Nedensellik kavramının derin incelemeleri İskoç Aydınlanmasının altın yumurtalarından birisi olarak görülür. Kant’ın “Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı!” deyişi ile modernizmin temeline gömülü olan nedensellik kavramının çalışılması, aslında bugünkü modern anlamı ile bilimin de felsefi temelinin oturmasında büyük role sahiptir. Einstein’ın yerel nedensellik kavramını özel göreliliğin merkezi aksiyonlarından birisi yapması şans eseri değildir. Peki, bu kadar önemli olan nedensellik kavramı gerçekte neden bu kadar önemlidir? Hume’dan önce kimsenin aklına bu kadar temel bir kavramı derinlemesine incelemek gelmemiş midir?

İmam Gazali, 11’inci yüzyılda yaşamış en büyük bilginlerden ve bugünkü İslam felsefesinin epistemolojik zeminini inşa etmiş insanlardan birisidir. Temel zaferi ise nedenselliği çürütmektir. Gazali kendisinden altı yüz yıl sonra Hume’un yaptığı şeyi binli yıllarda başarmıştır; ancak Gazali’yi takip eden yıllar felsefi bir Aydınlanma çağı değil, İslam felsefesinin altın çağının çöküş süreci olmuştur.

Gazali’nin nedensellik üzerine argümanları nerede ise Hume’un argümanları ile aynıdır. Hume güçlü nedensellik kavramını reddeder, çünkü herhangi iki olgunun nedensellik bağına sahip olduğunun kaç gözlem yapılırsa yapılsın asla kanıtlanamayacağını öne sürer. Eş zamanlı veya sırayla gerçekleşen hadiseler arasındaki her bağlantı dışarıdan yapılmıştır, içkin veya özsel bir bağlantının orada olduğu iddia edilemezdir. Zayıf nedensellik ise; doğal nedenlerin doğal sonuçlara sebep olabileceklerini kabullenir, bu da tanrının iradesine yine yer bırakır ancak bilim yapmayı kısmen olanaklı hale getirir. Gazali’nin buradaki en büyük zaferi ise, aslında doğal nedenlerin ve sonuçların da yaratıcısının Tanrı olmasından ötürü bu nedensellik ilişkisinin de tanrısal etkilere açık olduğunu gösterebilmiş olmasıdır. Bu bağlamda Gazali, tanrının herhangi bir anda mucize yaratabilme yetisine sahip olduğu varsayımından yola çıkarak gerçekleşen her şeyin tanrının iradesine uygun olduğunu savunur ve doğal sebep ile sonuç ilişkilerini ayrı bir yere koymaz.

Bu tartışmalarda kullanılan tanrı kavramı elbette dini anlamlar taşımaktadır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki; felsefi tartışmalarda tarihsel olarak öne sürülen tanrı kavramı insanların inanç kavramsallaştırmalarından ayrı bir kavramdır. Aristocu silojistik felsefede her olgu belirli bir ailenin üyesidir. Bu aileler de bir üst sınıftan ailelerin üyeleridir ve onlar da bir üst ailenin. Böylesi bir mantıkla en tepeye çıkıldığında tüm olguları, kavramları, düşünceleri, yaklaşımları kısacası mantıksal her öğeyi kendi altında barındıran tek bir fikir tepede kalmaktadır. Buna gerekir ise bütün, gerekirse her şey, gerekir ise varlık denilebilir, ancak felsefi bağlamda bu Tanrı fikridir. Her şeyi kapsayan tek bir şey!

Yukarıdaki bağlamda Gazali’nin argümanı gerçekten çok güçlüdür. Eğer her şeyi kapsayan tek şey iradi bir varlığa sahip ise, bu durumda iradesi en tepeden en aşağıya kadar her fikre, her düşünceye, her olguya sonsuz bir hükme sahip olacaktır. Tanrının iradi bir varlık olduğuna iman etmiş herhangi birisinin, Gazali’nin güçlü nedensellik karşıtı argümanlarını çürütebilmesinin Aristocu mantık içerisinde yolu yoktur.

Hume nedensellik kavramına nerede ise Gazali ile aynı yöntemler ile karşı çıktı, ancak Gazali’nin attığı son adımı atmadı. Aksine nedenselliğin aslında olmadığını öne sürdü, bu da tanrının iradesini kainata yalnızca yaradılış anında uyguladığına ve kalan her şeyin doğal sürecin bir parçası olduğuna inanan empirisist akımdaki dindarlara ters düşmeyecek bir fikirdi. Fakat bu noktada Immanuel Kant, felsefenin en büyük isimlerinden birisi dahil oldu.

Dogmatik uykusundan uyanan Kant kendisinden yüzlerce yıl önce Gazali’nin izlediği ve mantıksal olan adımı atmak yerine başka bir yöne gitti ve ortamdaki iradi varlığın insan olduğunu öne sürdü. Nedensellik bağlarının kaynağı insan iradesiydi, çimenler yağmur yağdığında büyüyordu; çünkü bu nedensellik ilişkisi insanlar tarafından ortaya sürülmüştü. Kant elbette insanların olguları değiştirebileceğini söylemiyordu, ancak “Yağmur yağdığı için çimenler büyüdü.” diyebilmenin insan iradesinin bir sonucu olduğunu ortaya sürüyordu. Tek bir felsefi kararla kadercilik ve tanrı tahtından edilmiş ve yerine insan iradesi konulmuştu. Aydınlanmacılığın hümanizminin keskin bir zaferiydi.
Elbette, Kant fikrini daha sonrasında tüm insanların ortak fakültelere sahip olduklarından ötürü herkesin ortak bir anlayışa varabileceğini savunan hümanist-rasyonalist cenaba çekip modernizmin felsefe köşe taşlarından birisini döşemeyi ihmal etmedi. Yani modern toplumun zeminini atan felsefi hamle yedi yüz yıl önce İmam Gazali’nin tanrı iradesini koyduğu yere insanın konmasıydı. Kaderciliğin yaygın olduğu toplumların hala Gazali sonrası İslam felsefesinin epistemolojik zemininde kaldıklarını görebiliriz.

Yukarıdaki bağlamda ise, nedensellik sorusuna insan iradesi yanıtı verilmesi rasyonalist-laik toplumların temel aksiyonlarından birisidir. Bu yapıyı yapısöküme uğrattığımızda ise altının boş kalması hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü Gazali ve Hume’un argümanları geçerliliklerini yitirmemişlerdir. Temel iradi pozisyonun altını kazdığımızda karşımıza silojistik mantığın tanrısından başka bir şey çıkmayacaktır. Ve Kantçı hamleyi o ya da bu şekilde yapmadığımız takdirde ortada bireysel veya toplumsal bir iradenin mümkünlük alanı kalmayacaktır.

Yapısöküm bir analiz aracı olarak kullanıldığında iyidir; ancak bir çürütme aracına dönüştüğünde karşısında hiçbir şeyin kalmayacağı açıktır. Bu nedenle neyin korunması ve neyin elden çıkartılması gerektiği konusu özenle ele alınmalıdır. Nedensellik bu bağlamda önemine vurgu yapılması gereken bir kavramdır, çünkü insan iradesinin gücünü dayandırdığımız temelde bulunmaktadır. Ancak, aynı zamanda şüpheciliğimizin ve insan iradesinin zayıflığını da bize daima hatırlatır. Bu bağlamda değişmez ve tanrısal bir iradenin yerine konulan hümanist, hatta bazen bireysel özgür irade çağdaş toplumun felsefi zemininde hala daha yerini korumaktadır.