Öğrenmeyi Öğrenebilmek

Bu dünyada nefes almaya başladığımız andan bugüne kadar bize birileri hep bir şeyleri “Yap!” ya da “Yapma!” deyip durdu. Biz buna kısaca eğitim diyoruz. Aile ile başlayan bu süreç okul ile devam etti. Hayatın içinde de her an devam etmekte. Dikkat ederseniz kendimiz doğruları keşfederek değil, daha çok yönlendirilerek önümüze konana biat ile eğitiliyoruz. Bu şekilde hayata atılan bireyler sorgulama yeteneklerini ve birey olma bilinçlerini geliştiremiyorlar.

Bana sorarsanız öğrenmenin ilk şartı sorgulamaktır. En inkar edilmez gerçekleri bile sorgulamayı bilmeliyiz. Emin olma duygusunu tüm hücrelerimizde hissedene kadar gerçek bilginin peşinde koşmalıyız. Ancak nedense sorgulayan insan bugün bile negatif bir imaja sahip gibidir. “Sorgulayan” kelimesi nedense bizim kültürümüzde her işin altında pislik arayan, her an iş bozanlık yapacak birine ait bir özellikmiş gibi yerleşmiştir. Yukarıdan dayatılana biat etmenin ve müfredat denilen statik yapının parmak ucuna kadar birbirinden farklı olan biz insanlara dayatılması ne kadar doğrudur? Burada ifade etmek istediğim gerçekliğin bireyden bireye değişeceği değildir. Her bireyin gerçekliği algılayış biçiminin farklı olduğudur. Her kıyafetin herkese aynı şekilde uymayacağı gibi, herkes aynı şekilde eğitilemez. Herkes her bilgiyi aynı şekilde öğrenemez.

Einstein okuldan atılmış, hocaları tarafından embesil olmakla suçlanmıştı. Ama o öğrenmeyi öğrenmiş ve bugün dünyaya bir iz bırakmıştır. Şimdi sizler de düşünün; okulunuzda sizinle aynı sıralarda okurken başarısız olan, öğretmenleri tarafından sürekli aşağılanan arkadaşlarınız yok muydu? Neden onların içinde de bir Einstein saklı olmasın? Sizden farklı düşünen, dünyayı daha farklı algılayan bu insanlar,  sıradanlaşan ve tek tipleşen dünyamıza daha farklı pencereden bakıp onu daha farklı yorumlayan kişiler olamazlar mı? Einstein gibi sayısız dehanın benzer hikayeleriyle doludur tarih. Bu yüzden hem çevremizdeki insanlara hem de çevremize bakışımız daha farklı olmalı. Kendinize de öyle.

Farklı düşünen ve hayata farklı pencereden bakan dehaların ortak özellikleri öğrenmeyi öğrenmiş olmalarıdır. Önlerine sunulanla yetinmeyip sorgulamayı bilmişlerdir. İşte bu yüzden Newton fiziğinden sonra bilim insanları fizikte artık sona gelindiğini söylerken, Einstein genel görelilik kuramıyla tüm bilinenleri öncesinde inkar edilemez kanunları yerle bir etmiştir. Gördüğünüz gibi bazen bilimin içinde bile dogmalar olabilmektedir. Aslında bu bilimin değil, insanlığın sorunudur. Biz sahiplenmeyi severiz. Üzerine binalarımızı inşa ettiğimiz temeller sallanmaya başladığında o temellere daha sıkı sarılırız.

John Locke “Tabula Rasa” dediği yeni doğmuş insanların beyinlerini boş bir levhaya benzetir. Doğuştan hiçbir bilginin yer almadığı tertemiz sayfalardır bunlar. Locke, “ İnsan bütün bilgilerini deneyimleriyle elde eder. Çünkü, insan doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz. Doğuştan bir köre bir küple bir küreyi elletseniz, daha sonra da birden gözleri açılsa dokunmadan hangisinin küre hangisinin küp olduğunu anlayamaz.” der. Daha sonraları yapılan bir deneyle bunun gerçek olduğu da kanıtlanmıştır. Bugün eğitim sistemimiz de gözleri kör olan insanlara küreyi küp olarak yutturmaktan başka bir şey yapmaz. Çünkü, gözlerimizi açtığımız bu dünyada gerçekleri tecrübelerle, yanlışlarla ve hatalarla öğrenebiliriz. Biz hata yapabilmek için önce birey olmalıyız. Benliğimizin bilincinde olmalıyız. Bizim için önceden çizilen yollarda bize sunulan doğru ve yanlışları özümseyerek değil, kendi doğru ve yanlışlarımızı bularak kendi yolumuzu çizmeliyiz.

Delfi’de Apollon tapınağının girişinde “Gnothi Seauton” yani “kendini bil” yazar. Sokratesin ve nice düşünürün temel düsturu olmuştur bu söz. İnsanın kendini bilmesi; kendini, düşüncelerini, ön yargılarını ve tutumlarını, bedensel özelliklerini, yeteneklerini, olgular karşısında verdiği tepkileri bilmesidir. Bunları bilen bir insan bu hayatta neyi yapıp neyi yapamayacağını da bilir. Yolunu görür. Yolunu çizer. Çevremize baktığımızda herkesin hayattan beklentisinin minumum düzeyde olduğunu görebiliriz. Gençken parıldayan gözlerin ışığının yıllar geçtikçe söndüğünü görürüz. Karamsarlığın içine düşüp hayatın hayal ettiğimiz kadar toz pembe olmadığını söylemeye başlarız. Aslında her birimiz hayallerimizi gerçekleştirecek potansiyele sahiptik. Sadece kendimizi tanımadık. Kim olduğumuzu bilemedik. Neticede bugün birçoğumuz hayatı günlük yaşamanın gayretindeyiz. Bizlerin bu hale gelmesinin sebebi küçükken hayatı daha toz pembe görüyor olmamız değil, büyüdükçe kendimizi tanımamız gerekirken aksine kendimize yabancılaşmış olmamızdır.

Boş levhayı bizler doldurmadık, başkaları doldurdu. Bunu yaparken kendi yöntemlerini denediler, kendi doğrularıyla şekillendirdiler. Kendi çizdikleri yolu takip etmemizi istediler. Bizler hayatın en başında harika umutlarla başladığımız bu serüvende zamanla bize sunulan rolleri benimsemek zorunda kaldık. Kimimize bu kalıplar dar geldi ve kimimiz içinde boğuldu. Kimine uydu. Kimi kalıbına sığmayanlar ise tarihe mal oldu.

En kolayı da sisteme çamur atıp onun ne kadar rezil olduğunu savunarak içimizi ferahlatmaya çalışmak. Olabilecek en kötü ikinci şey de bana kalırsa onun yerine kaybolduğumuz bu uçsuz bucaksız denizde kendimizi yeniden bulup saplandığımız o küçük adadan kendi imkanlarımızla da olsa bir sal yapıp kaçabiliriz. Çünkü, ait olduğumuz bu deniz gerçekten çok büyük. Nereye gideceğimizi bildikten sonra, gökteki yıldızlarla, elimizdeki imkanlarla nereye istersek gidebiliriz. Yeter ki bu potansiyelin bizde olduğuna olan inancımızı kaybetmeyelim. Bilmek için, öğrenmek için elinizin altındaki tüm imkanları kullanın. Eksik olduğunuz bir konuda kendinizi geliştirin. İnternet üzerinde telifsiz binlerce e-kitap var. Binlerce ücretsiz ders var. Kendinizi geliştirmek sizin elinizde. Eğitim hayatımız boyunca aldığımız dersleri aşılacak engeller yığınları olarak gördük. Sınavlara savaşa girer gibi girdik. Bu yüzden aldığımız eğitim genelde bir işe yaramıyor.

Aşağıya koyduğum grafikte de OECD ülkeleri içinde üniversite bitirmenin bireye ve topluma ek katkısının gösterildiği bir tablo var. Buradan da anlaşıldığı üzere ülkemizde eğitim sisteminde ters giden bir şeyler var. Ortada bir sorun varsa bunu görebiliyorsanız gereken tedbirleri de almak zorundasınız. Dediğim gibi suçu sisteme atıp bundan kurtulamayız. Sonucu kabullenmek yerine, ne istediğimizi bilip neyi yapabileceğimizi, neyi yapamayacağımızı hesaba katmalıyız. Yani kendimizi bilip bu boş sayfayı en doğru şekilde doldurmalıyız. Önce kendimizi görmek istediğimiz yere getirecek, sonra da toplumsal kalkınmamız adına daha aktif rol alacağız.

Yazar: Umut Yılmaz