Tüketim; insanın varlığından bu yana süregelen bir kavram. Ancak ben burada size tüketimin derinlemesine bir geçmiş dönem tahlilinden hareketle anlatım yapmayacağım. En genel şekilde geçmişte yaşamı idame ettirme ve ihtiyaç karşılama aracı olan tüketim, bugün hepimizin bildiği gibi yeni bir kabile söylemi olarak ahlakileşti. Güncel dünyamızın son kültürü tüketim insani dengenin varlığını ortadan kaldırıp, ruhsal tutarlılığı günden güne artan bir şiddetle tehdit ediyor. Üstelik bunu rıza ile gerçekleştiriyor. Reklamları, vitrinleri, nesneleri ve kendine özgü söylemiyle tüketim, artık hayatın her yerinde.

Bolluk toplumunun sundukları karşısında hepimiz etkileniyoruz. O kadar fazla seçeneğimiz, o denli geniş ve sonsuz olanaklarımız var ki; bu büyüye kapılmamamız neredeyse imkansız. Artık nesneler tarafından kuşatılmış durumdayız. Peki bu alımlı, güzel ve binbir çeşit taksit seçeneğiyle kırmızı halı üzerinde önümüze serilen nesnelerin bize aslında saldırıyor olduklarını kaçımız kabul ediyor? Çok azımız. İşlevselleşiyoruz. Nesneler tarafından dönüştürülüp, git gide onlara benzeyerek robotikleşiyoruz. Satın aldığımız her nesnede kendimizi gerçekleştirdiğimize, ruhsal tatminimizi bir üst seviyeye çıkardığımıza inandırırken, ruhumuzu içinden çıkılmaz bağımlılık oyunlarının ortasına bırakıyoruz.

Nesneler o kadar sık ve o kadar düzenli bir rutinle gündelik yaşam akışına dahil oluyorlar ki; bu uyum aldatmacasının bilinç altımıza durmaksızın yüklediği kodlar yüzünden algı kaybına uğruyoruz. Nesnelerin ritmine göre yaşıyor, onlara ayak uyduruyoruz. Eski uygarlıklara bakıldığında tümünde uygarlığın ve toplumun nesnelerden uzun yaşadığı gözlemlenirken 21. yüzyıl insanları olarak bizler nesnelerin doğuşuna, gelişimine ve ölümüne çok kısa süreler zarfında şahitlik ediyoruz. Değişim değeri tüketimin ve nesnenin en etkili kozu olarak her an büyük bir kolaylıkla bizim için kullanıma hazır bekletiliyor.

Baudrillard, nesnelerin toplu satışa çıkarıldıkları alanlara alışveriş merkezi değil “drugstore” yani ilaç dükkanı demeyi tercih ediyor. Çünkü tüm nesneler bize iyilik vaadiyle sunuluyor. İyi etme, iyi hissettirme, eksik yanlarımızı giderme ve dahası! Bu strateji ile hem nesnelere beyinsellik atfediliyor, hem de alışveriş daha çekici kılınıyor. Biz ise sakat, yetersiz, eksik, yalnız ama yalnızca nesne satın alarak iyileşebilecek hastalar yerine koyuluyoruz. Beyinsellik mantığı sadece bununla da sınırlı değil. Kahvehaneler artık kafe ve içinde kahve ile beraber birçok yan ürün satılıyor. Üçüncü dalga kahvecilik adı verilen bu yeni akım bireye kitap, dergi, ev ve mutfak eşyası hatta zücaciye satmaya dek vardırılıyor. Drugstore sıcak, samimi, güler yüzlü bir insaniyet kazanıyor. Bir ana ürünle ilişkili ne kadar yan ürün varsa beyinselleştirilerek satışa sunuluyor. Üçüncü dalga kahveciler örneği için Baudrillard’ın adı geçen kitabına göz atabilirsiniz. Söyleme dikkat ederseniz sürekli “yapın, edin, bulun, alın, geçin, hissedin!” kalıpları ile dolup taşıyor. Tüketiciye satılan nesne tamamen işlevsiz olsa bile bu söylem sayesinde yararlı kılınıyor.

Belki de bunun altında Baudrillard’ın drugstore tanımlamasının yan anlamında bağımlılık ve istenç de yatıyor olabilir. Bilindiği gibi bir hap ne kadar sık kullanılırsa vücut ona o denli alışkanlık ve istenç geliştiriyor. Çalışma, eğlence, doğa, kültür, yeme içme hatta sağlık tüketim kültürünün ulaştığı noktada tek bir saha içinde birleştiriliyor. İklimlendirilip hepimizin beğenisine özenle sunuluyor. Bu sayede çirkinliğin zor satılması kavramı ortadan kalkıyor, çünkü çirkinlik drugstore’ larda karşıtı olan güzellikle birleştirilerek satılıyor.

Tüketim toplumunun en büyük tehlikelerinden birisi model olarak sunduğu standartlaşmış yaşam biçimleri ve nesneler olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaşam tipleri, orta sınıf ve orta sınıfın üstünü yücelterek altta kalan sınıfları buna özendiriyor. Enflasyonist baskılara neden olan böylesi bir algı biçiminde nüfusun genelinin aldığı nesneyi alamayan bireyler sistem tarafından kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Nesnelerin çoğunluk tarafından benimsenen ritmine ayak uyduramayan orta sınıf altı diğer tüm tabakalarda bugün son derece tehlikeli erozyonlar meydana geliyor.

Tüm bunları devindiğimiz tüketim olgusunu bir tür yarışa benzetiyorum. Yarışa dahil olan ve pistte kalanlar da model olarak önerilen yaşamlara ulaşabilmek adına kendilerini tüketen üstün bir çaba sarf ediyorlar. Bunun farkına bile varmadan tabii ki. Kısacası; sistem bir müddet sonra doyma noktasına ulaşıp kendi üstünde dönmeye başlıyor. Bu sistemin kendisini yeniden üretirken giderek tükendiği noktadır. İşlevsiz bireysel ya da toplumsal tüketim alışkanlıkları işlevsel olanların önünde gidiyor ve tüketim sistemini kendi kendisinin asalağı olarak yaşatıyor. Nesneyi değil aslında nesnenin gösterge gücünü arzuluyor.

Nesnelerin tüketimiyle ilgili son olarak değinmek istediğim nokta savurganlık. Tüketim kültürü bizi öyle bir sınıra itiyor ki sadece yaşıyor muyuz, yoksa aynı zamanda var da olabiliyor muyuz ikilemine düşmemiz kaçınılmaz hale geliyor. Satın alarak yaşadığımızı hissediyor, savurarak daha doğru bir ifadeyle tüketerek -yok ederek- ise var olduğumuzu hissediyoruz. Tüketimle birlikte gelen diğer misyon bitirmedir. Çarkın dönebilmesi için nesnenin bitmesi ve tedavülden kalkması gerekiyor. Bunun için de ömrü ne kadar uzun olursa olsun hep daha iyisi, bir üst modeli olduğu fikri satın alındığı andan itibaren tüketicisine ekiliyor. İnsan olmak için hep fazladan, lüzumsuz bir takım şeylere ihtiyaç duyduğumuz çağımızda asıl sorun yaşamlarımızı sürdürme biçimimize göre mi, yoksa onlara yüklediğimiz anlamlara göre mi tükettiğimiz. Sadece tüketerek değil savurarak da gösterişçi süreçlere itaat etmiş oluyoruz. Bir giydiğini bir daha giymeyen kimseler prestijli olarak nitelenirken, her yıl telefon değiştiren arkadaşımızı çağa ayak uyduran modern kişi sıfatına yükseltiyoruz.

Nesnelerin bitirilme hızları üzerinde hiç kuşkusuz tüketim kahramanlarımızın da etkisi var. Medyanın gölgeleri gibi takip ettiği bu kişiler gündelik hayatları içerisinde ya bir şeyleri satın alırken, ya da tüketirken resmediliyor. Kardashian ailesinin kahramanlıkları hala devam ediyor, ileride de edecek. Onların kahramanlıkları, servetleri, inanılmaz harcama güçleri ve bunların hepsini bizim yerimize vekaleten yapabilmelerinden geliyor. Sözün özü tüketim toplumu varlığını garanti altına alabilmek için nesnelere ihtiyaç duyuyor, daha doğrusu onları yok etmeye ihtiyaç duyuyor. Nesnelerin kullanımı sadece nesnelerin usulca yok olmasına hizmet ediyor. Bu yüzden yok etme daima üretimin temel alternatifi olarak kalıyor ve tüketim sadece üretimle yok etme arasındaki aracı bir terim işlevini devralıyor.

Nesneler bir yana bugün tüketimin en değerli kaynağı beden olarak öne çıkıyor. Beden hem bir tüketim aracı, hem de tüketilen bir nesne olarak kendi kültürünü yaratıyor. Baudrillard tarafından “human desing” ve “human engineering” olarak adlandırılan bu durum tıpkı nesneler gibi tasarlanmış, standartlaşmış insanlar oluşturmayı amaç edinen tüketim piyasalarını tanımlıyor. Tüketimin mantığı tamamen dışsallığa dayandığı için insanlar da dış görünümleri, yani bedenleri üzerinden oyuna dahil ediliyorlar. Zayıf, bakımlı, şık, yüzünde kırışığı olmayan, Chanel çanta taşıyan, Bulgari saat takan kadınlar; saçı gür, keskin hatlı, kaslı, Mercedes ya da BMW kullanan, şirket yöneticisi erkeklerle yarıştırılıyor. Vitrin son derece önemli ve üst düzeyde tatmini yaratabilmek için donatılması gerekiyor. Özetle kadın kadınlığından erkek erkekliğinden tanımlanmıyor, bedenlerinin sahip olabildiği en yüce özellikler ve nesneler üzerinden tasarlanıp birbirlerine karşı satışa sunuluyor. Öyle ki; beden otomobilden bile daha fazla yan anlamla yüklü hale geliyor. Bugün bedenler fiziksel ve cinsel özgürleşme etiketi altında satışa sunuluyor. Talebi arttırmak, ilgi çekmek, yani sattırmak içinse çevresi kitle kültürünün en yaygın kodları olan moda, gençlik, sağlık, perhiz, zariflik, erillik/dişillik saplantıları ile donatılıyor. Özellikle bedeni baştan ayağa sarmalayan arzu söylemi kadın bedenini bir numaralı kurtuluş nesnesi haline getiriyor. Beden ahlaki ve ideolojik anlamda artık ruhun yerini alıyor.

Bedenin statüsü tüketim toplumunda bir kültür olgusu olarak karşımıza yerleştiriliyor. Dişil ya da eril hangi beden olursa olsun içinde yaşanılan kültürden bağımsız düşünülmesi söz konusu değil. Dolayısıyla bedenin nesnelerle ve kişilerle örgütlenmesi, onlarla ilişkiye girme şekilleri de toplumdan topluma değişiyor. Ancak kapitalist düzenin bir koza gibi örüldüğü tüm dünya genelinde tüketim toplumu bedenin-özellikle kadın bedeninin-evrensel toplumsal pratiğinin zihindeki algılanma biçimiyle oynuyor. Yani sermaye olarak beden pratiği fetiş olarak bedene dönüştürülüyor. Baudrillard bu konuyla ilgili; “Eğer eskiden bedeni sarmalayan ruh idi ise, günümüzde ruhu sarmalayan bedendir” diyor. Fakat burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Artık ruhu sarmalayan çıplaklığın patlaması olarak ten değil doğrudan giysi, takı, makyaj malzemesi, ev, araba gibi nesneler.

Tüketim toplumu kuşkusuz en fazla kadın bedenine yükleniyor. Güzel olmak bu toplumun kadınları için dinsel bir buyruk, bir çeşit ritüel. Güzel olmanın tanrı vergiselliği ya da ahlaki nitelikleri artık önem taşımıyor. Herkes güzel olmak zorunda ve bunu sağlayabilecek imkanlar sınırsız. Kadın her şeyi yakından takip etmekle yükümlü, işinde başarılı olmasına artık kafatasının içindekiler yetmiyor, ondan fiziki form ve şıklık talep ediliyor. En basit anlatımla genelleyecek olursam bedenin kullanım değeri olan enerji, cinsellik ve hareket tüketim toplumunca değişim değerine indirgeniyor. Bu yapıda tüketim nesnesi olarak bedenin birincil önceliği hattır, duygu değil, hisler değil. Reklam sektörü de bunun yegane destekleyicileri arasında yer alıyor. Bedeni parçalarına ayırarak araçsallaştırıyor.

Beden sattırma işlemi en etkili “Bedeninizi yeniden keşfedin!” sloganı altında gerçekleştiriliyor. Bronzlaşma, spor, moda, tümü özgürleşmeden geçerek temizlikten makyaja kadar bedeni kuşatıyor. Kendi bedenine aşık olan birey de haliyle güzellik sektörüne atılıyor. Bedenlerini yeniden keşfetme umuduyla kendilerini parfüm banyolarına, solaryum ve masajlara adayan kadınlara erkeklerden daha sık rastlıyoruz. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi tüketim toplumu nesne olarak kadın bedeninin açılış değerinin erkeğinkinden fazla olduğunun bilincinde bir rota çiziyor. Güzellik sattırıyor, erotizm sattırıyor, son kertede beden sattırıyor. Süreç o kadar güzel işliyor ki kişiler bir müddet sonra bedenlerini birer statü göstergesi nesne olarak algılamaya ve o yönde hareket etmeye başlıyorlar. Bu şekilde yapısı bozulmuş beden eşittir yapısı bozulmuş cinsellik mantığıyla tıpkı emek gücünün kullanımında olduğu gibi bedenin de önce özgürleştirilmesi, sonrasında ise ekonomik sürece dahil edilmesi amaçlanıyor. Bedene, artık para kazandıracak ve nesne sattıracak bir fikir olarak bakılıyor. Fikre katılan bedenler ise sonunda kendileri de satılma fırsatı elde etme şansı ile ödüllendiriliyor.