Yaklaşık dört bin yıl önce, Babil İmparatoru Hammurabi’nin kanunlarında, kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi. O zamanlar, Hammurabi Kanunları, dünya tarihinin yasalarını temsil ediyordu. İki yüz seksen iki madde halinde taş sütunlara yazılan bu yazıtlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökme dönemine girmesiyle 1901–1902 yıllarında Fransız araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ve Louvre müzesine taşınmıştır. Bu kanunlarda, köleler ve hür insanlar arasındaki farklılıklar, kölelere kısas kanunu ve evlilik gibi konularla aileyi düzende tutma yükümlülükleri belirtilmiştir. Günümüzde hala bazı toplumlarda, özellikle şeriat mahkemelerinde uygulanan kanunlar bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Hammurabi yasaları, M.Ö. 1760 yılı civarında Mezopotamya’da yaratılan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunlarından biridir. Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonları arasında Ur kralı Ur-Nammu’nun kanun kitabı M.Ö. 2050, Eşnunna kanun kitabı M.Ö. 1930 ve İsin’li Lipit-İştar’ın kanun kitabı M.Ö. 1870’li yıllarda bu kitaplarda yer alır. Hammurabi Kanunlarına göre, saygın, özgür, elit kadınlar örtünür; fahişe, metres, köle kadınları ise örtünemezdi. Örtünmek bu yüzden saygınlığın sembolü haline gelmiştir. Bu kanunlar altında, erkeğin metresi, karısı ile beraber olduğunda örtünebilirdi. M.Ö. 13’üncü yüzyılın sonlarında Mezopotamya’da, özgür kadınlar köle olmayan erkekler ile evlendiklerinde, kocaları onları örter, eşleri olduğunu simgelerdi. Erkeklerin genelde bir karısı olurdu ama çocuk yapamayan kadınların kocaları ikinci evliliklerini yapabilirdi. Asur erkekleri kaba, şiddet dolu, düşmanlarına ve kadınlarına karşı acımasızlardı. Komşu toprakları fethettikten sonra, büyük sayıda köleyi de beraberinde getirirlerdi. Erkek köleler ağır işlerde, kadınlar ise metres ve domestik işlerde çalıştırılıyordu.

Arkeolojik kazılarda keşfedilmiş ilgili sütunlarda, kadın örtünme kuralları dışına çıkarsa cezasını şöyle belirtiyordu: “Eğer bir adamın karısı ya da kızı sokağa çıkıyorsa başları örtülmelidir. Fahişeler, hizmetkârlar ve köleler örtünmemelidir. Eğer örtülü olarak bulunurlarsa, üstündeki örtüleri ellerinden alınıp, elli kere kırbaçlanıp, kafalarına bitüm dökülecektir.”

İştar Gelenekçiliği Hakkında

Ataerkil dönem ve bunun yansıttığı katı kurallardan önce, Sümer ve Mezopotamya halkı anaerkildi. Kadınlar toplumda saygıdeğer, iş ve mülk sahibiydi. Anaerkillik ve cinsel özgürlük Güney Babil, Mezopotamya, Asur bölgesine doğru uzanıyor ve kuzey Mezopotamya’nın uygarlık dönemlerinde uygulanıyordu. İştar, eski Mezopotamya’da bereket, aşk, cinselliğin gücü ve doğuşunun, ayni zamanda savaşın, silahların ve paranın, öncül tanrıçasıydı.

Zaman ile ataerkilleşen Mezopotamya’da, İştar tanrıçası kutsal mevkisini yitirmeye başladığında, bir kaç erkek tanrıça doğmuş, ataerkillik dominantlık kazanmıştı. Asur başkenti Ninova şehrindeki kazı işlerinde, bu topluluğun hazineleri bulunmuştur; bulunan hazineler arasında, ünlü Ninova Tabletleri de vardır. Bu tabletlerin yardımı ile arkeologlar, Mezopotamya uygarlığının sırlarını çözmeye başladı. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan bu tür tabletlerin bazıları beş bin yıl öncesine aittir. Bulunan tabletlerin üzerindeki yazılar din, matematik, yasalar, bilim ve başka konulara ilişkindir.

Sümer, Asur, Hitit, Urartu ve Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı. Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, örtünmenin ilk kez Sümerlerde ortaya çıktığını söylüyor. Konu ile alakalı; Muazzez İlmiye Çığ “Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni” adlı kitabında da bunun vurgusu yapılmaktadır.

Çoktanrılı olan Sümer dininde, özellikle büyük tanrıların mabetlerindeki kadınların kutsal görevlerinden biri de tanrının gelini olarak genel kadınlık yapmak. Diğer rahibelerden ayrılması için de başlarını örtmeleri gerekirdi.

Muazzez İlmiye Çığ – Vatandaşlık Tepkilerim adlı kitabında da şöyle bir vurgu yapar: “Çok sonra İ.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunla evli ve dul kadınların da başlarını örtmesi şart koşulmuş. Böylece bu kadınlar da yasal seks yapan mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş oluyor. Bu gelenek, önce Yahudi kadınlarına geçmiş daha sonra da İslam kadınlarına uygulanmış.”

Asur İmparatorluğunun dışında, Bizans, Fars, Hindistan ve Klasik Yunan İmparatorluklarının kadınlarının, Hammurabi kanunlarına benzer yükümlülüklerle, sosyal statü bakımından üst düzeydeki kadınların diğer kadınlardan ayrı tutulması için örtünmesi gerekiyordu. Eski Çağ Filozofu, Heraklit, Antik Yunan ve Mısır’da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti: “Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür. Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür. Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler.”

Antik Yunan’da başörtü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus’un karısı Hera’nın da özel simgesiydi. Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti. Antik Yunan’da kadın, “erkeğin başının belası” olarak görülmeye başlanacaktı. Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı. Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi.

Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı. Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı. Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular’a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti. Cennete dönmeden önce Aynular’dan bir kadınla evlendi. Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi. Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti! Kadının en büyük onuru bakire ve doğurgan olmaktı. Hiçbir sosyal hakkı yoktu. Hatta kadın, başı açık dışarıya çıkarsa kocası onu boşayabilirdi. Tek tanrılı dinler, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi.

Talmud’a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır. Eski Ahit’te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır.

İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet anlamında “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamında “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65–38/14.19’da yüzü örten örtü anlamında da “tsaayafa” kullanılmıştır. Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” kelimesi de kullanılmıştır.

Hristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos ise “Kadının örtüsüz tanrıya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir!” demiştir. Bunu Protestanlar da kabul ederler, ancak bunu “O dönem öyle gerekliydi, şimdi değil!” diyerek uygulamayı reddederler. Erkek eli değmemişliğin, erdemliğin sembolü olan Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan rahibelerin de başları örtülüdür. İtalya’da hangi kiliseye gider iseniz gidin, hani tabloya bakar iseniz bakın, bu böyledir. Hatta çoğu tabloda ve heykelde, Meryem’i, öküz boynuzları ve benzeri semboller ile tasvir etmişlerdir. Bu yüzden Katoliklerde, Meryem Ana çok kutsal sayılır.

İran’da Başörtü

M.Ö. 539 İran, Mezopotamya’yı ele geçirdi ve böylece İran toplumunun bir parçası oldu. Kadının örtünmesi ve eve kapatılması, Asurlardan kalma sosyal alışkanlıktı. Bunu yıllarca devam ettirdiler. Eski İran’da mevkiisi yüksek aile kadınları baskılanıyor ve dışarıya çıktıklarında yüzlerinin kapanması gerekiyordu. İran zaferinde, başörtü komşu kraliyet ve ülkelere yayıldı ve Levant bölgesine sunuldu. Modern çağımızda, Suriye, Lübnan ve Kuzey Arabistan olarak bilinir. Ve Araplar o zamanlar kum fırtınaları ve yaşanmaz çöllerin getirdiği coğrafik konumdan dolayı bu uygarlıklara uzak kaldı, fakat M.Ö. 7’nci yüzyılda İran topraklarını fethedip başörtüyü uyguladılar.

Chador

Bijan Gheiby’e göre, M.Ö. 5.yy’dan itibaren Yunan, İran ve Pers İmparatorluğunda kraliyet kadınlarının yüzleri örtülür, hatta perdeli faytonların içinde bile yüzleri örtülü taşınırlardı. Kanuni ‘Pahlavi’ yazılarında, “Başörtü Zerdüşt kadınların geleneğidir.” diye yazar. Tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İranlı kralları inceleyen Firdevsi’nin Şehname‘sinde kadınların genellikle örtündüklerini ve Farsçada ‘Chador’ denilen başörtünün krallar tarafından da giyildiğini belirtir.

James R. Russell, ilk Pers İmparatorluğunun dönemlerindeki Zerdüşt topluluğunda sıradan insanların padişahların yanında örtünmediklerini, fakat parmaklarıyla ağız kokuları ile onları rahatsız etmemek için kapandıklarını belirtir. Zerdüşt dini kadın ve erkeğin eşitliğini öğretir, fakat elit erkeklerin birden fazla kadınla evleneceğini de belirtir. James R. Russell, Partlar ve Sasani İmparatorluğu dönemine ait resimlerde, hizmetçilerin ağızlarının üstünü örttüklerinin göründüğünü de ayrıca ekler. Bugün hala bu gelenek, Zerdüşt rahiplerinin nefeslerini kutsal yangını kirletmemeleri için devam ederler.

İslam’ın Doğuşu

İslam dininde örtünmenin yarattığı yankı, Batı’da sürekli tartışmalar yaratmaktadır. Örtüye verilen anlamlar ve örtünün bazı kadınlarda oluşturduğu psikolojik etkiler nedeni ile bu tartışmalar devam etmektedir. Dini inanç gereği örtünen bir insanın kişiliği ağırlıklı olarak din eksenli oluşur. Dinin öğretileri yaşamında belirleyici temel unsurlardır. Din, sizin yaşantınızın tamamını, hayatınızın yirmi dört saatini ve hatta öldükten sonra ne olacağınızı bile belirler. Dolayısı ile, “İnancım gereği örtünüyorum!” diyen bir insanın inancını sorgulayamazsınız. Çünkü o inanç ve inancın pratik yaşama yansıyan davranışları, o insana bir kimlik/kişilik kazandırmıştır.

Örtüsü sorgulanan, reddedilen bir kadın, kişiliğini koruma güdüsüyle hemen savunmaya ve kendisini korumaya çalışacaktır. Örtü, kişiliğin ayrılmaz parçasıdır. Örtüye de, kişiliğe de yapılan eleştiriler, inancına yapılmış olarak algılanabilir. Ancak, inancın gereği olarak örtündüklerini söyleyenler ve buna arka çıkan İslam dini öğreticileri, örtünmenin İslam dini ile bağdaşık ve Allah’ın sözü olduğu konusunda yanılıyorlar. Araştırmacılar örtünmenin tarihini araştırıp derinleri kazdıklarında, İslam dininin örtünmeyi başlatmadığını doğruluyor ama İslamın getirdiği radikal simgeler yüzünden örtünme ona mâl ediliyor.

Afganistan’daki kadınların mevkiî bile, İslam’ın sınıf farklılığı ve izolasyona mahkum ettiğini gösteriyor. Modern İran kadını, özellikle İran İslam Devrimi’ne ve örtünmenin baskısına karşı çıkanlar, parmakları ile Arapları gösterip, örtünmeyi onların topluma yaydığını ve Fars topraklarındaki ayrımcılığı başlattıklarına inanıp, Arapları suçluyorlar. Tarih bunun tam tersi olduğunu gösterse de! Nereden bilecekler ki birçoğumuz bile bunu belki de şimdi öğrendi.

Ortaçağ’da İslam doğmaya başladığında, örtünme ve sınıf farklılığı, Orta Doğu Hristiyan ve Akdeniz bölgelerinde de geleneksel olarak kullanılıyordu. İslam dini, Muhammed peygamberin öğretileri ile 570–632 yıllarında Mekke’de başladı. İslam yayıldıkça başka kültür ve gelenekleri kendine adapte etti, fakat Muhammed peygamber yaşamında İslam örtünmeden çok fazla etkilenmedi. Muhammed peygamberin eşleri bile ne ayrımcılık yaşadı, ne de örtünmek zorunda kaldılar, alışılmış geleneklere zıt yaşıyorlardı. Sonraki yıllarda eşleri örtünmeye başladı ama sokaktaki kadın hala özgür ve başı açık, toplumla iç içe yaşayabiliyordu.

Fas sosyolog ve araştırmacı Fatima Mernissi’nin araştırmalarına göre, “Hijab” veya başka bir deyiş ile başörtü Muhammed peygamberin başta gelen prensiplerine tersti. Onun ideal topluluğu, 7’nci yüzyılın standartlarına göre, kadının ve erkeğin özgür eşitliğinin devrim yarattığı topluluktu. Fatima Mernissi, Muhammed peygamberin çarpıcı ve toplum dışı düşüncelerinden dolayı baskıya uğradığını, bu yüzden toplumun erkekleri tarafından eşlerinin başörtüsü takmaya ikna edildiğini ve her ne kadar kendi ideallerine karşı çıksa da, ona karşı çıkanlara boyun eğdiği için, bir nevi erkeklere yeniden erkeklik üstünlüğünü kazandırmıştı. Hâlbuki İslam’ın doğuşunun yüzüncü yılına kadar, çoğu kadınlar başörtüsü takmıyor ve özgürce kendi kararlarını verebiliyorlardı.

Muhammed peygamberin vefatı sonrası, yüksek mevkii ve güçlü Müslüman kadınlar, onun eşlerini örnek alarak, kendi mevkilerini belirlemek için İslam’ın ikinci yüzyıllarına doğru daha sık başlarını örtmeye başladılar. Sıradan ve göçebe kadınlar ise İslam’ın ilk dönemlerinde çok sık kapanmıyor ve özgürce dolaşabiliyordu. Örtünme geleneğinin nasıl İslam âlemine yayıldığı bilinmiyor, fakat İslam dini başka toprakları fethetmeye ve yayılmaya başladığında git gide güçlenip, zenginleştikçe, örtünmenin de yayıldığı düşünülüyor.

Kuran’da örtünme ile ilgili bilgiler, sadece Nur Suresi ve Ahzab suresinde belirtilir fakat çoğu yazılanlar kısmîdir. “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar: görünmesi zaruri olanların dışında ziynetlerini açmasınlar ve başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar; ziynetlerini, kocalarından veya babalarından yahut kayın babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut kardeşlerinden yahut kardeş oğullarından yahut kız kardeş oğullarından yahut kendi kadınlarından yahut sahibi bulundukları cariyelerden veya uyuntu erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarından habersiz çocuklardan başkasına göstermesinler; gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tevbe edin ki, mutluluğu bulabilesiniz”.

Nur Suresi’nde, kadınların ılımlı giyinmelerinden ve özellikle göğüslerini kapamalarından bahseder. Kuran detaylı bir incelikle tam olarak kadınlara nasıl kapanması yada kapanmadığında nasıl bir ceza vereceğini belirtmez! Ancak yapılan bir çok tercüme ve özellikle parantez içerisinde belirtilen yorumlar, gelenekçi bir Kuran anlayışı ortaya sermişlerdir. Maalesef ömrü boyunca inandığı kutsal kitabını açıp Türkçe bir şekilde, doğru dürüst okuyan bir Müslüman bulmak öyle zordur ki; bunu gelip de anlatmak nerede ise imkansız hale gelmiştir.

Tarihi incelediğimizde, Muhammed peygamber Arapları çağırıp, ilahi mesajına inanmalarını söylediğinde, o zamanlar Müslümanlar, elit Arapların alaya aldığı ve cezalandırıldığı küçücük bir topluluktu. Köleliğin yayıldığı o dönemlerde, Araplar, Müslümanları sadece köle olarak görüyordu. Muhammed, takipçileri ve diğerleri arasındaki farklılık nedeniyle sürekli yeni yöntemler düşünüyordu. O zamanlar “kimar” ve “şal” dedikleri örtüyü kadınlar kafalarını örtmek için kullanır ve boyunlarına bağlarlardı ve dolayısıyla üst göğüs kısımları görünürdü. Bu yüzden Kimar ayeti birinci sureden çıkarıldı ve yerine Müslüman kadınlara, örtünün boyunlarını ve göğüslerini kapamalarını söyledi. Bunu da genel olarak Müslüman kadınlarını, diğerlerinden ayırt edip İslamin çatısı altında güvende olmalarını sağladı, çünkü İslam’a karşı çıkan topluluklar Müslümanlarla sürekli çatışma içindeydiler.

Muhammad Asad, Nur Suresi 31’inci ayeti hakkında şöyle der: “Kimar sözü, Arap kadınlarının İslam’dan önce ve sonra geleneksel olarak kafalarına süs olarak taktığı örtünün ismidir. Çoğu, eski yorumculara göre, İslam’dan önce az çok süs olarak giyilir ve bolca kadının boynuna dolanır, belinden aşağı bırakılırdı. O zamanlar giyinen tuniklerin önleri açık olduğu için, kadınların göğüsleri açıkta kalırdı. Bundan dolayı, kadınların kimarlarını, göğüslerini kapamaları için aşağı çekmeleri emredilir. Bu yüzden kimarlarını, göğüslerini kapamak için kullandıklarında, kafalarını kapamak zorunda değillerdir. Başörtü konusuna değinecek olursak; sadece dürüst Müslümanlar bunu sorgulayıp kendi karar verir. Hazreti Muhammed’in bu sözleri üstünde düşünmenizi isterim.”

Araştırmacıların ve dini öğreticilerin çoğu, Nur Suresi’nin çeliştiğini söylüyor. Bütün bedenin örtünmesi, sadece el, ayak ve yüzün açık kalabileceğinden bahsediliyor ise, neden ziynet ya da kadının gerdanını özelikle ele alıyor. “Ziynetleri” dediklerinde çoğu öğreticiler tarafından saç, kafa, göz, yüz, el, ayak, diye yanlış çevrilmiştir. 24:34 suresindeki “ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar” sözcüğü ile ziynet sözcüğünün süs değil de, göğüs anlamına geldiğini, ayakları yere vurmakla ortaya çıkmıştır. Çünkü kadın ayağını yere vurduğunda göğüsleri sallanır.

Ahzab Suresi 59. Ayet, Elmalılı Hamdi: “Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: dış elbiselerinden üzerlerini sıkıca örtsünler! Bu, onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah, çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.”

Kuran’a göre, o zamanlar Arap topluluğunda, çoğu Müslüman köle gibi görülürdü. Bu yüzden, Müslüman kadın ve erkekler sürekli saldırıya uğrar ve aşağılanırdı. Muhammed de, eşlerinin ve Müslüman kadınların çoğunun fark edilmemesi için, diğer Arap kadınları gibi cilbab giyinmelerinin daha güvenli olacağını düşündü. Burka, vücut hatlarını ve yüzlerini saklamalarında çok yardımcı olurdu. O zamanlar siyah ve koyu süslü çarşaf, geceleri karanlıkta görünmez bir renkti ve kadınları, saldırganlardan korurdu. Şimdiki dönemlerde, bütün burkalar olmasa bile, İslam dininde, siyah renk evrensel bir renktir. Çoğu yoksul dünya Müslümanları, eskisi gibi pahalı ve süslü burkaları giymez, fakat basit ve ucuzundan giyinir ve daha çok siyasi bir simge olarak kullanır.

Feminist bir Müslüman olan Nazira Zin al-Din; “İnsanın kendi ahlaki ve vicdan temizliği, başörtünün ahlakından daha iyidir. Hiçbir yalandan iyilik beklenemez; bütün iyilik kendi içimizdedir” diye belirtir. Ayrıca Nazira Zin al-Din; Al-Sufur Wa’l Hijab kitabini şöyle bitiriyor: “Başörtü kadının dini görevi değildir! Eğer Müslüman milletvekilleri bunun doğru olduğuna karar vermiş ise, düşünceleri yanlıştır. Başörtü, bir kaç ülkede siyasi bir sembol ve batının güçleri ve egemenliğinden özgür kalmak isteyişin isyankar sembolüdür. Nasıl düşünülür ya da inanılır ise, örtünmek için hiçbir öğretim Kur’an da yoktur.”