Ortadoğu, Yeni Kutsal Doğa ve Taraf Olmak

1990’lı yılların ikinci yarısında “ben varsayımlar üzerine konuşmam!” demek epey revaçtaydı, hatırlarsınız. Hâlbuki; bilim dahi varsayımlarla ilerlerken, neden varsayımlar üzerine konuşulmasın? Biraz beyin jimnastiğinden kime zarar gelir ki? İslam medeniyetinin bilime yaptığı katkılara bakınca, özellikle bazı isimlere hayranlık duymamak elde değil. Akla ağırlık vermeyen eşarilik nasıl da galip gelmiş. Gazali’nin kalp gözü anlayışı bugün iki kere iki dörtmüşçesine nasıl da benimseniyor.

Öyle ki, ağırlık vermemenin ötesinde, aklı köklü bir biçimde reddeden selefilik dahi taraftar buluyor Ortadoğu’da bugün. İnsan varsaymadan duramıyor: İslam medeniyeti mu’tezile ekolü, İbn-Rüşt ve el-Razi gibi akılcı alimler üzerinden yol alsaydı, modern bilim Avrupa yerine Ortadoğu’dan çıkar mıydı acaba? El-Razi’nin söylediklerini okudukça şaşkınlıktan ve hayranlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Belki akılcılar olarak bilenen mu’tezile ekolü tutunabilseydi, belki felsefenin sapkınlığa sevk ettiği düşüncesi baskın gelmeseydi, modern bilimin filizlenmesi için Avrupa yeni çağını beklemeye gerek bile kalmayacaktı; zira modern bilimin nüveleri Ortadoğu’da, özellikle İran’da ve Endülüs’te fazlasıyla mevcuttu. Ne olurdu bilemeyiz elbette.

Yine de tarihe bakınca Ortadoğu farklı bir yol izleyebilirmiş, ama irrasyonalitenin kolaycılığına teslim olmuş gibi görünüyor. İrrasyonalite; kolay ikna eder, duygulara, ilkel benliğe hitap eder, hızla taraftar toplar ve rasyonel alternatifleri anında yutup öğütür, baskılar. Görgül kanıt, aklî gerekçe, sistemli gözlem ve deney ve rasyonel tartışma sıkıcı, zor ve uzun bir yol iken kâlp gözü ne kadar da cazip. Şahsen Ortadoğu’dan bir şahlanma beklemiyorum. Bu şansını irrasyonelite ile kör adanmışlıkla çoktan yitirmiş görünüyor. Ortadoğu yüz yıl öncesinin Balkanları gibi! Türkiye’deki politik gündeme dair naçizane bir gözlemim var: Taraf olduğumuz insanlar inatçı ise ilkeli, taraf olmadıklarımız ilkeli ise inatçı görünüyor gözümüze.