“Misafir” ve Anksiyete Raporları

Kalbindeki ağırlığı hissediyorsun önce, hemen sonra karnın kasılıyor.
Bu nöbetlerin, bilhassa akşam saatlerinde, canını senden devir almasını sevmiyorsun pek.
Çok sıkılıyorsun bazen.
Kalabalık yalnızlığın, seni sarsıyor.
Geçen günler ve aylar endişelendiriyor.
İşler yolunda değilse hele uğraşmana rağmen işte o zaman alın terinin aktığı kadar akabiliyor gözyaşın.
Dünyanın adaletine ya da karmaya varsa bir inancın, o da yok olup gidiyor.
Başka bir dünyadaki geç adaletten de medet ummuyorsun zaten.
Kötülerin kaybettiği bir dünya yok burada, güçlü olmak ilk koşul.
Kime karşı neye karşı güçlü olmak?
Rekabet geliyor aklına sonra, bir de dayanışma…
Birbirimizin açgözlü olduğunu düşünüyoruz.
Bunu değiştirmeye çalışanlar güzelleşiyor zaman zaman.
Ailen geliyor sonra aklına.
“İyi olsunlar.” diyorsun.
Özlüyorsun salt iki katlı evlerin doldurduğu muhitleri.
Çünkü insanların mutluluğunun gökyüzünü görmesiyle bir alakası var, biliyorsun.
Ve birleştiriyor gökyüzü, tüm yukarı bakan yüzleri bir ortak paydada.
Gözlerinin görebildiğine şükredecek kadar haz alıyorsun birkaç dakika için.
Sonuçta bu, dünyanın en büyük tablosu, üstelik satılık da değil.
Kışları bulutlarla kaplanıyor, bir depoya kaldırılır gibi.
Üzülüyorsun.
Bir sahile gidiyorsun bazen.
Diyorsun ki içinden; “Tam da şimdi şu deniz kıyısının ince kumlarının bittiği yerde bir ufak yeşillik başlasa, ilerledikçe ormana karışsa, karıştıkça kokusu yayılsa tüm şehre.”
Hani olmaz ya, öylece bir mutluluk hayal ediyorsun.
Yeşili var, mavisi var, siyahı bile var; gökyüzü siyahı…
Bu tek başınalık romantizmi, yası yeniyor o noktada.
Hâlbuki siyaha tekabül eden bir dönemdesin.
Tüm hasar gören organların bu konuda mutabık.
Aşırı dozda düşünüyorsun, az yemek yiyorsun, varsa paran içiyorsun.
Sevdiceğin hâlâ aklında.
Bir anda sevgililiğin başına yeni gelen “eski” sıfatına alışmaya çalışıyorsun.
Her sabah rüyalarında görüp zıplayarak uyandığın sevgilinin…
Yıllarca diz dize olduğun…
“Tanışmak bu kadar emek isterken insan ne çabuk yabancılaşıyor insana.” diye hayıflanıyorsun.
Yılların hatrının olmadığını öğrettiklerinde sana, çok geç oluyor ve kızıyorsun ona.
Öfkelenirken bile özlediğinde ise kendine kızıyorsun.
Zamanla derdini anlatmaya utanıyorsun herhangi bir dosta.
Kaç zaman oldu hâlâ aynı gri hava duruyor başının üstünde, bulut bulut.
Yeter diyorsun.
Bir yere kadar katlanır insanlar da mutsuz insanlara.
Bunu bilip susuyorsun.
Mutsuzluktan kaçmak için dayanışan insanlar birbirine tebessüm ediyor, bunu görüyorsun.
Ne de olsa bedava gülmek.
Hiçbir karşılığı olmadan karşıdakinin mutluluğunu fitilliyor.
Sonra ya içkiden ya duygu sellerinden sarhoş bir halde dökülüyor insanın ağzından, “Ulan! Hayal ettiğim bu değildi be..”
Kadın ruhlu bir adama dönüşüyorsun.
“Adam ruhlu bir kadından pek farkı yokmuş.” diyorsun.
Kadınların şair ettiği adamlar geliyor aklına sıra sıra.
“Peki adamların şair ettiği kadınlar neden sessiz olmak zorunda?” diye geçiyor içinden.
Sonra Orhan Veli geliyor aklına…
Misafir’i okuyorsun:
“ Dün fena sıkıldım akşama kadar;
İki paket cigara bana mısın demedi;
Yazı yazacak oldum, sarmadı;
Keman çaldım ömrümde ilk defa
Dolaştım,
Tavla oynayanları seyrettim,
Bir şarkıyı başka makamla söyledim;
Sinek tuttum, bir kibrit kutusu;
Allah kahretsin, en sonunda,
Kalktım, buraya geldim. ”
Kapatıyorsun kitabı.
Önce sanki bir ferahlık hissediyorsun.
Yıllar geçmiş üstünden bu şiirin ama yalnız değilsin, bak adamcağıza…
Yeni şeyler deniyorsun.
Neredeyse buz tutmuş bir deniz gibi soğuk geliyor ama alışmaya çalışıyorsun.
Sonra her akşam aynı saatte kaldığın yerden başlıyorsun, koşa koşa kaçacağın o anı beklemeye.
“Sana deli diyecekler, unutma!” diye hatırlatıyorsun kendine.
Orhan Veli’nin cigaraları, kemanları ve sinekleri de seni oyalayamıyor ki bir zaman sonra…
Velhasıl, insan yine kalkıp geliyor sevdiğinin yanına: “Allah kahretsin!”
O, oradan çoktan ayrılmış olsa da aslında hiç orada olmamış olsa da.

Yazar: Güney Marlen