Çokça sormuşuzdur; nedir bizim elimizde olan? Elimizde olandan ne anladığımız da önemli tabii ki. Ama az ya da çok hissederiz neyin gücümüz dahilinde olduğunu, neyin ise olmadığını. Bu hissiyatı, duyumsama gücünü yitirdiğimiz zaman ise, başımıza pek de hoş şeyler gelmez; üzülür, kırılır, öfkelenir, küser, vazgeçeriz. Ama nedir bize bunca duyguyu yaşatan? Ya da daha doğrusu; nasıl olup da yaşayabildik biz bunca duyguyu? Adaletin yerini bulmadığına dair bir his kaplar içimizi; hak etmemişizdir yaşadıklarımızı. Ya da; suçlusu tamamen biz değilizdir bütün olanların. Nedir bizi böyle düşünmeye iten?

Başlar iken dediğim gibi, elimizde olanlar ile ilgili müphem bir hissiyat vardır hepimizde; biliriz bizden azade işleyeni ve işlemeyeni. Ama çoğu zaman reddetmek, yadsımak isteriz. Bir şeyleri arzular, ama onlara ulaşamayız; böylece başlar üzüntümüz. Tam tersi de olabilir; arzuladığımıza kavuşup, mutlu olabiliriz de. Ama her ikisi de pek kalıcı gözükmüyor; durmaksızın ikisi arasında salınıyoruz. Bir zamanlar mutluluğumuz olan, bir süre sonra mutsuzluğumuz olabiliyor. Hayata karşı git gide güvensizleşmeye başlıyoruz. Sonuçta, bir şeyler istediğimiz gibi olmuyor. Ama ne istiyoruz? Ne kontrolümüz dahilinde? Neye muktediriz?

Çoğu zaman sormayız bu soruları, onun yerine mutsuzluğumuzda boğulmayı, hıncımızın boyutlarını genişletmeyi yeğ tutarız. Mutsuzluğumuz, yalnızca basit bir mutsuzluk olmayana dek, kendi kendini haklı kılacak bir düzenek hâline gelene dek bir şeyleri erteleriz, hareket etmeyiz, dolarız. İmkânsız olduğunu düşündüğümüz şeyler imkânsız hâle gelir; işte, mutsuzluğumuz haklı çıkmıştır. Adaletsizlik, doğrulanmıştır.

Bu adaletsizlik düşüncesi, daha en baştan bir şeylerin kontrolümüzün dışında olduğunu ele verir. Bir şeyler vardır ki arzumuz onlarla eklemlenmiştir, ama bir yandan da arzumuza göre hareket etmemeyi seçmişlerdir; ve sonuç hüsrandır. Öyleyse, arzumuzu onlardan başka yöne çevirecek miyiz? Arzuladığımız üzerinde mutlak bir hâkimiyetimiz yok belli ki, peki ya arzumuz?

Arzumuz, diyoruz, ama karşı çıkılacaktır buna; bunun senin arzun olup olmadığını bilemezsin, denecektir. Ama arzu, her zaman arzulanan ile karıştırılır; arzunun yöneldiği şey ile arzulama hâli bir değildir. Bir şeyi arzularız; arzulamaya kâdirizdir, ama arzuladığımız şey üzerinde kâdir değilizdir. Öyleyse, arzulamak daha en baştan bir muktedirliğin belirtisi olarak açığa çıkar; muktedir olmadığımız ise arzumuzun nesnesi, onun tatminini sağlayacak olan şeydir. Böylece tekrar soruyoruz: Neye muktediriz biz? Ve neye değiliz?

Epiktetus’un ”Söylevler” ve ”Kılavuz Kitap” adlı yapıtları tam da bu sorun ile başlar; neye muktedir olduğumuzu ve olmadığımızı sorar Epiktetus. ”Kılavuz Kitap”ta şöyle der: ”Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı elimizdedir, bir kısmı da elimizde değildir. Elimizde olanlar düşüncelerimiz, yaşantımız, arzularımız, eğilimlerimiz, nefretlerimiz yani iradi olarak eylediklerimizdir. Elimizde olmayanlar ise, mal, mülk, şöhret, mevki yani irademizin dışında olan şeylerdir.”

İradi olarak eylediklerimiz, dendiğinde, zaten doğal olarak her an eylem hâlinde olan şeyler kast edilir. Kendi kendimizden türeyen, bizde edimselleşmiş şeylerdir bunlar. Diğerlerine de bunlar gibi sahip olabiliriz tabii ki, ama asıl mesele diğerlerinin bizde edimselleşmiş bir halde bulunmamalarıdır. Örneğin, bir insan, diğerlerinin teyidi olmaksızın şöhrete kavuşamaz, her ne kadar kendi yaptığı şey şöhreti ile bağlantılı olsa da. Ya da mevki sahibi olmak bir süreç içerisinde belirli faaliyetlerin sonucunda kazanılan bir şey olsa da, yine de mevki verilir. Bu anlamda, irademizin dışında olan şeyler dediğimizde; başımıza gelmesi imkansız olanları değil, her ne yaparsak yapalım, bizde edimselleşmiş olanlar kadar kesin ve kati bir şekilde muktedir olamayacağımız şeyleri kast ediyoruz. Örneğin, ölüm, hastalık, fakirlik, bunların hiçbiri de elimizde değildir; intihar ederek ölünür, kötü beslenerek hasta olunur, parayı çarçur ederek fakir hale de gelinir; ama bu, onların elimizde olduğu anlamına da gelmez. Kimse ölmek, hasta olmak, fakir kalmak istemez; bunları isteyen, bunları değil, arzusunu edimselleştirir.

Biz, dilediğimiz kadar çalışalım, uğraşalım, didinelim, şeyler yine de dilediğimiz gibi gelişmeyebilir, demek, şeyler dilediğimiz gibi gelişebilir, demekten farklı değildir. Başımıza gelen iyi bir şey, en az kötü bir şey kadar elimizde değildir bir raddede. Mesele, iyi veya kötü etkili şeyin kendisi değil, ama kaynağıdır. Bir şeyin olacağını tahmin ederiz; ve o şey olabilir. Ama yine de, yalnızca tahmin etmişizdir. Şöyle devam eder Epiktetus Kılavuz Kitap’ta: ”Elimizde olanlar hususunda tabiatımız gereği hürüz. Hiçbir şey bunlara engel olamaz. Elceğizimizin erişemediği şeylerde ise zayıf ve esiriz, binlerce engelle karşı karşıyayız, bunlar bizi umursamadan olagelirler.”

Bizi umursamadan olagelenleri, biz çok mu umursuyoruz? Öyle gözüküyor. Ama umursamadan da durabilir miyiz? Belki de. Daha da ötesinde; biz umursamaksızın olagelenlerin, nasıl olup da muktedirliğimizin, oldurabilirliğimizin, kadirliğimizin sınırlarının içindeymişçesine kavranabildiğini sorunsallaştırabiliriz. Arzumuzu bir eksiklikten türeyen değil, ama kendi kendine yeterli bir yeğinlik olarak kavradığımızda; muktedir olmadığımızın olduğumuz üzerindeki tahakkümüne bir son verdiğimizde; ve muktedir olduklarımızın olmadıklarımızı kendisinde tekrar ve tekrar yarattığının bilincine vardığımızda, belki o zaman tam da neye tam anlamıyla muktedir olabildiğimizi açık bir şekilde göreceğiz.