Nakavt

Kafenin birinde oturuyorum. Sadece oturuyor ve düşünüyorum. Elimde ne gazete ne telefon ne de kitap var. Her insanın kendiyle ringe çıkması gereken dokuz roundluk düşük bütçeli dövüşlerden birindeyim. İnsanlar hızlı çekim etrafımda dolanıyor, bana garip garip bakıyor çünkü uzun zamandır kimse ringe çıkmıyor. Dahası ringin ne olduğunu bile unutmuşlar. Sadece dövüştüğüm için beni garip garip süzüyor, sonra gazetelerinin içindeki haberlere, kitaplarına ve telefonlarına dönüyorlar. Daha önce hiç ringe çıkmamış bu insanlar nasıl okuyor, öpüşüp sevişiyor anlamıyorum. Dağılmış bir surata sahip değilken öpüşmenin, sevişmenin bir anlamı olduğunu düşünmüyorum.

Garsonun getirdiği çayın içinde martılar uçuyor; bulutları ve yeterince hızlı uçamayan martıları bir dikişte mideye indiriyorum. İçimde kısa süreli bahar şarkıları söyleniyor, uzun zaman önce öldürülen tanrılar kadehlerini kaldırıyor ve sonra yine susuyorlar; eski tanrılar susmaktan uzun süredir nefret diyor.

Ön masada oturan çift kaçamak bakışlarla beni izliyor. Gökyüzünü bir dikişte mideye indirmemden mi rahatsız oldular bilemiyorum. Sanırım rahatsız oldukları şey ringe çıkmam. Belki de yalnız olmam onlara garip geliyor. “Eğer bir ring varsa dövüşmek gerekir.” diye geçiriyorum içimden. O zaman dövüş başlasın.

Bir anda eski sevgilim çıkageliyor. Sormadan, hatta bana bakmadan karşıma geçip oturuyor. Ellerinde boks eldivenleri var ve kaşları vazelin içinde. Herhalde ona vuracağımdan korkuyor. Ona vuracağımı düşündüğü için kızmadan edemiyorum. Bir anda stresim boynuma oturuyor, bacaklarını göğüslerime yaslayıp nefesimi kesiyor. Gözlerimi kısıyor ve ona sinirli sinirli bakıyorum. Tam konuşacakken birisi omuzlarımı ovmaya başlıyor.

“Sakin ol şampiyon, henüz gonk çalmadı. Öfkeni maça sakla.” diyor tok sesiyle. Sözüne uymam gerektiğini düşünüyorum. Boynumu kütürdetiyorum ve omuzlarımı ileri geri bir iki tur çeviriyorum. Derken garson geliyor ve tepsisini masaya vuruyor. Artık dövüşün başladığını biliyorum.

“Beni aldattın!” diyor eski sevgili. “Ben ise sadece seni sevmiştim.”

Yumruğu mide boşluğuma oturuyor ve kısa süre nefessiz kalıyorum. İlk round’un henüz ilk saniyelerinde böyle sert bir yumruk yediğim için utanıyorum kendimden.

“Evet aldattım!” diyorum. “Aldattım çünkü aşk sürekli devam eden bir yok olma sanatı!”

“Aptal aptal konuşmayı bırak, şiir falan mı yazdığını sanıyorsun?” diye yapıştırıyor sol kroşesini. Karaciğerimin üzerindeki kasabalar bir anda alev alıyor. Şiddetli sıcak hava dalgası yüzünden tüm kalp hastaları o an can veriyor.

Eski sevgili, yumruklarımdan kaçıyor, kaçmakla kalmıyor, seyircileri estetik kaçışlarıyla mest ediyor. Ön masadaki çift, tezahürat etmeye başlıyor o sıra. “Yürü be kızım, o  nasıl kaçıştı öyle!” diye bağırıyorlar. Ön masaya bir küfür sallıyorum. Küfrü sallarken ağzımdan çıkan kan sevgilimin alnına yapışıyor.

“Seni hâlâ seviyorum.” diyorum.

“Sen en çok kendini seviyorsun!” diye kükrüyor. “Niye aldattın madem çok seviyorsun?” diye soruyor. Gerçekten niye aldattım diye düşünmeden edemiyorum. Belki onu artık sevmiyorum, belki de herkesten daha çok seviyorum, bilemiyorum. Yirmi dokuz yaşında, yuvarlakları karelerin içine sokmaya çalışıyorum.

“Sen de bana çok soğuktun, ama geçtiğimiz üç ayda.” diyorum. “O üç ay beni senden çok uzaklaştırdı.”

“Başka birisinin koynunda sabahlayacak kadar uzaklaştırdı demek. O zaman ben de son senede bir tabur askerle sevişmeliydim belki.” deyip aparkatı çeneme yapıştırıyor. Çenemden seken yumruğu burnumu alıp götürüyor ve ilk round henüz bitmeden kendimi ringin üzerine yapışmış halde buluyorum. Burnumdan akan kan ringin ter ve ihanet kokan zeminin üzerine yavaşça süzülüyor. O sırada kafedekiler avazlarının çıktığı kadar bağırıyorlar. Beni tutan kimse olmadığını düşünmeye başlıyorum ve sonra hak veriyorum onlara, ringe çıkmayı kabul etmek, dayak yemenin ve nefret edilmenin ön koşulu biliyorum.

Garson geliyor ve saymaya başlıyor. Bir, iki, üç, dört… Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Kirpiklerimin arasındaki dünya patlıyor ve yeniden doğuyor, patlıyor ve yeniden doğuyor…

Beş, altı, yedi…

Sonunda kalkmayı başarıyorum. Karaciğerimdeki yangının henüz sönmediğine inanamıyorum ve daha kötüsü burnumun içindeki tüm borular patlamış durumda. İşçilerin zamanında gelmemelerine alıştığım için boş veriyorum ve tam bir adım atacakken gonk çalıyor ve ilk round sona eriyor.

Omzumu sıkan eller geri dönüyor.

“Açık dövüşüyorsun!” diyor ellerin sahibi. “Savunmayı neden bırakıyorsun kocaoğlan?”

“Ona vurmamı mı bekliyorsun yani?”

“O zaman ne s*kime ringe çıktın da bizi rezil ediyorsun?” diye sıkıyor omuzlarımı.

“Sana doğru gelirken sol adımını ileri at ve bekle. Yaklaşacakken geriye sol adım, pat diye yapıştır! Beni anladın mı?”

Buzlu su kafamdan aşağı dökülürken ona bunu yapmamalıydım diye geçiriyorum içimden.

“Haydi şampiyon, indir şunu ringin ortasına!” diye bağırıyor ellerin sahibi. Ve sırtıma vurarak beni ringin kalbine itekliyor. Kalbin üzerinde çok sinirli bir kadın görüyorum. Sanki beni yok etmek için saniyeleri yiyip bitiriyor!

“Bana soğuk davrandın ve bunu iyileştirmek için bir çaba bile sarf etmedin!” diyor eski sevgilim. Pat! Sol kaşım açılıyor.

“Bu da yetmedi aylarca başka kadınlarla fingirdedin ve bunları bilmeme rağmen sana olan aşkımdan sesimi çıkarmadım!” diyor. Sol kulağım sanırım artık duymuyor.

“Peki sen ne yaptın?” diye soruyor ringin merkezinde.

“Bir özür bile dilemedin.” diyor. “Çünkü sen kendini hiçbir zaman haksız görmedin!”

Ve sağ kroşesi beni ringin iplerine uçuruyor. O an havada iplere doğru uçarken yaptığım salaklığı çok iyi anlıyorum. O kadar sinirlenmesinin nedeni aldatılmadan çok onu küçük düşürmem, yani basit bir  özrü bile ona söyleyecek cesaretimin olmaması olduğunu fark ediyorum. Kendimi dev aynasında görmem ve aslında hayatımın genelinde böyle davrandığım için herkesi usul usul kendimden uzaklaştırmam asıl mesele. Önce iplere çarpıyorum sonra ringin zeminine çakılıyorum. Kaşımdan akan kan, kafamdan o kadar hevesle çıkıyor ki, onun bile bana tahammül edemediğini düşünüyorum. Garson sayıyor, bir, iki, üç, dört…

Kalkamayacağımı çok iyi biliyorum. Dövüşü kaybettiğimi, belki de bir daha eskisi gibi yürüyemeyeceğimi düşünüyorum. Sonra kızıyorum kendime, hâlâ kendimi düşünüyorum!  Yarı açık sağ gözümle eski sevgilime bakıyorum; ön, arka, sağ ve sol ne kadar masa varsa deli gibi bağırıyor ve garson 10 dediğinde oturduğum kafenin, sola esneyen sandalyesinin üzerinde telefonu alıyor ve eski sevgilimi arıyorum. Gökyüzü bardağın içindeki son damlaların üzerine yansıyor, martılar çayın içine girip çıkıyor ve asla ringe çıkmamış insanlar dağılmış suratıma gülmeye devam ediyor.