İfade Özgürlüğünün Kapsamı

Öncelikle beni rahatsız eden konu her şeyin ifade ve propaganda özgürlüğü kapsamına alınabilmesi ve Taksim’de “topuklu ayakkabı ve etek giymek haramdır!” yazılı broşürler dağıtılması ile ilgili birkaç örnek ile gidelim. Benzerini Hollanda’da bir Faslı yapıyor. Takkesi, cübbesi, sünnete uygun şekildeki sakalı, ezelden beridir özgürlükçü ve seküler bir düzen tutturmuş Hollanda’nın sağladığı ortamdan sonuna kadar yararlanıyor. Kimse onun kıyafetine karışmıyor. Ne var ki; o bununla yetinmeyip, “yanlış yoldasınız, sonunuz cehennem!” gibi sözler ile Hollandalıları şehrin ortasında İslam’a davet ediyordu. Hoşgörünün tavan yaptığı bu ortamda bile birisi dayanamayıp Faslı arkadaşa saldırmıştı. Soru şu: bu tebliğ olayı ifade özgürlüğü ile açıklanabilir mi? Baştan söyleyeyim: hayır!

Mutaassıp bir muhite gidip, mesela üzerinde “başörtüsü çağ dışıdır, kadın düşmanlığıdır, erkek egemen düzenin sürdürülmesine hizmet etmektedir, özgürlük değil, itaattir, zira dinin buyruğuna itaat etmek özgürlük olarak tanımlanamaz!” gibi ifadelerin bulunduğu bir broşür dağıtmaya gidiyoruz diyelim. Pek hoş karşılanmayacağınızı az çok tahmin ediyorsunuzdur. Peki, bu ifadeler ifade özgürlüğü kapsamına girer mi?

Evet! Çünkü birinci durumda bir dinin, inancın ya da mezhebin propagandası yapılmaktadır. Ve bu konular tartışmaya açık değildir. İkincisinde söylenenlerse tartışmaya açıktır. Özgürlüğün ne olduğu zaten tartışmaya hayli açıktır. Ne dersem diyeyim, siz ne derseniz deyin, akşama kadar tartışabiliriz. Bu nedenle, hoşunuza gider ya da gitmez, ön kabullerinize aykırıdır ya da değildir, savunacağım düşünceler ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir; zira kişilerin düşünceleri tartışmaya açık, çürütülebilir, aksi örneklerle itiraz edilebilirdir.

Ne var ki, birisi tebliğ peşinde ya da misyonerlik faaaliyeti içerisinde ise, ona karşı süreceğiniz hiçbir argümanı dikkate almayacaktır. “Ayet şöyle demiştir”, “hadis böyle buyurmuştur”, “İncil’de şöyle bir kehanet vardır” vesaire. Bunu sizinle tartışmazlar. Ben yalnızca bir görüş, bir düşünce ileri sürerim ve bunun bilincindeyimdir. Oysa tebliğciler salt kendi düşüncelerini ifade ediyor değillerdir. Onlar mutlak bir hakikati dillendirdiklerine, tanrının kelamının yayılması için kutsal bir görevi ifa ettiklerine, sorgulanamaz, şüphe edilemez bir hakikatin neferleri olduklarına inanırlar. Kendi düşünceleri değildir ifade ettikleri, zamandan ve mekândan münezzeh doğruların naçiz havarileridirler yalnızca. İşte bu nedenle, dinî propaganda ifade özgürlüğü kapsamına girmez. Tartışmaya kapalı olanla yalnızca mücadele edilir, tartışılmaz; zira onları asla ikna edemezsiniz. Ama sizlerin, benim, hepimizin kendi düşüncelerini ifade etmesi ifade özgürlüğü kapsamına girer; çünkü ikna edebilir ya da ikna olabilirim.

Avrupa uluslarının laikliğe varması kolay olmadı. Otuz yıl savaşları, Katolik kilisesinin devlet işleriyle hemhâl oluşu, düzenlenen onca Haçlı Seferleri, ölen, öldürülen tonca insan! O dönemlerde yaşananlar irrasyonalizmin doruklarıydı. O mutlak hakikati haiz olduğunu iddia edenler tarafından iki kıtaya kan kusturuluyordu. Savaşa savaşa bir yere varamayacaklarını anladıkları zaman sekülerleşmeye, giderek birbirlerinin farklılıklarına saygı duymaya başlayıp, reformasyon, aydınlanma der iken, en nihayetinde Papa’ya resti çekip, laikliği icat etmek durumunda kaldılar. Kişiler çeşitli inançları benimseyebilir, onun gereklerini yerine getirebilir. Ama başkalarına müdahale ettikleri anda tekinsizlik baş göstermeye başlar. Tebliğ özgürlüğünden cihat özgürlüğüne giden yol çok kısadır.

Hani yumurtayı dışarıdan kırarsınız da civciv ölür, ama kabuğunu kendisi kırdığında civciv dünyaya merhaba der ya, dünyada olup bitenlere bakıldığında, bazı coğrafyaların bazı sorunları ancak zamanla çözebileceği görülüyor. Dışarıdan laikliği alıp Ortadoğu’ya götürüyorsunuz diyelim, güzel, ama yeterli eğitimle seküler bir bilinç ve kültür yerleştirilmediği vakit bu dikiş tutmuyor, teker teker patlamaya başlıyor. Bu nedenle, üzgünüm ama, Ortadoğu da Avrupa’nın geçtiği süreçlerden geçecek. Daha çok insan birbirine karışmaya, müdahale etmeye, onu sapkın ve kâfir olarak, kısacası kendinden aşağı olarak görmeye, “hakikate sahibim!” diyerek kendinden olmayanlara hayatı dar etmeye, giderek birbirini katletmeye devam edecek. Belki ancak ondan sonra bir yerde hata yaptıklarını anlayacak, kendi rönesanslarını, kendi aydınlanmalarını kendileri icat etmek, laikliği kendi kendilerine tesis etmek zorunda kalacaklar.

Bu nedenle, bugün İslam coğrafyasında demokrasinin mümkün olup olmaması sorusunun da tartışılması gerekli. Aydınlanma yaşamamış, fikirleri kişilerden bağımsız olarak ele almayan, kendisini salt belirli bir mezhebe ait olmakla tanımlayan kitlelerin bulunduğu bir coğrafyaya parlamenter demokrasi getirdiğiniz vakit sizce o sistem ne kadar ayakta kalabilir? Halk, “demokrasi var madem!” diyerek şeriat talep eder ise, “haydi bunu oylayalım, referanduma gidelim!” der ve her etnik ve mezhepsel grup kör bir adanmışlıkla kendilerinden olan partiye oy verir ise neler olur? Böyle bir kültürel atmosferde, işin içine din girdiği için, bir zamanlar yaygın olan tabir ile din siyasete alet edildiği için, kimse kimseyi ikna edemeyecek, bir hakikatler çarpışması doğacak, güçlü olan daha da güçlendiği anda diğerlerini ezme yoluna gidecektir. Çünkü başta söylediğim gibi, dinsel dogmalar tartışmaya kapalıdır ve tartışmanın olmadığı göle çalınan demokrasi mayası asla tutmaz.

Toplumun zaten sekülerleştiği Hollanda, İsveç, Almanya gibi ülkelerde demokrasi oturmuştur zaten. Zaten adamların anayasasında laiklik ibaresi bile bulunmuyor; çünkü gerek kalmamış. Ortadoğu coğrafyasında ise laiklik mi önceliklidir, yoksa demokrasi mi diye soracak olur isek, tereddütsüz laiklik derim. Bu coğrafyada laikliği yürürlükten kaldırdığınızda, demokrasi zaten kendi kendisini imha eder.