Çok küçük yaşlarda Wilhelm Kempff’ten Beethoven dördüncü ve beşinci konçertolar, altıncı ve dokuzuncu senfoni, Coriolan ve Egmont uvertürleri, Mendelssohn ve Çaykovski keman konçertoları, Paganini, Liszt, Grieg, bir Verdi derlemesi. Aylarca her gün büyülenmiş gibi onları dinledim. Kısa zamanda Liszt ve Paganini’nin içinin boş olduğunu, buna karşılık Beethoven’ın dipsiz ve uçsuz bucaksız bir derya gibi açıldığını fark ettim.

Don Giovanni ile Mozart’ı, Branderburg Konçertoları ile Bach’ı keşfettim. Asıl aşkım ondan sonra başladı. Bach kişisel evrenimde baş köşeye yerleşti. Kırk beş yıl geçmiş aradan, o ilk keşif heyecanı bunca yıldır hiç eskimemiştir. Hemen her yıl yeni bir hazine ile, yeni bir cevher ile tanıştım; tanıdığımı zannettiğim eserlerde yeni kapılar açıldı. Hayat hikâyemi, bir bakıma, Bach tercihlerimin ya da Bach keşiflerimin tarihi olarak anlatabilirim.

Daha lisede iken iki ve üç numaralı orkestra süitleri, üniversiteye başladığım yıllarda Si Minör Messe, Ingmar Bergman’ın “Sessizlik” filminden sonra viyolonsel süitleri, New Haven’da adam boyu kar yağdığı gün iki kantat, kar kıyamet bir fırtınada New York’tan New Haven’a araba sürerken gözümün önünde perdeler gibi açılan Die Kunst der Fuge, 1980 ve 1982’de Glenn Gould’un eski ve yeni Goldberg Varyasyonları kayıtları, ustanın ölümünden sonra bir hafta katıksız matem tutan WXQR radyosu sayesinde bütün Glenn Gould külliyatı, 123’üncü sokaktaki evde iken beynime kazınıp aylarca oradan çıkmayan Matthäus-Passion, Bebek’te bir gün bahçede oturur iken kedi gibi usulca gelip yanıma sokulan dördüncü İngiliz süitinin Saraband’ı, Helmut Walcha’nın org versiyonu ile trio sonatlar, Şirince’de bizi bir gün ailecek deliler gibi oynatan dört klavsen için la minör konçerto, başka bir gün deprem gibi üstüme yıkılan re minör passacaglia, daha önce neden farkına varmadım diye beni hayrete düşüren Johannes-Passion, 2005’te Frankfurt’ta ucuza bulup aldığım yirmi bir CD’lik Stockmeier org külliyatından sonra koral prelüdler, 2009’da sevgili Kemal İnan sayesinde yeniden farkına vardığım iki keman partitası! Kısa tutuyorum aslında yoksa bu liste daha çok uzundur.

Beethoven sevgimi hiç kaybetmedim. Yale’de iken son beş yaylı çalgılar dörtlüsünü keşfettim; kırk yıldır aralıksız onları dinleyip sırlarına vakıf olmaya çalışıyorum. Farklı dönemlerde 9’uncu Senfoni’nin yavaş bölümünü, Rasumovsky Kuartetlerini, Hammerklavier sonatını, 32’inci sonatın son bölümünü, adi bir vals gibi başlayıp başka dünyalara kapılar açan Diabelli varyasyonlarını, Missa Solemnis’in Sanctus ve Benedictus’unu, opus 105 viyolonsel sonatlarını kişisel tapınağımın baş köşesine yerleştirdim.

Mozart sevgim gelip gidicidir. Don Giovanni’nin gelmiş geçmiş en mükemmel opera olduğu şüphesiz. Bir an için müziği bir yana bırak, kadın psikolojisi hakkında daha derin bir eser yazılmış mıdır, sanmam. Buna karşılık Mozart’ın orkestral eserleri bana zaman zaman sıkıcı gelmişlerdir. K. 621 Klarinet Konçertosu bir mücevherdir, ama heyhat her Allah’ın günü o parçayı çalışan bir amatör klarinetçi ile aynı evi paylaştığım günlerden beri, o mücevherden hak ettiği tadı alamıyorum. Oda müziği kusursuzdur, ama belki haddinden bir milim fazla yontulup cilalanmıştır. Die Zauberflöte’yi büyülenmeden dinleyebilecek kimse düşünemiyorum.

Beni baştan çıkarıp alemlere taşıyan başka kimler var? Aklıma gelenleri tarih sırasıyla saymaya çalışayım: Monteverdi bir akıl ve müzik şölenidir. Bir Ulisse’nin ya da Poppea’nın dramatik zenginliğine, 18’inci ve 19’uncu yüzyıl eserleri yaklaşamaz bile. Fırsat bulursan 1970’lerde Nikolaus Harnoncourt’un yönettiği Jean-Louis Ponnelle’in sahnelediği Poppea versiyonunu gör; benliğini esir alacaktır. François Coperin Bach ile aşık atabilecek bir bestecidir. Concerts royaux’yu Bradenburgların, Leçons de Ténèbres’i en iyi solo kantatların, Messe a l’usage des paroisses’ı koral prelüdlerin yanına rahatça koyabilirsin. Yazık ki geriye kalan çok az eseri var. Henry Purcell dünyamızı kısacık ziyaret edip kaybolmuş bir gök cismidir. Yazdığı tek bir notada sıradanlığın, rutinin izini duyamazsın.

Vivaldi’ye hiçbir zaman ısınamadım; ama Corelli’deki deha ışıltısını inkar edemem. Alessandro Scarlatti uçsuz bucaksız bir hazinedir; dinledikçe güzelleşir, aklını başından alır. Haendel de hocası kadar baştan çıkarıcıdır. Çoğu zaman deha sınırının bir santim altında dolanır; bazen, klavsen süitlerinde, Alexanders Feast’te, Comus aryalarında, L’Allegro il Penseroso ed il Moderato’da olduğu gibi, o sınırı aştığı da olur. Telemann çok iyi bir işçidir. Haydn’ın oda müziğinde fantastik derecede güzel mücevherler gizlidir; ama o mücevherleri bulmak için bazen epeyce ot yemen gerekir.

Schubert, aşık olunası bir insandır. Die Winterreise’yi hüngür hüngür ağlamadan hiç dinleyemedim. Chopin sadece minyatürcüdür, ama minyatürleri baştan çıkarıcı bir güzelliktedir. Brahms zarif ve popüler bir maskenin ardında büyük ve kompleks bir deha saklar. 2001’de bir dönem aylarca Ein deutsches Requiem’le yatıp kalktım. Çok eskiden bir dönem birinci Sextet’e, daha yakın yıllarda Klarinetli Beşli’ye tutuldum. Dvořák’ın senfonilerini filan boşver, ama on dört yaylı çalgılar dörtlüsünün her biri şaşırtıcı ölçüde zengin ve kuvvetli bir ruhun ifadesidir.

Hugo Wolf’u çok geç keşfettim, İspanya Defteri, hele Elisabeth Schwarzkopf söylüyorsa, sanırım Alman şarkı sanatının zirvesidir. Yine de Das Lied von der Erde olsun, dokuzuncu ve onuncu senfoniler olsun, deha alemine ayak basan işlerdir. Debussy özellikle piyano ve oda müziği eserlerinde, bazen kudurtucu ölçüde zarif ve hülyalıdır; ama büyük çaplı eserlerini sevdiğimi söyleyemem. Çaykovski beni bayar, Wagner bence sahterkârın tekidir. Verdi, birkaç meşhur arya dışında beni pek etkilemiyor, hiçbir operasını baştan sona izlemeye kendimi kandıramadım. Ama nedense son yıllarda Puccini’ye gitgide daha fazla ısındığımı itiraf etmeliyim. La Bohème’in Anna Netrebko ve Villazon’lu film versiyonu son yıllarda opera alanında yapılmış en iyi iştir desem abartmış olur muyum?

Yirminci yüzyıl müziğine hiçbir zaman fazla ilgi duymadım. Bir istisna yukarıda adı geçen Richard Strauss’tur. Açıklamakta güçlük çektiğim öteki istisna ise Stravinsky’dir. Lise sonda iken Stravinsky ile büyük bir aşk yaşadım. Sonradan o aşk küllendi ama L’Histoire du Soldat’ın, Oedipus Rex’in, Dumbarton Oaks Senfonisi’nin, Apollon Musagètes’in alaycı , ukalâ, bıçak gibi keskin dili beni halâ zaman zaman heyecanlandırır.

“Klasikten başka müzik yok mu?” diye soracaksın. Son zamanlarda insanlar hiç mi güzel şarkı söylememişler? Hayır, o kadar dogmatik değilim. Bir Bach ya da Beethoven’dan aldığım tadın yoğunluğuna yaklaşamasa da beni coşturan, kısa bir an için de olsa uçuran başka birçok müzik türü var. Mevzu açılmışken onlara da değineyim. Bir kere caz severim. Caz 1920’lerden 1960’lara kırk yıl sürmüş bir muazzam havai fişek gösterisidir. Sonradan çıkmaz yollarda kaybolmuştur, ama o kırk yıllık yaratıcılık dönemindeki heyecanı kimse inkâr edemez. Blues, keza Mississippi’nin pamuk tarlalarından ve Redneck kafelerinden bağını koparmamış olduğu sürece şaheserler üretmiş, sonra pop kültürünün sığ sularında tükenip gitmiştir.

Yunan Müziği’nde eski usul rebetiko’ya bayılırım. Markos Vamvakaris’in toplu eserleri albümünü bir aralar evde lime lime oluncaya kadar dinledim. Değme alaturka arabeskçiden daha karanlık sulara yelken açtığı halde gözünden ve sesinden ironi kıvılcımını eksik etmeyen bir adamdır. Bir ara Viky Mosholiou’nun “Son Tramvay” albümüne aşık oldum. Sonra Giritli esrarkeş Psarantonis’e hayran oldum. Bir dönem klasik Hint ragalarına merak saldım. Kolombiya’da geçirdiğim bir aydan sonra kalbimde salsaya yer açtım. Uzun yıllar Bob Marley’i dinledim. Arjantin’in tangolarına bayılırım. Sonra, hayret edeceksin ama, Peru dağlılarının müziği olan huayno’lara bir tür iptila edindim. Aradan yıllar da geçse, iyi bir huayno havası ile karşılaştığımda, oltaya takılmış balık gibi oynamaktan kendimi alamıyorum.

Üniversitede iken bir kaç yıl büyük bir zevkle alaturka fasıl dinledim. Kemal Gürses, Üsküdar Musıki Cemiyeti, Şevki Bey, Leyla Hanım, Lemi Atlı ve saire. Daha sonra Kâni Karaca’nın kayıtlarını keşfettim, Osmanlı elit müziğinin asıl şaheserleri ile tanışma, tanışma demeyelim de kenarlarında dolaşma fırsatım oldu. Bir kısmı ilkel usuller ile radyodan teybe çekilmiş, sonradan CD’ye aktarılmış kırk, elli tane albümüm birikti. O albümler hâlâ tozlu bir köşede durur. Bazen cinler geldiğinde arayıp dinlerim. Olağanüstü zarif ve incelikli bir müziktir; insan ruhunun çok derinlerdeki bir takım telleri titreştirir. Ama tıpkı Yunan kilise müziği gibi bir iki saat dinledikten sonra hafakan basar. “İmdat, içim daralıyor!” duygusuna kapılırım. CD’ler yeniden tozlu rafların arkasına gider, cinlerin bir dahaki ziyaretine kadar unutulur.

Türk Pop Müziği’nden nefret ediyorum. 1960’larda ilk çıktığı zaman nefret ettim ve yarım yüzyıldan beri nefretim dinmedi. Detone bir böğürtüden başka bir meziyetini göremediğim Türk avam müziğinden ise adeta fiziksel bir tiksinti ile tiksiniyorum. Hapiste olduğum bir bölümde o yapışkan ses ile yaşadım. Alışmadım. Alışmayacağım. Hayatımın şu geldiğim evresinde arabesk ve varoş türküsünün tükürüklü feryatlarına bulaşma riski olmadan yaşayabileceğim bir köşe hayattaki en büyük mutlulukmuş gibi geliyor bana.

Amerikan Pop Müziği hakkındaki duygularım da bundan çok farklı değil. Amerikan Pop Müziği ile Rock’ın teknik ustalığını takdir edebiliyorum. Bunun getirdiği bir tür mesafeli ve teorik beğenme duygusu aklımın sinir bozucu yarısını etkisi altına alabiliyor. Ama hayır, insanların duygu dünyasını bir tır kamyonunun gürültüsü ile boğmaya çalışan müzik anlayışına tahammülüm yok. Elektronik yollarla deforme edilmiş her türlü ses kulağımı ve ruhumu tırmalıyor. Kitlelerin beğenisi için ekip kararı ile üretilmiş her eser, bende edepsizce bir yalanın doğurduğu utançla karışık öfke duygusunu uyandırıyor.