Mihitarist Yazarlar ve St. Lazar Adası’nda Sahnelenen İlk Türkçe Oyunlar

“Yeni Osmanlı” babasını beğenmeyen bir Osmanlı entelektüeliydi. Fransız bir babalık tarafından evlat edinilmiş olsa da, İngiliz bir metrese kavuşsa da, şeklen az buçuk değişecek, ama daima Osmanlı kalacaktı. Edebiyatı, sanatı ve dünyayı algılayışı bu yüzden Harabat’ı yaparak ya da yıkarak geçti. Çünkü, dünya onun için daima bir meyhaneydi, o doğulu cemaatlerin adamıydı.

Her ne kadar kendisine yeni de dese, aslında hâlâ Osmanlı sayan Yeni Osmanlı’da ortaya çıkan “Jön/Genç Türk” ise Osmanlı elbisesini çoktan sırtından çıkarmış, Avrupalı kulüplerde, kafelerde zaman geçiren yeniyetme bir jöndü. O, batılı cemiyetlere ait bir salon adamıydı. Artık Osmanlı değildi, ama Türklük de onun için henüz “yeni” idi.

İşte tam da bu kimlik bunalımı içinde peş peşe ortaya çıkan, “Yeni Türk Edebiyatı”, “Edebiyat-ı Cedide” gibi tanımlamalar, “Yeninin de En Yenisi” gibi Türk Edebiyatı tanımlamaları, “Öz Çorum Seyahat”, “Öp Öz Çorum Seyahat”,“En Hakiki Yepyeni Çorum Seyahat” gibi adlandırmalar kadar manasız ve birbirinin aynıydı aslında. Her gelen yeni kuşak doğal olarak kendisinin en yeni olduğunu ilân etti. Ancak ortada yeni olan bir şey yoktu. Batı’nın eskisi sanatın hangi alanında olursa olsun bize geldiğinde yeni oluyordu.

Koca İmparatorluk yıkılıyor, ülkede ajanlar, misyonerler cirit atıyor, rejim değişiyor, tüm bunlar yaşanırken de birileri gemiyi ilk önce terk ediyordu. Türk Edebiyatı ve kültür tarihi bu yüzden uzun süre “Hariçten Gazel” okuyanların mekânı oldu.

Bırakın ezberlediğiniz dönemleri, Tanzimat Edebiyatı’nı, Meşrutiyet Edebiyatı’nı, Servet-i Fünün Edebiyatı’nı… Bunların hepsi ülkenin zelzele geçirdiği yıllarda aslında var olmayan edebiyat dönemlerine işaret eden sunnî tasniflerdir. Bu yüzden zamanın “üdeba” sayılan isimlerini kazıdığınızda her birinin altından gizli cemiyetler çıkar. Bir ülke edebiyatından bahsedeceksek, zorlamalardan uzak, siyasi bir proje ürünü olmadan, doğal şartların ortaya çıkardığı ürünleri tasnif ederek işe başlamalıyız. Ezberimizi bozmaktan, geçmişe daha gerçekçi bakmaktan ve putları yıkmaktan başka yolumuz yok.

Yeni Türk Edebiyatı tarihi, “dinlere” göre tasnif edilmiş bir edebiyatın tarihi midir? Değilse, Mihitarist Manastırı yazarları modern anlamda tiyatro eserleri yazmış ve sahnelemiş olmalarına rağmen, Türk Edebiyatına da Ermeni Edebiyatına da neden dâhil edilmemişlerdir?

1790’larda Venedik açıklarında küçük bir adada Osmanlı tâbiyetinden bir topluluğun Türkçe oyunlar yazıp sahnelemiş olması arkamızı dönemeyeceğimiz bir tarihi gerçektir.

Peki, kimdir bu adamlar? 1676’da Sivas’ta doğan Manuk Petrosyan Abbahayr, 1698’de din adamı olmuş bir Osmanlı Ermenisi’dir. Katolikliğe geçtiği için Ermeni Patrikhanesi ile sorunlar yaşayıp İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Manuk, “Teselli eden, rahatlatan” anlamına gelen Mihitar müstearını ad olarak kullanır. Sivas XVI. yüzyılda Osmanlı’nın doğu sınırındaki vilayeti. Mihitar Sepasdatsi,  yani Sivaslı Mihitar ve öğrencileri Papalık izniyle Venedik’teki St. Lazar Adası’nda bir manastırda ilk Türkçe oyunları yazıp oynamışlardır. San Lazzaro, Mihitarist Manastırı’nda Ermeni harfleri ile Türkçe yazılan ve yine Türkçe sahnelenen oyunların ortaya çıktığı tarih 1790’lar… 1860’lara, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’ne daha epey zaman var.

Türkçe oyunlar yazan ve oynayan Mihitar Tiyatrosu, Osmanlı idarecileriyle de her zaman diyaloglarını sürdürmüş ve iyi ilişkiler içinde olmuştur. Mihitar Manastırı yazarları, Venedik Karnavalı zamanında çeşitli Osmanlı vatandaşlarının kendilerini ziyâretine gelmelerine, Türkçe sahnelenen bu oyunları izlemelerine sıcak bakmışlar. “Hasan Kadı yevHıryaAvram”, “Hırya Tellal yevMehemmed Çelebi”, “Bekri Mustafa” bu Türkçe oyunlardan yalnızca bir kısmı. “CommoediaTurcica” türüne örnek teşkil edebilecek bu metinlerde kullanılan dil ve oyunların sahnelenme biçimi bu oyunların geleneksel Orta Oyunu’nu da çok iyi bilen kişiler tarafından ortaya konulduğunu göstermektedir.

Mihitaristlerin, Venedik’teki manastırına gelen öğrencilerin ve rahiplerin büyük bir kısmı Osmanlı tebaasındandır. Bu oyunları Osmanlı’nın ruhunu anlatan, içinde yaşayan farklı unsurların hayatlarını yansıtan örnek metinler olarak değerlendirmeliyiz. Bu konuda araştırmalar yapan Yarvent Barek Manok’a göre Ermeni harfli Türkçe metinlerin yazılıp sahnelenmeye başlandığı 1790’lı yıllarda, Osmanlı tebaasından gelen bu grup, geldikleri ülkenin dilini ve kültürünü sürdürmüşlerdir.  Manok, “Doğu ile Batı Arasında San Lazzareo Sahnesi” isimli çalışmasında Manastır’ın bir Katolik din okulu olmasının yanında, Osmanlı Kültür elçiliği gibi çalıştığını belirterek Osmanlı’da üretilmiş azımsanmayacak büyüklükte Ermeni harfli külliyatın çok önemli ama sadece küçük bir parçasına dikkat çeker. Mihitaristlerin Venedik ve Viyana’daki manastırlarından yetişen rahiplerin birçoğu çeşitli konularda yaptıkları araştırmalar, yazdıkları veya çevirdikleri kitaplar, ürettikleri edebî, tarihî ve dini eserler sayesinde dönemlerinin en önemli Ermeni aydınları olmuşlar. Mihitarist rahiplerin önemli görevlerinden biri de, birçok şehirde açtıkları okullarda öğretmenlik yapmaktır. Osmanlı ülkesi içinde ve dışında Mihitaristlerin açtığı okul sayısı yüz civarındadır. Bunlardan elli beşi Venedik Mihitarist Birliği, kırk beşi de de Viyana Mihitarist Birliği tarafından açılmıştır. Bu okulların çoğu daha sonra savaşlardan ya da siyasî ve maddi sebeplerden dolayı kapanmış. Ayrıca Mihitaristler Birliği’nin kurucusu Mihitar Abbahayır’ın kitabı “Turn Keraganutyan, Aşkharhapar Lezun Hayots: Şaratryal Dacgagan Lezvav Ar İ Hokud Aynts Hayots, Vork Izdacgagan Lezu Miayn Kiden, Yev Papakin Usanil Zaşkharhapar Hayerenn” 1727’de basılan Ermeni harfli Türkçe ilk kitaplardandır. Modern Ermeniceyi en kolay şekilde öğretmek amacıyla hazırlanmış olan yüz kırk dokuz sayfalık bu kitap, Venedik’te Antonio Bortoli’nin matbaasında basılmıştır.

Buraya kadarı bir serendip hikâyesi gibi. Asırlar öncesinin Venedik’ine gidiyorsunuz ve küçük bir adada Mihitar’la öğrencilerinin yazdıkları, sahneledikleri Türkçe oyunlar seyrediyorsunuz, ne hoş bir tesadüf. Şimdi gelelim asıl soruya, Sivaslı Mihitar’ın ta o tarihlerde Venedik’te işi ne? Hikâye yine misyoner faaliyetlerine uzanıyor. Osmanlı Devleti’nde Katolik misyonerler yalnızca Müslümanlarla ilgilenmemişler, Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler de daima ilgi alanlarına girmiş. Bunların öncüleri Katolik Fransiskenler, St. François manastırını ve kilisesini kurarak faaliyetlere başlamışlar. Misyonerler daha çok Hıristiyanlığı yaymak ve İstanbul’daki azınlıkların eğitimleriyle ilgilenmek gibi görevler üstlenmiş, Osmanlı Devleti’nin tersaneleri, kadırgaları veya üst düzey görevlilerinin evlerinde çalışan Hristiyan esirlerin dinlerine sadık kalmalarını sağlamaya yönelik çalışmaları da sürdürmüşler. Yalnızca Fransa’dan gelenler değil, İngiltere, İsveç, İtalya ve Almanya’dan da gelen misyonerler de Katolik inancı yaymaya çalışmışlar.

Osmanlı’nın Fransa ile olan ilişkilerinin gelişmesi Fransa’nın himayesindeki Katolik misyonerlerin faaliyetlerini artırmış. Osmanlı toplumunda diğer etnik gruplara oranla Katolikliğe en çok geçiş Ermeniler arasında görüldüğünden, Gregoryen Ermenilerle Katolik Ermeniler arasında mezhep kavgaları, anlaşmazlıklar yaşanmış. Sivaslı Ermeni rahip Mihitar da Katolik inanca geçenlerden. Mihitar ve öğrencileri Gregoryen Ermenilerin artan baskısı sonucu Avrupa’da çeşitli yerleri dolaşarak Venedik’teki St. Lazar adasına yerleşmiş, akademi hüviyetindeki topluluklarında siyasi ve kültürel alanda çalışmışlar.

Mihitar’ın akademisinde bulunan Osmanlı Ermenileri, Batı siyaseti ve kültürünü yakından tanımışlar. Mihitaristler, manastırda Avrupa’daki birçok klasik eseri çevirerek Batı medeniyetinin tanıtılmasında aktif rol almışlar. St. Lazar adasında Ermenilerin Batı kültürüne aşina olmalarının yanı sıra Batı’ya Ermenilerin kabul ettirilmesinde de önemli rolleri olmuş, Sivaslı Mihitar’ın fikirleri kendisinden sonra yetiştirdiği öğrenciler tarafından devam ettirilmiş. Kuruluşundan çok sonraki yıllarda ise Mihitar Okulları Ermeni milliyetçiliğinin yayılmasına da zemin sağlamıştır.

Tesadüf bu ya, Amerikan Board misyonerlerinin İzmir’e gelmelerinden bir yıl sonra 1821’de Yunan isyanı başlar. İzmir ve Sakız’da yürütülen misyoner faaliyetlerinin hedefi doğrudan Rumlardır. “Amerikan Helen muhibbi akımı” adındaki teşkilât sayesinde Rumlar, Amerikan Board misyonerleri ile kaynaşırlar. İsyanları destekleyen, “Amerikan Helen muhipleri” ve Amerikan Board misyonerleri, Malta’da göçmen olarak bulunan Rum halkı arasında etkilerini artırmak amacıyla onları sonraki yıllarda Amerika’ya eğitime gönderirler. Osmanlı-Rus Savaşı’nın başladığı yıl 1828’de Amerika’da, New Haven Ladies Greek Association isimli bir cemiyet kurulur. Görünürdeki amacı 1821’de başlayan ve neredeyse yedi yıl süren uzun isyan ve savaş yıllarından etkilenen Rumlara yardım etmektir. 1829’da bu cemiyetin yakın desteğini alan Amerikan Board’un üyesi olan bazı misyonerler İzmir’e yerleşip Osmanlı tebaası Rumlar arasında çalışmalarını sürdürürler. Misyonerler öncelikle yoksul ve yetim kızlar için vakıf okulları açarlar. Okula kayıt yaptıran her kıza bir elbise verilir. 1833’te okuldaki kız öğrenci sayısı sekiz yüze yaklaşmaktadır. Peşinden İzmir’de öğretmen okulu kurulur. Bir süre sonra İstanbul’un Galata, Yeniköy, Kurtuluş gibi bazı semtlerinde BOARD, Rumlar için yeni misyoner okulları açar ve bu okullar için zengin Rumlardan ayrıca mali destek sağlarlar. Bağımsız Yunanistan devletinin kurulmasının ardından Rum Ortodoks Patrikhanesi misyonerlere karşı mesafeli durur.

Osmanlı hükümeti ise 6 Ocak 1830’da Rum, Yahudi ve Ermenilerden sonra Katolik Ermenileri de ayrı bir millet olarak tanır. 1991 yılında buradaki akademilerinin kapanmasının ardından Mihitarist öğrencileri Mihitaryan Birliği adı altında bir cemaat kurarak çalışmalarına devam ederler. Yani 1700’lerde Venedik’e giden Sivaslı Mihitar’ın öğrencileri bugün de iş başındalar.

Mihitar Abbahayr, Mihitaryan Birliği Manastırı’nı ve kendi ismiyle anılan topluluğunu 8 Eylül 1701’de İstanbul’da kurarak kültür faaliyetleri ile Ermenileri fikri ve dini alanda uyandırmayı amaçlamıştır. Mihitar’ın kurduğu bu tarikat, Ermeni Benedict tarikatı olarak kabul edilmiştir. Mihitar’ın tarikatı, takipçileri tarafından daha sonra Venedik, Viyana ve Paris Mihitaristleri olmak üzere üç guruba ayrılır. Ayrıca, Viyana Mihitarist Manastırı rahipleri İstanbul , İzmir, Aydın ve Erzurum’da okullar kurarlar. 19’uncu yüzyıl başlarken eğitim için Venedik, Viyana ve Paris’e gidenler Ermeni cemaatinde aktif rol alamayan Katolik Ermeni gençleridir. 1840’lı yıllarda Paris’te eğitim gören gençlerin oluşturduğu cemiyetin adı “Genç Ermeniler”dir. “Genç Ermeniler’in özgürlük, demokrasi, eşitlik ve milliyetçilik gibi fikirlerle İstanbul’a dönmeleri sonucunda, gençlerin liberal fikirlerine en büyük tepki millet idaresinde liberal değişiklikler isteyen esnaflarla mücadele halinde olan amira kesiminden gelmiştir. Bununla birlikte Genç Ermeniler‘in faaliyetleri daha ziyâde 1850’lerden sonra kendisini hissettirecektir. Avrupa’da eğitim görmüş ve dönemin liberal fikirleriyle temas kurmuş olan bu Ermeni aydınlarının millet idaresinde dinî-ekonomik oligarşi tekeline yönelik başlattığı toplumsal tepki ve kültürel bilinçlenme, 1863 yılında cemaat idaresinde sivillerin hâkimiyetini öne çıkaran Ermeni Milleti Nizamnamesi’nin ilanıyla sonuçlanır.”

Kültür üretimini etnik kimliğin, dinin ya da alfabenin tekeline hapsolan bağnaz bir bakış açısı, Yeni Türk Edebiyatı’nın öncülerinden sayılması gereken pek çok eseri görmemizi engellemiştir. Hâlbuki edebiyat tarihçisinin görevi eserleri yazarların dinine göre tasnif etmek değildir. İnancı ne olursa olsun eğer bir edebiyat eseri Türkçe yazılmışsa Türk edebiyatının malıdır. Batı edebiyatı türü olan roman da Türk Edebiyatına Osmanlı Ermenileri aracılığı girmiştir.

Bir şeye “ilk” demek daima tehlikelidir. Ancak o ana kadar ulaştığınız bilgiler ışığında bir ilkten bahsedebilirsiniz. Yıllarca ilk Türk romanı diye tanıtılan Şemseddin Sami’nin “Taaşşûk’u Tâl’at ve Fitnat” ondan öncesine ulaşıldığı zaman artık “ilk” değildir. Bir gün bir köşeden daha ilkinin çıkma ihtimali varken herhangi bir eserin ilkliğinden ikinciliğinden bahsetmek yerine, kronolojiyi göz önünde bulundurarak ancak ilklerden söz edilebilir.

Hovsep Vartanyan’ın 1851’de Ermeni harfleriyle Türkçe kaleme aldığı Akabi Hikâyesi de bu ilklerdendir. Şimdilik Ermeni harfli Türkçe telif romanlar arasında Hovhannes Balıkçıyan’ın 1862’de yayınladığı Karnik, Gülünya ve Dikran’ın Dehşetlu Vefatleri Hikâyesi, Hovsep Maruş’un 1868’de basılan Bir Sefil Zevce’si, Viçen Tilkiyan’ın Gülün ya Yahod Kendi Görünmeyerek Herkesi Gören Bir Kız’ını sayabiliyoruz. Araştırmalar arttıkça ve daha objektif yaklaşılmaya başladıkça bu ilklerin sırası da sayısı da her an değişebilir.

28 Mart 1813’te dünyaya gelen Hovsep Vartanyan Ermeni alfabesiyle Türkçe yazılı edebiyatın önemli isimlerinden biridir. Vartanyan, öğrenim görmek üzere on dört yaşında İstanbul’dan Viyana’daki Mihitarist Manastırı’na gittiğinde sene 1827’dir. Tahsilini tamamlayıp döndükten sonra, birkaç yıl öğretmenlik yapar ve 1837’de Bahriye Nezareti’nde tercüman olarak çalışmaya başlayıp paşa rütbesine kadar yükselecektir. Yirmi beş yılın sonunda o artık Encümen-i Dâniş üyesi Vartan Paşa’dır. 1851’de Ermeni Katolik Patrikhanesi yönetimindedir. Yazılı mizahın ilk örneklerinden birini, Boşboğaz Bir Âdem, Lafazanlık ile Husule Gelen Fenalıkların Muhtasar Risalesi’ni 1852’de yayımlar.

Vartan Paşa, Ermeni harfli Türkçe ile yayımlanan Tercüman-ı Efkâr’ın da başyazarıdır. Mecmua-i Havadis’i ise 1852’de çıkarmaya başlar. Bugüne kadar bilinen eserlerinden bazıları: Akabi Hikâyesi, Boşbogaz Bir Adem, Topal Şeytan Hikâyesi, Tarih-i Napoléon Bonaparte, Paris Meşvereti, Telgraf Risalesi, Şark Muharebesi Hikâyesi.

1828’de İstanbul’da doğan Mıgırdiç Beşiktaşlıyan İtalya’da Mihitarist okulda eğitimini tamamladıktan sonra 1839-1845 yılları arası Padova’daki Muradyan Okulu’na devam eder. Venedik’te kaldığı süre içinde klasik trajedilerle ilgilenir. İstanbul’da bir süre öğretmenlik yapar. Voltaire ve Metastasio’dan çeviriler yaparak bazılarını sahneye koyar. Ermeni milletinin kendi arasındaki birliği hedefleyen 1846’da kurulan Hamazkyats Cemiyeti’nin kurucularındandır.