hiç olanak vermemekte. Binalar, otomobiller, ofisler ve alışveriş merkezleri, yaşamımızda doğal ortamlardan daha fazla yer kaplamaya başlar iken, insanoğlunun doğa ile olan etkileşimi giderek azalıyor. Yeşile yakın yerlerde olsak bile, iş yaşamından ve koşuşturmadan doğaya çıkmaya vakit bulamıyoruz veya evde zaman geçirmeyi tercih ediyoruz. Çünkü yoğun nüfus artışı hayatı epey zorlaştırmakta ve gürültüden ile trafikten uzaklaşmayı, binalar arasından sıyrılmayı pek başaramıyor, kısacası bunu bazen de hiç tercih etmek istemiyoruz. Büyük şehirlerde yaşayan insanların zamanlarının yüzde doksan üçlük kısmını kapalı mekanlarda geçiriyor olduğunu bilmek oldukça ürkütücü bir grafik ile bizi karşılamakta. Çünkü farketmiyor olsak da doğadan uzak kalmak bizi fiziksel ve ruhsal olarak yoruyor, hatta çeşitli hastalıklara karşı riskli hale getiriyor.

Doğadan uzak bir yaşam düşünmek oldukça zor. Hal böyle olunca bu gerçek ile yaşamak ise çok daha zor. Hatta Biyolog Edward Wilson’a göre insanlar ve diğer canlılar arasında doğuştan gelen, içgüdüsel bir bağ bulunuyor. Bu nedenle insanların doğal dünya ile bağ kurması aslında bir gereklilik olduğu savunuluyor. Gerçekten de doğanın insanoğluna sunduğu sayısız güzellik, fiziksel ve ruhsal yaşamına getirdiği önemli faydalar düşünüldüğünde insanın doğadan kopmasının pek parlak bir tablo olduğu söylenemiyor iken, evrimsel tıp araştırmacıları ise, son yıllarda yaşadığımız çevreye yabancılaşma ile bedenimizin sağlıksız yeme alışkanlıklarına, fazla ilaç kullanımı, sunni aydınlatma ve havalandırma gibi pek çok faktöre karşı baş etme becerileri geliştirmekte zorlandığını öne sürüyorlar.

Sizce neden ilk fırsatımızda doğaya yakın yerlerde, örneğin deniz kenarında ya da yeşillikler arasında geçirmek isteyen bir ruh halindeyiz? Neden çoğu insan doğa manzaralı bir evde oturmayı tercih etmekte ya da neden doğal güzellikleri görmek için binlerce kilometre katedip başka ülkelere gidiliyor? Yıllarca doktorlar ve mimarlar doğanın kendimizi iyi hissettiren bir etkisi olduğundan söz etmiş olsa da, bilimsel olarak bunun doğruluğu hep tartışıldı. Son yıllarda ise bu alanda yapılan önemli pek çok araştırma, bu önermenin doğruluğunu gözler önüne seriyor. Bugün de tam olarak bu konuya değinmek istiyorum.

Şehir ortamları ile karşılaştırıldığında doğal ortamlar tükenmiş veya azalmış psikolojik kaynaklarımızı yenilemede çok daha iyi bir işleve sahip olduğu pek tabii bilenen bir gerçek. Doğal ortamlardan mahrum kalmak ise moral bozukluğu ve belki de depresyonu tetikliyor. Doğa ile yalnızca iki hafta dahi iç içe olmak, kendimizi daha canlı, daha enerjik ve daha mutlu hissetmemizi sağlamaya yetiyor da artıyor bile. Daha uzun süre doğada vakit geçiren ve doğal bir yaşam süren kişilerin ise döndükten sonra ilişkilerinde veya iş yaşamlarında daha olumlu başlangıçlar yapmaya eğilimli oldukları gözlenebilen bir olgu olduğu tartışmasız ve hiç kuşkusuz doğru bir gözlem!

Yeşil alanlar, sağlıklı davranışlar geliştirmemize de  yardımcı oluyor ve pek çok sağlık sorununa karşı önleyici bir işlev görüyor. Örneğin; doğal ortamlara maruz kalmak, sigara içme gibi bazı sağlıksız davranışları sergileme eğilimimizi azaltıyor. Bu da daha sağlıklı yeme alışkanlıkları geliştirmemizi teşvik ediyor. Koruyucu etkisinin yanında iyileştirici etkilere de sahip bir şeydir doğa. Yapılan bir araştırmada, hastanede tedavi gören hastalar arasında penceresinden doğa manzarası görünenlerin, penceresinden bina görünenlerden daha çabuk iyileştiği ve bu kişilerin hastane çalışanları tarafından işbirliğine daha açık olarak değerlendirildiği de görülüyor.

Araştırmacı Dr.Mathew White, geniş yeşil alanı olan bir şehirde yaşamanın ruh sağlığımızda ve mutluluğumuzda oldukça önemli olduğunu dile getiriyor. Ayrıca doğayla iletişim kendimiz ile ilgili algımızı, özgüvenimizi de teşvik ediyor. Bununla birlikte tek başına yeterli olmasa da doğayla etkileşimin tamamlayıcı tedavi olarak depresyon, kaygı bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu gibi duygusal sorunların tedavisinde kullanıldığına çoğu kez şahit olmaktayız.

Çocuklar için de doğa benzer faydaları beraberinde getiriyor ve pek çok fiziksel ve ruhsal hastalıktan korumaya yardımcı oluyor. Doğaya yeterli derecede maruz kalmayan çocuklarda ise depresyon ve yeme bozukluğu riskinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.  Bunun yanında dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunu yaşayan çocuklar için doğanın iyileştirici bir etkisi olduğu, yeşil alanlara erişimi olmayan çocuklarda ise empati ve yeterlik hissinin daha az olduğu biliniyor.

Sussex Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, gün içinde bulunduğumuz yere göre mutluluk seviyemizin değiştiğini gözler önüne seriyor. Buna göre kendini en mutlu hisseden kişilerin sıcak, güneşli bir hafta sonu deniz kenarında oldukları görülüyor. Bunu dağlık kesimler, ormanlar ve çiftlikler izliyor ve tüm bunların yanı sıra, bina içindeki ve doğadaki bireyler karşılaştırıldığında doğa ile iç içe olanların kendilerini çok daha iyi hissettikleri anlaşılıyor. Açık havada koşu, bahçeyle uğraşma gibi aktivitelerin ise olumlu duyguları artırdığı gözleniyor.

Doğayla birlikte olmanın insanları birbirine yaklaştırdığı da bir gerçek. Yapılan araştırmalara göre insan yapımı ortamlar insanları daha bencil ve bireysel yapıyor iken, doğal ortamlar kişiler arası yakınlığı ve aidiyet duygusunu artırıyor. Daha ilginci, yeşil alanlarda insanların daha cömert olduğu, daha fazla sosyalleştiği ve diğer insanlara daha fazla güvendiği biliniyor. İnsanların doğayı korumak istemesi için pek çok neden var iken bu ortamların fiziksel ve ruhsal sağlığımıza yaptığı son derece önemli katkılar da bu nedenlerin en önemlilerinden sayılabilir. Ne yazık ki; büyük şehirlerde yaşadığımız yerlerin yakınında doğal ortamları bulmak oldukça güç, ama doğa ile ilişkimizi ve bağlantımızı sağlamak, daha anlamlı ve zengin bir yaşam için önemli. Siz de kaliteli bir yaşam için doğaya dokunun.

Yazar: Arya Yeloğlu