Nesnelere hiçlik vurdurup geriye yansıyanın fotoğrafını çekiyoruz. Gerçekliğin hiç olmadığı, hiç kurulmamış olduğu noktadan dünyaya doğrulttuğumuz fotoğrafın kadrajı kusursuz bir bakışa olanak tanıyor. Hitlerin Yalta’dan sonra Stalingrad’a saldırısı, çadırında ağırlanıp seçim kampanyasını onun parasıyla kotardıktan sonra Sarkozy’nin Kaddafi’ye saldırması, ailece tatilini Bodrum’da geçirmesinden Şam Emevi camisinde namaza uzanan süreçte aile dostu Esad’ın başına gelenler, mollalara karşı savaşan kahramandan rögarda yakalanan sefil adama uzanan çizgide Saddam’ın trajik hikayesi; buna benzer olaylardan esinlenen bir sanatçı atölyesinde “Juda’nın Öpücüğü“ adlı bir yapıt üzerine çalışmaktadır.

Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için yukarıda saydığım olaylar dizininden daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi. Anlayacağınız, ihanetler için kutsama törenleri düzenlenen bir uzatmalı cinayetler çağındayız. Her gün gerçekliğin katli için kusursuz yeni bir cinayet kurgulanıyor. Oysa ki, cinayete kurban giden gerçeklik ile kurguların hayaletinin tekrar tekrar her gün birer yanılsama olarak bize geri döndüğünden haberimiz yok. Katil her defasında olay mahalline geri dönüp öldürdüğü kurbana otopsi yaptırıyor. Gerçeklik ile kurgu arasındaki sınır çoktan yıkılmış, dolayısıyla inandığımız anlamlar ve değerlere referans olarak verebileceğimiz ne bir gerçeklik ne de bir köken kalmış.

Bir şizofren kadar dahi gerçeklikten pay almış değiliz. Kendi küçük yanılsamalar evrenine sıkışıp kalmış, didişip duran, simüle bir gerçeklik içinde yaşayan insanlık ailesi bu derin aymazlığından ne zaman uyanır, bilinmez. Sessiz gölgelerin arasından sıyrılıp ne zaman “adam“ olur, bilinmez. Peki gerçek denen şey ne? Farklı kombinasyonlarla kurulup bozulabilen bir görünüm mü? Gerçek, etrafında onu saran bir hayal gücü olmadan var olabilir mi?

Entelektüeller somut çözümlemeler yapmak yerine öngörülerde bulunup çağın falına bakıyorlar. Edebiyatçıların çoğu hayatın metin altına entelektüel yükseklik atfederek metafora, aforizmaya ve imgeye boğuyorlar. Sonra bunun adına şiir, öykü, roman veya yazınsal yapıt diyorlar. Varoluşun sınırında kalmış olmanın verdiği azap verici duyguyu telafi etmek için yazıp çiziyoruz. Oysa sanat dediğimiz şey bir telafi etkinliği değildir. Hele hele dünyayı uzmanlaşmış çeşit çeşit dolayımlarla gösterme eğilimi hiç değildir. Bence bütün sorun, ürünü yapan kişinin, ürünün doğurduğu sonuçlarla ahlaki bağlantısını koparmasıdır.

Sanat yapıtı sahibinin entelektüel egosunu tatmin eden bir sofistikasyon aygıtına dönüştü. Bizi ortalama insandan ayırdığı için egomuzu okşayan bu bilgiçliğin aslında bizi tüketen, görmemiz gerekeni gölgeleyip örten tehlikeli bir yanı var. Oysa sanat yapıtının, farklılıkları yok eden kapsamlı şiddeti ve tahakkümü ifşa eden ve sürdürdüğümüz konforlu yaşantılarımızın bayağılığını açığa vuran, içinde yaşadığımız ve gerçek olduğuna sonsuz bir inanç beslediğimiz dünyayı bize yadırgatmak gibi bir işlevi olmalı. Kendilerini çok ciddiye alan birçoklarının, yüzlerine taktıkları maskelerin ardına gizlenen koca bir hiçlikten ibaret olduklarını ortalama zeka ile bilgelik onlara göstermek zorunda.

Dünya bir yanılsamalar cenneti ya da cehennemine dönüşüyor. Herkes biletleriyle popcornonu hazır etsin, gösteri başlamak üzere. Karnavala katılan herkesin elinde karanlıkta yanan bir mum var. İnsanlar tökezleyip düşsünler diye birbirlerinin silik mum ışıklarını söndürmeye çalışıyorlar. İnsanlar yabancılıkları, nefretleri, tiksintileri, alerjileri, iğrenmeleri, hayal kırıklıkları, bulantı ve bunaltıları, antipatileri, bıkkınlıkları, soğuklukları ve sevgisizlikleriyle çatışma eksenini sınıflar arası ya da toplumsal dokular arası bir perspektiften kopararak, görüntü evreninin kendi iç çatışmasına dönüştürmüş durumdalar.

Bedene dair her şey bir nehir gibi sürüklenip gidiyor. Zihnin bütün ürünlerinin rüya, sanrı ve yanılsamalardan ibaret olduğu bu modern çağda, insanın kişiliğine en çok zarar veren şey, bir gösteri izleyerek zaman geçirmektir. Kumarbaz birisine bir daha oynamaması koşuluyla her gün para verirseniz onu mutsuz edersiniz. Bir çoğumuzun derdi kazanmak değil oyun oynamanın keyfidir. Gösteri kendini yeniden yaratıyor ve sanat denen şey imgenin hayata kurduğu bir komploya dönüşüyor. Özne, gerçekliğin ve temsilin iç içe girdiği ve ondan kaçmanın artık neredeyse olanaksızlaştığı bir gösteri toplumunun figüranı olmayı reddetmeli.

Kendi içine bakmaktan kaçınmak için modern insan anlamsız bir telaş ve koşuşturmacanın akıntısına ihtiyaç duyar. Ama ister koşuşturmayı ister sakince oturmayı seçelim neredeyse her iki durumda da mutsuz olduğumuz duygusuna kapılıyoruz. Burada asıl sorun koşuşturmanın karşı savı olarak sakince oturmanın ileri sürülmüş olmasıdır. Oysa ki koşuşturmanın gerçek alternatifi, kalbin sav ve düsturlarının egemen olduğu bir dinginlik halidir.

Gösteri ve görüntü toplumunun aldatıcı cazibesine ve baştan çıkarmalarına nasıl direnebiliriz? Dürtülerimizi ve eylemlerimizi yönetecek ilkeler edinerek. Nihai sığınağımız sağlam bir kişilik ve vicdan olmalıdır. Tabii bu sağlam kişiliğin bir erdemler bütününden oluşması gerekir. Dürüstlük, şeref, sıkı çalışma, özveri, kanaatkarlık, tutumluluk, şefkat, alçakgönüllülük, sadelik, bağımsızlık, sağgörü ve yüce gönüllülük gibi bir çok erdemi dağılmadan bir arada tutan çimento bence sevgidir. Almak değil vermeye dayanan sevgi insanı kavrayıp bir evren parçacığı gibi içine çeker.

Savaş, şiddet ve barbarlık, izlenen haberin verildiği kanalın bir anda değiştirilmesine yani televizyon kumandasına ya da elektriklerin bir anda kesilip televizyonun kapanmasına kadar olan süre kadardır;  tüm etkileri ve vahşeti oraya kadardır. Savaşın ve barbarlığın kendisinin değil, adeta yansımalarının bir önemi ve etkisi var. Televizyon, reklam, sinema, moda ve eğlence endüstrileri yoğun bir biçimde kurgusal bir evreni, simülasyonu, tekrar ve yeniden üretiyor. Gerçek yaşamın bir kenara itildiği bu dünyada, sanal olan simülasyonlar içerisinde dönüp duruyoruz. Peki bu imaj ve sloganların tersine çevrilerek sisteme geri döndürülmesi mümkün mü?

Öznenin barbarlık karşısındaki ruhsal değişimi, tepkisi, sözde empatisi, ahlaklılığı ve erdemliliği ekran karşısında gördükleriyle sınırlı. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir. Ahlaklılık ve erdemlilik tüketmekle sınırlı bir tutum. Birincil gereksinimler üzerine kurulu düzen yerini ikincil türden gereksinimlerin tüketimine bırakmış. Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi maraz bir tüketim çılgınlığı içinde her defasında alt üst edilerek doğrulanmakta. Tüketmek birey için adeta bir zorunluluğa dönüşmüş. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakıyor. Her birey marjinalleşme tehdidi altında tüketmeye hasretmeli, aksi taktirde toplum dışı kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalır!

Marjinal konuma düşmek istemeyen her birey çalışma piyasasına uygun bilgi ve beceri birikimini her an güncellemek, giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek, kısacası ana akım modayla birlikte ‘işin içinde olmak’ zorundadır. Anlaşılan bir düşüncenin ciddiye alınması için toplumun arzu akışında yer alması gerekiyor. Kısacası, bencillik ve narsizmin yaygınlaşmasıyla birlikte kolektif eğilim ve niteliklerin kırılıp yayılması yüzünden bir arzu ve haz salgınıyla karşı karşıya kalmış bulunuyoruz. Özne, gerçekliğin hiç yontmadığı, sadece akması için arzunun davet edildiği bir algı biçimi aracılığıyla, arzunun ehlileşmediği düşlerde, gerçeklikle anlaşma kurmaya çalışıyor. Olası bu ilişki oysa ki bükülmüş bir gerçeklik algısını yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Temel itkileri Freudçu cinsellik, ekonomik paradigması sürdürülebilir büyüme, gereksinim fazlası üretim ve tüketim olan bir “phallus toplumundan” söz etmek mümkün.Kemiği, omurgası olmayan, eğilip bükülebilen, karnal bir hipergerçeklik toplumu. Uygar insan sözümona, arzusunu hazza ulaştırmak gayesiyle, ekonomik sınırlar dahil tüm sınırlarını zorlayan, beklenti ve arzularını en yüksek duvarlara çarptırıp geri dönenlerden duyumsadıklarına göre yaşamını sürdürmeye odaklanmış insandır! Bu “tüketim” tutkuyla kendi kendini yakan ve harcayan kişidir! Oysa özne sahte kendilikler arasında boşuna kendi izini arıyor. Öznenin bir izi, bir gölgesi artık yok. Gerçekleri anlattığını ve gösterdiğini savlayan televizyon ve bilim karşısında izlerini ve gerçekliğini yitirmiş sayısal “ben” ler toplamıyız.

Kendi benliğimizi yaşadığımızı sanıyor ve yeni teknolojilerin bize uygun gördüğü role, kimliğe bürünüyoruz. Bu “gerçek kendimiz yanılsamasını” gerçek kabul ediyoruz. Ekranlar, videolar, röportajlar arasında yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı gören ve yalnızca “sunulmuş paket gerçeği” tüketen gölgeleriz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. Bir parantezin içine sıkışmış kelimenin ana değil, yan/alt anlamlarıyız sadece. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne tam var olmayı becerebiliyoruz ne de tam anlamıyla var olmamayı.

İlkel düzende beraber avlayan, pişiren, yiyen insanların yerini günümüz modern dünyasında istediğini istediği şekilde yaşayan, harcayan, yok eden bireysel ve bencil insan tipolojine bıraktı. İnce uygar kabuğu içinde o primat adeta bir orji sonrası sarhoşluğu içindedir. Tüketim toplumunun vardığı bu nokta, modernizmin insanlara vaat ettiği ütopyalarda yer alan gerçeklikle örtüşüyor.  Ancak tüketmek de modernizmin kendi kendine vaat ettiği ütopyayı yok etme işlevini de başarıyla yerine getiriyor. Tüketim baştan çıkarmanın en ölümcül şekline dönüştü. Aşk ve romantik ütopyalar yerini geri dönülmez biçimde bir baştan çıkarmaya, tek gecelik ilişkilere, pornografinin bayağılığına, gövdelerin tepinmesiyle bedenlerin tüketimine bırakıyor. Fakat bedenlerimizi dahi nasıl kullanacağımızı belirleyen yaygın ve geri dönüşsüz  bir iktidar var.

Sınıf tabanlı çatışmalar, kimlik eksenli toplumsal hareketlere dönüşüyor. Kimlikler arası geçişkenlik hiç bu kadar zor olmamıştı. Oysa kimlik dediğimiz şeykim olduğunu bilmeyen varlığın sahiplenme takıntısıdır. Hiçbir niteliği olmayan bu varoluş etiketi uğruna kanlı savaşlar sürülüyor. Oysa ki, üzerine abartılı anlamlar yüklediğimiz değerler, bağlandığımız kimlik ve aidiyetler mutlak ve ebedi değiller. Sözde bir farklılık ve çoğulculuk söylemi altında yaşadığımızı savlıyoruz. Ne var ki bu çoğulculuk söylemi, aramızdaki farklılıkların ve farklı bir dünya düşünün yitip gidişinin üzerini örten bir maskeden ibarettir.

Her geçen gün hayatlarımız daha da sıradanlaşıyor, bayağılaşıyor, aynılaşıyor. Bütüncül bir aynılığa doğru hızla evriliyoruz.İnsanın kolektife doğduğu aynılığın barbarlık olduğunun ayırdına hala varmış değiliz. Televizyon, reklam, sinema, moda ve eğlence endüstrileri yoğun bir biçimde tek tip kurgusal bir evreni, simülasyonu, tekrar ve yeniden üretiyor. Her gün maruz kaldığımız enformasyon bombardımanı, farklı anlam ve değere dair ne varsa silip süpürüyor.

Tüm alışkanlıklar, aidiyetler, kimlikler, anlamlar ve çeşitlilik her geçen an biraz daha hız kazanan bir yapıbozumuna uğruyarak aynılaşıyor. Farklı siyasi parti ve görüşlerin gitgide ayırt edilemez hale gelmesi, çoğulculuk söylemi altında gündelik yaşamların dünyanın dört bir yanında birbirine gitgide bu kadar çok benzemesi işte bu yüzdendir. İdeolojilerin ve geçmişte uğruna mücadele edilen türlü kültürel, cinsel veya siyasal kimliklerin anlamını yitirmesinden sonra solculuktan, milliyetçiliğe, eşcinsellikten dindarlığa her türden kimlik ve aidiyet artık birer imaja indirgenmiş olarak karşımıza çıkmakta.

Kadın/erkek, sağcı/solcu, dindar/laik arasındaki ayrım ve kutuplaşmalar, bu kategoriler arasındaki sert pozisyonları daha da tahkim etti. Modernitenin paradigması, tüm anlam ve değerleri tüketim üzerinden aynılaştırıp çözerek yerine yenisinin koyulmasını neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Cinsel, dinsel, etnik, sınıfsal ve ideolojik her türlü kimlik arasındaki geçişkenlik zorlaşmakla birlikte bu aidiyetler giderek birbirlerine daha çok benziyorlar. Politikanın, cinsiyetlerin, ekonominin ve estetiğin benzeştiği ve homolaştığı bir dünya bu!

Hepimiz aslında kültürel anlamda eşcinseliz; düşüncelerimiz ve bedenimiz hybrid olanaklara kapalı, ruhumuz ama, melez bir yapıya sahip. Mesela sosyal medyayı kendimize bir rahatlık alanı yaratmak için kullanıyoruz ve arkadaşlarımızı sadece bize benzeyenler arasından seçiyoruz. Eşyalar ve görüntüler doygunluğuna erişmiş bir toplum düzeninde her özne, bir simülasyon evreninde karşılık geldiği görüntüsünü doldurmuş olmak adına, sosyal ilişkiler ile üretim-tüketim süreçlerine katılıyor. Sadece bize benzeyenleri seviyoruz; benzemeyenleri ise bize benzemeleri koşuluyla seviyoruz; ya da onları kendimize benzettikten sonra seviyoruz.

İdeolojik hemcinslerimiz ile parti kuruyoruz. Sonrasında kurduğumuz iktidarlar aynı düşünceyi savunan, homojen ve ideolojik olarak steril bir bürokrasiden oluşuyor. Aile içinde çocuklarımızı kendimize benzetiyoruz. Benzemek istemeyenleri evlatlıktan reddediyoruz. Farklılıkları ezmek pahasına ulusal bir kimlik inşa ediyoruz. Bunun dışında kalanları vatan haini olmakla suçluyoruz. İnsanlar her gün tanrının varlığını sorgulatacak zalimlik ve vahşette öldürülüyorlar. Fakat tanrının öldüğünü gizlemeyi kendine şiar edinmiş bir diyanet var. Bu diyanet kendisi gibi düşünmeyenleri ve devlet dinini benimsemeyenleri aforoz ediyor.

Okul, yeni gerçekliklerin, yeni olasılıkların ve başka dünyaların önünü aralayan bir yer olmak yerine tek tip insan üreten bir fabrikaya dönüştü. Her dönemin kendine özgü yazınsal bir topografyası ile karakteristik bir metaforu vardır. Örneğin Kafka’da şato, Dostoyevski’de yeraltı, Zola’da maden ocakları, Kerouac’ta yol, Balzac’ta balo salonu ve benzeri gibi. Kanımca çağımızın topografyası alışveriş merkezleri, yüksek duvarlar ve libidodur. Yaşadığımız şehirlerin pek çoğu, uygarlığın ve kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş tortu kentleri, klitorik haz merkezleridir. Bu şehirlerde sistemin kodladığından başka türlü yaşamak da mümkün görünmüyor.Bu şehirler, reklam panoları ve dikey mimarisiyle  imaj ve sloganlarıyla ruha biteviye şiddet uygulayan bir iktidar coğrafyası sunuyor. Çünkü şiddet sistemin meşruluk aracı olagelmiştir.

Bakmayın siz göğe doğru bolca gökdelenin olmasına. Derine ve batışa doğru bir dikeyliğin şehirleri bunlar. Bir tür derin zamansallık anlamında, yanılsamalar ve mitler biçiminde de olsa kendini hissettiren eski uygarlık kadavralarının ve fosil kültürlerin yaydığı, rögarlarından kötü kokulu sızıntılar yayılan şehirler bunlar. Nefret, tiksinti, alerji, iğrenme, hayal kırıklığı, bulantı, antipati ve bıkkınlık duygularının çekim gücü alanında hangi uygarlıktan söz edeceksiniz? İnsanlar neyi istediklerinden çok neyi istemediklerinden daha eminler. Soğukluk, sevgisizlik, alerji duygusu, nefret, öğrenmeye direnç, intikam, yıkım ve topyekün red bu tepkisel boşalmaya yönelik paradigmanın bir parçasıdır. İstemiyorum, uzlaşmıyorum, kabul etmiyorum, reddediyorum o halde varım!

İnandığımız ideolojilerin sırtını yasladığı üretim, emek, sömürü olgularının iflas ettikleri iddia ediliyor. Fakat bu doğru bir sav değil.Çünkü dönüştürücü güçlerin devrimci enerjileri, psikolojik eksenli, iç çatışmacı bir paradigma tarafından absorbe edildiği için durum böyle görünüyor. Bu dünyanın savaş, şiddet, barbarlık, yoksulluk, açlık, varoluş bunaltısı, intihar, aşk, ihanet, ölüm, ayrılık, kavuşma, üreme cinneti, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, özgürlük, tutsaklık gibi kaçınılmaz zorunlulukları ve gerçekleri var.

Dünya çılgın bir seyir aldığına göre, belki biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinerek bu kötücül olgularla baş edebiliriz. Fakat yola hayran birinin, bir yere varması mümkün müdür? Ölüm, devrim ve zaman dışında dünyayı ve hayatı şekillendiren başka kaçınılmazlar var mı? Bizi esir eden şeyleri üreterek özgürlüğe varmamız mümkün mü? Şiir bizi ölümden korur mu? Şiirden ve devrim düşünden daha iyi bir antidepresan var mıdır? Bu kadar imge, yanılsama ve simülasyon tadı veren başka bir şey var mıdır hayatta?