Bir toplumu toplum yapan ortak değerleri midir, paylaştığı tarihsellik midir? Yoksa yalnızca mevcut koşullar mı yoksa ırktan dine, dilden fizyolojiye başka bir özellik mi bunu tetiklemektedir? Bu soruya vereceğiniz yanıt nasıl bir sosyolojik algınız olduğu ile derinden alakalıdır. Faşizmden sosyalizme, anarşizmden komünizme pek çok ideal toplum betimlemelerinin bulunduğu dünyamızda; politik, sosyolojik, genel itibariyle çok temel bir düzene sahiptir. Toplumsal hiyerarşilere karşı ve eşitliğin yanında olan güçlere sol, toplumsal hiyerarşinin lehine olan güçlere ise sağ demişizdir. Bu bağlamda hiyerarşi yaratıcı veya destekleyici siyaseti sağ, hiyerarşilere karşı olan siyasete ise sol siyaset olarak bakılır. Bundan sebepledir ki, bazı partilerin hem sağ hem de sol politikaları olabilir. Çünkü, yukarıdaki ayrımlar bizim iradi olarak ortaya sunduğumuz gerçeklerdir ve çok temel bir ayrıştırıcı soru kapsamında dile getirilmektedirler. Peki, yalnızca sağ veya yalnızca sol görüşlü bir toplum gerçekten ideal midir? Uç noktasında bir anarşizmi, uç noktasında bir faşizme yeğlemek gerçekten de bir anarşist olmanın gereği midir? İdeolojik idealler ne kadar arzulanmalıdır?

Sol güçler kendilerine ilerici güçler derler. Akademi, batı dünyasında genel itibariyle solcu bir tandansa sahip olduğundan ötürü de bu kullanım progresifler adı altında yaygın kabul görmüştür. Ancak, akademinin bu kadar da sol olmadığı tarih anlarında sağ güçler de kendilerini ilerici diye tanıtmış ve kendi davalarını ilerletmeyi ilericilik olarak sunmuşlardır.

Yine bu bağlamda, gerici adı verilen güçler toplumda regresyon yaratma çabası içindeki güçlerdir. Kırılan bir hiyerarşinin yenilenmesine çabalayan veya kırılmaya çalışılan bir hiyerarşik yapıyı savunan güçlere gerici güçler adı verilir. Fakat, bu kapsam bazen gereğinden geniş bir kullanım alanına sahiptir ve gericiliği ilericiliğin karşısındaki tek toplumsal olgu olarak öne sürer. Oysa ki, düzgün işleyen herhangi bir yapının ihtiyacı olan şüpheciler, ne ilericilerin ne de gericilerin içinden çıkmazlar. İlericilerin belirli bir idealleri vardır ve ondan şüphe duymazlar. Gerici olarak adlandırılan kesimlerin de idealleri vardır ve onlar da aslında bu ideallerin peşinde koşarlar. O zaman geriye kim kalır?

Muhafazakar tanımı, çoğu sol görüşlü insanda ani bir tepki yaratır. Çünkü, Türkiye’de muhafazakarlar gerici güçler ile nerede ise denk görülürler. Oysa ki, muhafazakarlar toplumsal değerleri, teamülleri, kuralları muhafaza etmeye çabalayan çok geniş bir kapsama alanına sahiptir. İlericilik, toplumsal düzende her daim ilerici bağlamda kullanılsa da, aslında hiyerarşilerin yıkılması her zaman istenildiği gibi ilerlemez. Muhafazakarlar, bir toplumu dengede tutan en büyük güçtür demek yanlış olmaz. Çünkü; sol görüşün genelde gözden kaçırdığı nokta, muhafazakarların muhafaza ettikleri değerleri yalnızca ilericiliğe karşı değil, gericiliğe karşı da korumaya çabaladıklarıdır. Bu durumda, safi mevcut hiyerarşinin yıkılmasını ilerici bir hamle olarak görmek yerine, inşa edilecek daha eşitlikçi bir düzenin harcı mevcut değil ise, oluşan boşluk gerici bir hiyerarşinin yer alması ile sonlanır.

Yıkıcı ilerleme, yaygın yapısöküm, sürekli devrim gibi kavramlar; muhafazakar zeminle uzlaşmadan atılan ilericilik hamleleri olarak aslında yüksek risk, yüksek kazanç senaryolarıdır. Eğer toplumsal koşulların lehinize olduğunu düşünüyor ve yıkılan hiyerarşi yerine daha eşitlikçi bir düzenin oluşacağına güveniyor iseniz bunlar oldukça güçlü ve etkili araçlardır. Ancak, eğer toplumsal koşullar çıkacak sonucun sizin değil, gerici güçlerin lehine olmasını sağlayacak ise, bu durumda solun muhafazakar zeminle uzlaşması regresyonu önlemenin tek yoludur. Sol mücadelenin zayıflattığı Weimar Cumhuriyeti’ne son darbeyi vuran Nazi hareketi veya İran Devrimi sonrasında gücü eline alan Ayetullah yönetimi bu duruma tarihsel somut örneklerdir.

Muhafazakarlar bu bağlamda bir nevi denge rolü oynar. Toplumsal kaymaların yırtılmalara sebep olmadan, ancak oldukça yavaş gerçekleşmesine yol açar. İçinde bulunduğu toplumdan çok daha hızlı ilerlemeye çalışan güçler, muhafazakar zemini yavaş yavaş kaybederler ve bu da karşılarına daha sonra reaksiyoner hareketler olarak çıkar. Eğer kendisine karşı çıkan reaksiyoner hareketleri lehine çevirmekte başarılı bir ilerici hareket söz konusu değil ise; hem toplumu ileri çekememiş olacağı gibi, hem de toplumu aynı konuda geriye götürmeye çalışan reaksiyoner hareketleri istemeden tetiklemiş olacaktır. Tarih çoğu insanın arzuladığından çok daha yavaş akar.

Sonuç olarak; sağ ve sol görüşler, hareketler ve siyasetler her toplumda yer alacaktır. Muhafazakar zeminin boyutu, toplumsal ataletin etkisini belirler ve bu zemini kendi lehine kullanabilen taraf, rakibi olan harekete karşı büyük bir avantaj kazanır. 1970’li yıllarda, Türkiye’de sol siyasetin izlediği bu yol, söz konusu siyasetin hem en başarılı, hem de en büyük hezimetli sürecinin temelini oluşturmuştur. Geçmişten ders çıkarmak hazırlıksız atılımlardan ziyade, ilerici; ancak, sağlam adımlar atabilmek, her siyasetin üzerine düşünmesi gereken bir konudur.