Dersim, Kızılbaş Alevi kimliği ve devletten uzak, başına buyruk, içine kapanık yaşam tarzı nedeniyle Osmanlı döneminden beri devlet için itikadının düzeltilmesi ve daire-i medeniyet ve itaate idhali gerekli görülen bir yer oldu. Tanzimat ile birlikte imparatorluğun merkezden uzak diyarlarında merkezi otoriteyi yeniden tesis etme çabasına giren Osmanlı bürokrasisi 1847’de Dersim kazasını kurarak Dersim’de idari bir ıslahata girişti. Bu çalışmada Dersim üzerine çeşitli devlet görevlilerinin layiha ve raporlarında yer alan Dersim ıslahatına dair görüş ve önerileri inceliyoruz. Çalışmamızda birincil kaynaklar yanı sıra konuyla ilişkin yayımlanmış makale ve kitapları da kullanıyoruz. İncelememiz, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Dersim’e yönelik devlet söylemindeki sürekliliği ortaya koymaktadır.

Dersim Osmanlı’dan beri devlet açısından sorunlu bir bölgenin adıdır. Tanzimat döneminden önceki belgelerde Dersim adında bir bölge veya idari birim yoktur. Bölge 16’ıncı yüzyılda kurulmuş olan Çemişgezek sancağına ve daha sonra Çarsancak adı verilen dört sancağa ve kuzeydoğusunda bulunan Kuziçan kazası itibariyle de Erzurum’a tabidir. 16’ncı yüzyıl başındaki belgelerde, bölgedeki Desimlu adında bir aşiretten söz edilmektedir. Araştırmacıların çoğu belgelerde Désim yazmasına rağmen bu kelimeyi nedense Dersim şeklinde okumayı tercih etmişlerdir. Oysa Dersim’de yaşayan yaşlı insanlar Dersim adını halen Désim şeklinde telaffuz etmektedirler. Tanzimat devrinde merkezileşme çabaları çerçevesinde, 1847 yılında Dersim kazasının kurulması ile birlikte Osmanlı belgelerinde Dersim adı geçmeye başlar. Desim ve Şıh Hasan aşiretlerinin yaşadığı Mazgirt, Kuziçan ve Hozat kazalarından müteşekkil Dersim kaymakamlığına 1847 yılında Mirliva Veli Paşa’nın tayin edilmesiyle beraber, akabinde 1848 yılında Koçgiri, Gercanis, Kemah, Kuruçay kazaları da Dersim’e bağlanarak Dersim Sancağı teşkil edilmiştir. Daha sonra Ovacık, Çemişgezek ve Çarsancak kazaları da bu sancağa  bağlanmıştır. Dersim sancağı önce Erzurum daha sonra da Mamuretülaziz vilayetine bağlanmıştır. 1880 yılında Dersim vilayeti kurulmuş ancak vilayetin gelirleri vilayet teşkilatı için yeterli olmadığından 1888’de vilayet lağvedilmiş ve Dersim tekrar sancak statüsüne inmiştir.

Bu çalışmanın konusu Dersim sancağı kurulduktan sonra çeşitli devlet adamları tarafından kaleme alınmış olan Dersim’in “ıslahatına” dair layihalar ve benzeri raporlardır. Hemen belirtmek gerekir ki Dersim için ıslahat demek askeri harekât demekti. Çünkü Dersim ahalisinin çoğu, özellikle daha dağlık yerlerde yaşayan ve yarı göçebe bir hayat süren aşiretler devlete vergi ve asker vermemekte, çevre köyleri yağmalamakta ve yollardan gelip geçenleri soymaktaydı. Dersim, Tanzimat’ın kısmen geç girdiği kısmen de hiç giremediği yerlerden birisidir. Arazisi dağlık, köyleri de küçük ve dağınıktır. Tahrir memurları dağlık köylere girememektedir. Dersim halkı askerlik yapmak da istememektedir. Bu yüzden sancak kurulduktan sonra bile sancağın belli kazalarında kura usulüyle asker alımı yapılamamıştır. 1848 yılı başında on beş Dersimli aşiret reisinin tevkif edilip Vidin’e sürgün edilmesiyle bölgede uzun yıllar sükunet olmuşsa da devletin bölge üzerinde tam olarak denetim sağlaması mümkün olamamış ve devlet yıllarca aşiretlerin ellerindeki silahları toplamak için uğraşmıştır. 1855 yılında ise sürgündeki reislerin geri gelmesiyle tekrar çevredeki muti ahaliden şikâyetler yükselmeye başlamıştır.

Layihalarda Dersim sancağını oluşturan kazalardan Çarsancak ve Çemişgezek halkı “Türk” ve “muti” olarak görülmekte, “asıl Dersim” denilen Mazgirt, Hozat, Ovacık, Pülümür ve Kızılkilise kazaları halkı ise “Kızılbaş ve bedevi”, “Dersimli,” Dersim Ekradı” ve “ahali-i gayr-i mutia” olarak adlandırılmaktadır.

1) Fırka-i Islahiye, 1867 Vilayet-i Umumiye Nizamnamesi ve Dersim’e Yansıması  Dersim ıslahatına, ilk başlangıçtan yirmi yıl sonra ikinci defa 1867 yılında teşebbüs edildiği görülmektedir. 1865-70 dönemi, Sultan Abdülaziz’in başta ekonomi olmak üzere birçok alanda ıslahata giriştiği yıllardır. 1866-67 yıllarında kurulan Fırka-i Islahiye tümeni ile Çukurova’daki göçebe veya konar-göçer aşiretlerin yerleşik hayata geçmeleri ve böylece devlete asker ve vergi vermeleri sağlanmıştır. Dersim ıslahat girişimlerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. 1867 tarihli Vilayet-i Umumiye Nizamnamesi ile Çarsancak, Ovacık, Mazgirt ve Kuziçan kazaları Erzurum vilayetinin Erzincan sancağına bağlanmıştı.

1868 tarihli bir raporda, Mercan boğazından geçen postaların soyulduğu, civar karyelerden şikâyetlerin arttığı ve bölgedeki bazı reisler üzerinde yüklüce hazine alacağı biriktiği, bu durumun daha ziyade bölgede görev yapan idarecilerin basiretsizliğinden kaynaklandığı ifade edilmiştir. Erzurum vilayeti meclisinin ortak imzalarıyla 1868’de verilen bir istidada, Dersim’in “şerir rüesadan” temizlenmesi ve rüesanın aileleriyle beraber gelmemek üzere sürgün edilmesi istenilmektedir. Aynı tarihte Ovacık aşiretleri üzerinde üç yıllık ve yedi yüz bin kuruşu aşkın birikmiş hazine alacağı olduğu, vergi tarhının mevcut ağnam sayılmadan ve gıyaben yapıldığı, varidat fazla gösterilerek fukaradan fazla vergi tahsil edildiği fakat bunun da hazineye değil ağaların ellerinde kaldığı şeklinde ifadeler rapora yansımıştır. Dördüncü Ordu-yı Hümayun Müşiri İbrahim Derviş Paşa aynı tarihte verdiği raporda, 1847 senesinde başlanan ıslahatın yetersiz kaldığını ve bu defa daha büyük bir kuvvetle bölgeye bir sefer düzenlenmesi gerektiğine vurgu yapar. İbrahim Derviş Paşa, yıllardır Dersim aşiretleri üzerinde biriken meblağın yüz yükden fazla olduğunu, bunun çoğunun rüesa zimmetinde olduğunu fakat bunların da aslında meteliğe muhtaç olduğunu, tüm malları zapt edilse dahi alacağın belki beşte birini karşılayacağı, dolayısıyla bu meblağın mümkün olan kısmının taksitlendirilerek alınması ve diğerinin af edilmesi gereğini arz etmiştir. Müşir İbrahim Derviş’in en dikkate değer teklifi ise bölgede muzır olan rüesanın elindeki arazilerin, bedeli devletçe verilmek şartı ile halka dağıtılması ve rüesanın da bölgeden uzaklaştırılması olmuştur.

2) Erzurum vilayet meclisinin mazbatası 1870 Mayıs-Temmuz 1870 tarihlerinde Erzurum vilayet meclisi ile Ovacık kaza meclisi Dersim’e yönelik ıslahat çarelerini görüşmüştür. Bu iki meclisin mazbataları, Erzurum valisi ve Dördüncü Ordu müşiri Mustafa Paşa’nın dahiliye nezaretine yazısı ve nihayet Sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e tezkiresi ve Abdülaziz’in cevabından öğrendiğimize göre, “Dersim dağının” ıslahatının ne surette olacağı konusunda Dersim aşiret ağaları vilayet merkezi Erzurum’a çağrılarak kendilerinden ahalinin üzerindeki birikmiş vergi borcunun nasıl tahsil edileceği, asker alma kurasının nasıl icra edileceği ve sair ıslahatın en kolay ne şekilde yapılacağı konusunda malumat alınmıştır.

“Dersim dağı” denen bölge Kuziçan, Mazgird ve Ovacık kazalarını içermektedir. Bu kazalardan Ovacık kazasının adı okunamayan kaymakamı ile Kuziçan kaymakamı Hüseyin Bey ve Mazgird kaymakamı Gülabi Ağa’nın da mühürlerini içeren 20 Mayıs 1870 tarihli vilayet meclisi mazbatasına göre, “cebel-i mezkûrun mebde-i ıslahatı olan altmış dört senesinde” yani Dersim ıslahatının başlangıcı olan 1848 yılında yukarıda adı geçen üç kazaya tarh ve taksim olunan ağnam rüsumu, aşar bedeli ve sair verginin miktarı zaman içinde ödenmediği için ve ayrıca ahalinin bir kısmı oraya buraya dağıldığı için birikmiş ve ödenmesi mümkün olmayan bir meblağa ulaşmıştır. Dolayısıyla meclis, bu vergi borcunun bir kısmının af edilerek kalanının taksitlendirilmesini önermektedir. Mazgird ve Ovacık kazalarında üç yıl önce asker alma kurası çekilmiş ancak Mazgird’den üç yıl önceki kurada adları çıkanlar henüz askere alınmamıştır ve önceki yılın kurası ile birlikte alınacak olurlar ise panik yaratacağından dolayı daha sonra alınması önerilmektedir. Ovacık kazasında o zamana değin kura-i şeriyye icra olunamadığı gibi nüfus tahriri de yapılamamıştır. Dolayısıyla kura işi tahrirden sonra yapılmalıdır. Asayiş için kaza merkezlerinde birer tabur asker yeterlidir.

Ovacık kaza meclisinin mazbatasında ise 1847’den beri sayım yapılamadığı için ağnam ve aşar bedellerinin kıyasen ve tahminen fazla ve fahiş olarak tarh olunduğu belirtilmektedir. Mazbatada şu ifade dikkat çekicidir: “Dersim ıtlak olunan mahal birtakım cibal-i müteselsile ve meniadan mürekkeb sengistan ve ekser ahalisi henüz lezzet-i medeniyeti bi-hakkın tatmamış birtakım bi-vayegan olup…”. Buna göre Dersim arazisi dağlık ve taşlık, halkı da medeniyetten nasibini alamamış ilkel birtakım kabilelerden ibarettir. Bu oryantalist söylemin yöre insanına dışarıdan ve düşmanca bakan bürokrat bir kesimin söylemi olduğu görülüyor. Erzincan mutasarrıfı Şefik Bey’in Mart 1910 tarihli layihasında belirtmiş olduğu gibi Hozat, Ovacık, Mazgird ve Kızılkilise kazaları tamamen aşiretlerden oluştuğu halde meclis üyelikleri hemen umumiyetle Çemişgezek’ten, Harput’tan, Eğin’den gelen esnafa münhasır kalmıştır. Halbuki, demektedir Şefik Bey, Kürdler arasında okuryazar ve hükümet memuriyetinde istihdama yarar kimseler nadir olmakla beraber mevcud olduğu halde bunların hiçbiri hükümet kapısına yaklaştırılmamıştır. Dersim’e tayin edilen mülki erkan da bu dışarıdan gelen esnafın etkisi altında kalmıştır. Erzurum’dan gelen mazbatalar ve valinin yazısı sadrazamın onayı ile Sultan Abdülaziz’e sunulmuş ve öneri aynen kabul edilmiştir. Buna göre geçmiş yılların vergileri yeniden düzenlenerek taksitlendirilmiştir.

3) Erzurum Valisinin Islahat Raporları: 1872 1872 tarihli Erzurum valisinin Dersim ıslahatına dair raporunda, iki sene evvel ıslahatın görüşüldüğü, bunun için memurlar tayin edildiği ve 1870’te Dersim ıslahatına karar verildiği, 1872’den itibaren nüfus sayımı ve vergi toplama işine başlandığı fakat başta Mazgirt olmak üzere zorluklarla karşılaşıldığı belirtilmiştir. Valinin şu ifadeleri dikkat çekicidir:

“Aşâir muhâlif ve zirve-i bedeviyetde bulunup hatta içlerinde setr-i avret edecek kadar kisve ile bile ülfet etmemiş ve ızrâr-ı halk içün yalnız yemin u yesârını kama ve kalkan ve kılıç gibi esliha ile tezyin ederek icrâ-i şekâveti elden bırakmamış vahşi adamlar bulunması hasebiyle bir dereceye kadar muamelât-ı cebriye gösterilmesi..”

Bu ifadeler, Dersim insanının fakirlik içinde bulunmasına rağmen yaşamak için silahlı gezmeyi tercih ettiğine dair önemli ifadelerdir. Vali Bey, Kuziçan kaymakamı Hüseyin Bey ve Mazgirt kaymakamı Gülabi Ağa üzerinden aşiretleri kontrol etme yoluna gitmiş, Hüseyin Bey’e Mir-i Ümeralık rütbesi, Gülabi Ağa’ya da Istabl-ı Amire payeliği verilmesini teklif etmiştir. Mazgirt kazasında aynı tarihte yapılan sayım ve kura sonucu yirmi bir nefer, Ovacık’tan da yirmi nefer askere alınmış, birkaç kişi de gönüllü olarak askere dahil olmuştur.

Bu dönemki ıslahat tedbirleri özetle şöyledir; Darboğaz ve Mercan Boğazı yolunun açılması, Mektepler ve meclisler açılması, Vergi toplanması ve askere alım işlemlerinin sağlıklı yapılması ve bunlar için bölgeye askeri sevkiyat yapılması, Bölgedeki nüfuzlu kişilere çeşitli rütbeler verilerek, onar üzerinden ahalinin itaat altına alınması.

1872 yılında Erzurum valisi, “İç Dersim” veya Desimlu denilen Haydaran, Demenan, Karsan, Arili, Alan ve Kureşan gibi aşiret muhtarları ve ileri gelenlerinden, itaat ettiklerine dair imzalı bir taahhütname de almıştır.

4) Fırka-i Islahiye Kumandanı Ferik Fazıl Paşa’nın Layihası 1880 yılına gelindiğinde Fırka-i Islahiye’nin hala mevcut olduğu ve Müşir Derviş Paşa’nın İstanbul’a çağrılmasından sonra fırkanın kumandanı olan Ferik Fazıl Paşa’nın “Dersim’in Ahval-i Umumiyesine Dair” bir layiha hazırlamış olduğu görülüyor. Fazıl Paşa da layihasına Dersim mıntıkasının sınırlarını çizmekle başlamakta ve Mazgird kazasının Pah, Kızılkilise, Koeser, Darboğaz ve Dere nahiyeleri ile Hıran cihetinin bir parçasından ibaret olduğunu yazmaktadır. Burada bir kez daha teyit edildiği üzere Dersim adı aslında o zamanki Dersim sancağının veya bugünkü Tunceli ilinin tamamına değil bir kısmına işaret etmekte iken zamanla daha geniş bir bölgenin adı olmuştur.

Fazıl Paşa layihasında Dersimliler için Tanzimat dönemi devlet dilinde çok kullanılan “ekrad-ı bed-nihad” nitelemesini kullanmakta ve etrafa zarar verip yol kesen eşkıya güruhu olarak tanımlamaktadır. Hozat kazasının Ovacık cihetindeki kabilelerin de Dersimli tabiriyle adlandırıldıklarını belirten paşa bunların öteden beri her türlü şikayete sebep verdiklerini belirtir. Ancak şunu da ekler ki Kiğı ve Palu ve Çarsancak kazalarında da çok sayıda hırsız olduğu halde Dersimlilerin adı çıkmış olduğu için her vukuat Dersimlilere isnat edilir. Fazıl Paşa o zamana değin Dersim’e yapılmış olan askeri harekâtın başarısız olmasının sebebini kumandanların ya işi geçiştirmiş ya da vurup yakmayı yeterli görmüş olmalarında görür. Asker geri çekilince Dersim eski düzenine devam etmiştir. Paşa ıslah çaresi olarak iki öneri getirmektedir: önemli geçitler ve mevkilerde kışla ve kuleler inşa etmek ve ahaliyle ilişki (ülfet ve ünsiyet) kurarak onu yavaş yavaş medenileştirmek. Paşa’ya göre Kuziçan kazası ahalisi on altı yıl önce hükümet tanımaz iken Kaymakam Hüseyin Bey sayesinde hükümete itaat etmiş ve şimdi muntazam olarak vergi ve asker vermektedir. Müşir Derviş Paşa Ovacık kazasını da yoluna koymak üzere iken İstanbul’a çağrılmış ve ardından Hakkâri olayları için fırkadan birçok taburun sevk edilmesi üzerine Ovacık planı ertelenmiştir.

5) Mustafa Naim Paşa’nın Raporu Piyade Ondördüncü Livâ Kumandanı, Mustafa Naim bin es-Seyyid Hüseyin imzasıyla hazırlanan bir ıslahat planı, aslında bir askeri harekât planıdır. Erzincan ve Harput istikametinden, beş koldan gelecek olan toplam on iki tabur askerin harekât planını veren bu rapor, Dersim aşiretleri ile ilgili de bazı ayrıntılar vermektedir. Örneğin Çemişgezek ve Çarsancak ahalisinin muti olduğunu, bazı aşiretlerin ise hükümete gelip gittiklerini ama kendi aralarında çatışma yaşadıklarını ve dolayısıyla nim-muti olduklarını, Darboğaz ve Kutuderesi civarındakilerin ise hükümetten uzak olduklarını ve bunların ancak askeri harekât ile yola gelebileceğini belirtmiştir. Mustafa Naim, bölgede okuryazar ve âlim kişilerin yokluğuna vurgu yapıp, bölge insanının okuryazarlığa ve eğitime son derece önem verdiklerini de eklemekte, bu nedenle mektepler inşasına öncelik verilmesini ifade etmektedir. Askeri ıslahat sonrasında asayiş sağlandığında, Çarsancak ve Çemişgezek’in Harput’a, Kuziçan’ın ise Erzincan’a bağlanmasını teklif etmiştir.

6) Mamuretül-Aziz eski Valisi Hasan Hilmi’nin raporu Mamuretül-Aziz vilayeti eski valisi Hasan Hilmi Paşa’nın 26 Ağustos 1890 tarihli raporundaki şu ifadeler dikkat çekicidir:

“Aşâirin külliyet-i ağnamına ve mahsûlât-ı öşriye ve mürettebât-ı sâiresine göre varidât-ı livâ yüz bin liraya bâliğ olması lâzım gelir iken beher senenin tahsilâtı yigirmi bin lira mikdârında kalmağla hazinenin hukûk-ı sarihasından beşde dört misli dûçâr-ı ziyâ olduktan başka bir de aled-devâm asâkir-i nizâmiye ikamesiyle ve ele geçürilen yigirmi bin lira varidâta mukabil altmış bin lira mesarifât-ı askeriyye ihtiyârıyla muhâfaza-yı asâyiş mecburiyetinde bulunulduğu..Anadolu havâlisi bir vücûd gibi farz olunsa Dersim kıtʻası da o vücudun ciğerlerinde eski bir çıban gibidir…

Anadolu’nın kalbgâhında dimek olan bu sivilcenin külliyen sızıldısını mahv etmek hikmeten ve siyâseten vecâib-i umûrdan olub..

…. askeri harekete maruz kalan Dersimliler dağlara ve ormanlara firar edip saklandıklarından, hareketin yapraksız dönem olan erken bahar veya son baharda yapılması gerekir. Ve muvâfık ve mizâc ve tabiat-ı mahalliyeye vâkıf zevatdan ve memûrin-i mülkiye ve askeriyeden müteşekkil ve vilâyetin vâlîsiyle fırka merkezindeki kumandan dahi dâhil olmak üzere bir heyet-i fevkalade-i ıslâhiye teşkiliyle.
Hasan Hilmi devamında şöyle demektedir:

… çünkü Safevilerin o havaliye istilâları hengâmında intişar idüb bu günkü güne kadar hükmünü sürmekde bulunan rafz u ilhad bunların cümlesini öyle bir girivde-i cehl ve dalâl içinde bırakmışdır ki Sünnîler hakkında kemâl-i gayz ve garazı vecâ’ib-i şeair-i mezhebiyeden ve bir şahs-ı Müslîmi vahşiyâne katl ve efna ve emval ve eşyasını gasb ve yağma eylemek en büyük mükâfât-ı maneviyeye müstehak olacak amâl-i haseneden âdd ve itikad etdikleri ve hatta yedi sekiz sene mukaddem asakir-i nizamiye mülazımlarından genç bir zabiti katl ile ciğerini çıkarub sibâʻ-ı vahşiye gibi ekl eyledikleri Mamûretü’laziz’de bulunduğum esnâda efvâh-ı umûmiyyeden işidildiği…”

7) 1890 Islahat Komisyonu 1890 yılında yine Dersim ıslahatı hakkında sancağın bağlı olduğu Mamuretülaziz vilayeti meclisi ve valisinden, Dersim sancağı meclisinden, Dördüncü Ordu müşirinden ve fırka kumandanından ve Dersim ıslahatına memur olarak kurulmuş askeri ve mülki memurlardan müteşekkil Heyet-i Islahiye’den gönderilmiş layihalar mevcuttur. Dördüncü Ordu müşirliğinden seraskerlik makamına gönderilen yazıda beş öneri vardır. Birincisi, Dersim halkını kötülüğe sevk eden ağalar ve seyitler Dersim dışına çıkarılmalıdır ve Dersim’le ilişikleri kesilmelidir. Özellikle şu seyid namındaki eşirranın büsbütün nam ve nişanları mahv edilmelidir. İkincisi, kışın yollar karla kapandığı için ulaşım zorlaşmakta olduğundan Dersim sancağı kaza ve nahiyeleri yakınlıklarına göre Harput, Erzincan ve Tercan’a bağlanmalıdır. Üçüncüsü, jandarma ehil olmayanlardan değil, iffet ve iktidar sahiplerinden seçilmelidir. Dördüncüsü, yollar yapılmalıdır. Beşincisi, Dersim halkının “cehaletini” ortadan kaldıracak okullar açılmalı ve yayılmalıdır. Yedinci Fırka kumandanı da layihasında çeşitli askeri tedbirler yanında şu önerisi dikkat çekicidir: Islahata başlandığında “evvel emirde idare-i örfiyenin ilanıyla müdahale-i adliyenin Dersim’den kaldırılması icab eder.” O da müşir gibi ağalar ve seyitlerin akrabalarıyla birlikte sürgün edilmesini istemektedir. İlaveten bu sürgün edilen ağalardan boş kalan yerlere harici muhacirler yerleştirilmelidir.

8) Mamuretülaziz Vilayeti Raporu 15 Ocak 1894 tarihinde, Mamuretülaziz vilayeti tarafından Dersim Islahatı için ayrıntılı bir rapor hazırlanmıştır. Bu raporda önerilen çözüm önerileri ana hatlarıyla şöyledir;

Palu tarafında yapılması düşünülen şose, Pertek ve Hozat’a kadar uzatılarak, Kutu deresi üzerinden Erzurum yolu ile birleştirilmeli, Mamuretülaziz’deki idadi mektebinin yatılıya dönüştürülmesi ve ekradın çocukları için ilkokullar açılması, Dersim içindeki madenlerin ve tuzlaların işletilmesi, Hozat’taki vilayet merkezinin Vanaric’e nakliyle, bütün kazaların orta noktasında vilayetin yeniden teşkili, Dersim bidayet mahkemesinin Arapkir’e nakli, yapılacak olan Kutuderesi, Erzincan yolu üzerindeki eski hanların ve nöbetçi kulelerinin restore edilmesi, bölgedeki asker sayısının arttırılması fakat istihdam edilmiş olan yerel zabitanlardan işe yaramayanların emekliye sevk edilmesi, – Darboğaz ve Vanaric’de ikamet edilecek askerden, iki yüz katırlı ve her birisine iki nefer binmek üzere dört yüz neferli bir esterli birliği teşkil edilmesi. Bu öneriler başta güvenlik olmak üzere çeşitli gerekçelerle, seraskerlik tarafından kabul görmemiştir.

9) Şakir Paşa ve Zeki Paşa’nın raporları 1878 Berlin Antlaşması’nın 61’inci maddesi gereğince Osmanlı devleti Ermenilerin meskun oldukları Doğu Anadolu illerinde ıslahat yapmakla yükümlüydü. Bu ıslahata “Anadolu ıslahatı” adı verilmektedir. Anadolu Islahatına memur kılınan Yaver-i Ekrem Müşir Şakir Paşa ile Dördüncü Ordu Kumandanı Mehmet Zeki Paşa tarafından ortak kaleme alınan Dersim ıslahatına yönelik layiha, dört aşamalı bir plan içermektedir.

Birinci aşama; Dersim ıslahatının mukavemet görmeden gerçekleşebilmesi için en az yirmi taburluk bir askeri kuvvete ihtiyaç olacağı belirtilmiştir. On tabur piyadenin Mercan Boğazı’ndan Ovacık’a, diğer birliklerin ise Mamuretülaziz ve Çemişgezek’ten hareketle Hozat’a hareket etmesi öngörülmüştür. Bölgenin sarp olması nedeniyle süvari ve sahra topu kullanımı uygun görülmemiştir.

İkinci aşama harekat esnasında direniş göstermeyen ahaliye karşı silah kullanılmaması, gösterenlere ise şiddetle cevap verilmesi, harekât neticesinde Çemişgezek ve Mazgirt’in Mamuretülaziz’e raptedilmesi, Hozat, Ovacık ve Kızılkilise’nin ise sıkıyönetim ile idare edilmesi teklif edilmiştir.

Bu aşamada Hozat yolunun derhal yapılması ve fukara ahalinin yevmiye karşılığı yol yapımında istihdam edilmesi, kendi rızasıyla itaat eden ahali ve reislere asla kötü muamele yapılmaması, karşı koyan ve teslim olmayanların Yemen ve Trablusgarb’a sürgün edilmesi, bunun için ordu komutanlarına talimat verilmesi ifade edilmiştir. Hareket neticesinde hemen tahrire başlanılması ve 1895 yılına kadar olan asker ve vergi borçlarının af edilmesinin uygun olacağı, bundan böyle alınacak askere alınacakların Hassa 1’inci Ordu-yı Hümayun’da, dolayısı ile daha kalabalık ve merkezi yerde istihdam edilmesiyle medeniyete alıştırılmaları gerektiği de ifade edilmiştir.

Üçüncü aşama. Asayiş sağlandıktan sonra bölgedeki asker azaltılmalı ve mevcut asker bir yerde toplanmalıdır. Bundan sonra modern idari binalar inşa edilmeli, çocuklar mektebe alınıp, cazip kılınmak için okuyan çocuklara ekmek ve kıyafet verilmeli, diğer Kürtler içinden Nakşibendi hocalar bu bölgeye gönderilmeli ve tekke kurarak halkı Sünnileştirme faaliyetlerine ağırlık verilmelidir. Fakat bu Nakşibendi hocalarının devlet tarafından gönderildiği öğrenildiği taktirde ters tepeceğinden, bunların görevli olduklarını gizlemeleri ve kendi rızalarıyla buralara geldiklerini halka telkin etmeleri istenilmektedir.

Bundan sonra; halkın ziraat ve çalışmaya alıştırılması, fukaraya arazi dağıtılması, gıda ihtiyacını azaltacak patates ve mısır gibi ürünlerin yetiştirilmesi, ormanlardan odun ve kereste kesilip satılması gibi işlere ahalinin teşvik edilmesi gerekmektedir. Vergilerin uygun şekilde tarh ve tahsili ile beraber yol yapımına ağırlık verilmesi de bu aşamada üzerinde durulan bir husustur.

Dördüncü aşama; Aşiretler arasındaki husumetin çözüm merciinin hükümet olduğu kendilerine anlatılmalı ve reislerden meclis azalığı ve belediye reisliği görevinde bulunanlar olsa da bunların nahiye müdürlüğüne getirilmemeleri, bunların yerine fukara ahaliden birilerinin seçilmesine dikkat edilmelidir. İşler planlandığı gibi gittiği taktirde Ovacık kazası Erzincan’a, Hozat kazası Mamuretülaziz’e ve Kızılkilise gene yakın bir sancağa raptedilerek, sıkıyönetime son verilmesi teklif edilmiştir.

Bu ortak kaleme alınan rapor haricinde, gerek Şakir Paşa’nın gerekse Zeki Paşa’nın tek başına kaleme aldıkları başka raporlar da mevcuttur. Bunlarda özellikle Zeki Paşa, askeri harekatın geçici sükunet sağlayacağını ama uzun vadede sorunu çözmeyeceğini, eğitime ağırlık verilmesi gerektiğini, önceleri Şia mezhebine yakın olan Dersim Kızılbaşlarının şimdilerde Hıristiyan mezhebi gibi telakki edilme durumuna geldiklerini ifade etmektedir. Şakir Paşa ise vergi alınamayan ve sorunlu bölgenin Hozat’ın kuzeyi, Pah, Ovacık ve Kızılkilise olduğunu, Mazgirt, Çarsancak ve Çemişgezek ile Hozat’ın güneyinin esas Dersim’den olmayıp ahalisinin muti olduğunu ifade etmiştir. Esas Dersim denilen bölgenin ziraata elverişsiz ve ahalisinin fakr-u zaruret içinde olduğu, her iki paşa tarafından dile getirilmiş ve bu nedenle bu bölgeden vergi alınmasının pek de mümkün olamayacağı ifade edilmiştir. 25 Ocak 1898 tarihinde ise Zeki Paşa, Bitlis ve Sason dolayındaki asayiş sorunundan ve Ermeni meselesi ile Rus tehdidinden dolayı, Dersim’e askeri hareket düzenlenmesinin uygun olmayacağını Sadarete bildirmiştir. Harekâtın şekil ve zamanı konusunda her iki paşa arasında bir anlaşmazlık olduğu anlaşılmıştır.

10) 1908 Raporları 1907-1908 Dersim isyanı neticesinde yeniden Dersim Islahatı için girişimde bulunulmuş ve daha önce bölgede görev yapmış olan mülki amirlerden raporlar istenmiştir. Dersim mutasarrıfı Hayri Bey de Harput eski valisi Hasan Hilmi gibi aynen “bir mülazımı öldürüp ciğerini yemişler.” demiştir. Hayri Bey Dersim’in Çarsancak kazası ahalisinin Türk, Sünni Kürd ve Ermeni olarak muti olduğunu, Mazgirt kazası ahalisinin Kızılbaş olup kısmen muti olduğunu ve öteki kazalardan Kızılkilise, Ovacık ve merkez nahiyelerinin ahalisinin ise umumen Kızılbaş olup muti olmadıklarını belirtmektedir. Yani kabaca ahalinin üçte biri gayri mutidir. Hayri bendeleri Dersimliler hakkında ayrıca şöyle demektedir: “..zâhiren ve âcilen değerli bir istifâde edilemeyeceği gâlibâ düşünülmüş olmalıdır ki beş yüz seneden berü dâ’ire-i inkıyâda alınmaları ilzâm edilmemişdir… Mukaddimedeki beyânât-ı ubeydânemden münfehim olur ki; Dersim Kürdleri cehâlet ve dalâletin en alçak derekesinde kalmış kimselerdir.”

Meclis-i Mâliye a‘zâsından Musa Celal bin Hakkı şöyle yazmıştır: “Dersimlilerin Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetleri dâhilinde meskûn Şâfi‘iyyü’l-mezheb ekrâd ile de ne mevki‘an ve ne de mezheben bir gûne irtibât ve münâsebâtı olmadığından bunlar Anadolu’nun kısm-ı şarkîsi vasatında bir leke nev‘inden olarak mine’l-kadîm şirret ve mazarratlarıyla mevcûdiyet-i şahsiyyelerini muhâfaza ve irâ’e edegelmişlerdir.”

1908 yılında devlet ilk defa aşiretler hakkında çok detaylı bir araştırma yapmış ve tek tek aşiretlerin nüfusu, geçim yolları, devlete ne derece sadık oldukları, ellerindeki eski ve yeni silah miktarları gibi konularda rapor hazırlamıştır. Benzer çalışmalar daha sonra Cumhuriyet hükümetince de yapılacaktı.

11) Mikdad Midhat Bedirhan’ın Raporu
Cizreli Bedirhan Bey sülalesinden gelen ve 1898 yılında Kahire’de ilk Kürtçe gazete olan Kurdistan’ı çıkarmış olan Mikdad Midhat Bedirhan 30 Eylül 1912 tarihinden 26 Şubat 1913 tarihine kadar Dersim sancağı mutasarrıflığı yapmıştır. Mutasarrıflıktan ayrılmadan birkaç gün önce imzalamış olduğu ve Mamuretülaziz vilayetine sunmuş olduğu “layiha-i ıslahiyesi” mevcut layihalar arasında belki de en ilginç olanıdır. Bedirhan layihasında Afrika’nın vahşi kabilelerine benzettiği Dersim halkına devletin medeniyet götürmesi gerektiğini bariz bir Oryantalist söylemle ifade etmektedir. “…Şimdiye kadar bir gune nimet-i temeddün ve maariften ve terbiye-i ictimaiyeden katiyen behredar olamayarak daima bir vahşet ve cehalet içinde ve adeta hilkat-i Adem’in hal-i ibtidailerinde kalmış ve yekdiğerinden çalmak ve çırpmakla temin-i maişeti bir sanat ve adat edinmişlerdir”. Bedirhan, İngilizlerin Sudan’da icra ettikleri tedbirlerin bizim için de nazar-ı dikkate alınacak ve numune-i emsal addolunacak türden olduğunu yazmaktadır.

Bedirhan’a göre Dersim Kürtlerini şekavete sevk eden birinci sebep zaruret ve açlık, ikinci sebep de “başlarında bulunan ağaların sevk ve tahrikidir”. Dersimlileri “insanlar sırasına getirmek” için öncelikle meşru ticaret ve kazanç yolları gösterilmeli ve onları çalıştırarak para kazandırmalıdır. Bu iş için de evvel emirde Erzincan – Hozat – Mamüretülaziz yolunun inşa edilmesi gerekir. Bu yolun inşasında binlerce işsiz güçsüz Kürd amele çalışarak günde alacakları yediser-sekizer kuruşun mahiye teşkil edeceği yekun müddet-i ömründe beş kuruşu bir arada görmeyen o sefillerin nazarında hasıl edeceği azamet ile meşru yoldan çalışma yolunu öğreneceklerdir. Yolun açılması Dersim’i dünyaya bağlayacak, asayişi temin edecek ve Dersimliler için yeni  üretim ve ticaret kapıları açacaktır.

Sonuç ise; tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki sürede Dersim’e ondan fazla askeri harekat yapılmış fakat devlet bunlardan kalıcı bir sonuç elde edememiştir. Osmanlı ricalinin Dersim’e yönelik ıslahat raporlarında Dersim’in ıslahı için birinci madde olarak emniyet ve asayişin temini ikinci olarak da ahalinin geçiminin düzeltilmesi gelmektedir. Dersim ahalisi muti ve gayr-i muti olarak ikiye bölünmekte ve ikinci kısımın asıl Dersim denen Hozat, Ovacık, Pah, Kızılkilise ve Pülümür civarında yaşadığı kaydedilmektedir.

Layihalarda eğitim ve misyonerlik de önemli bir yer tutmaktadır ancak bu konudaki tebdirler tam uygulanmamıştır. Protestan misyonerlerin Kızılbaşlar arasında etkili olması ihtimaline karşı bölgeye Sünni/Hanefi ulemadan şahıslar gönderilmiş, ücretsiz Kuran dağıtılmıştır. 2’inci Abdülhamit devrinde devletin Dersim’de açtığı okullarda okuyanlar yine Sünni ahali ve memur çocukları olmuş Alevi veya Kızılbaş çocukları bu okullara gitmemiştir. Bu durumu bu okullardaki öğrenci sayılarının çok düşük olmasından anlıyoruz.

Mamuretül-Aziz valisi Hasan Hilmi Paşa’nın 1890 yılında Dersim için kullandığı “çıban” ve “sivilce” benzetmesi Cumhuriyet döneminde de süregiden devlet söyleminin tipik bir motifidir.

Dersim raporlarına bakıldığında, genelinde bir birinin mükerreri olan ifade ve beyanlar görülmektedir. Raporların bir çoğu civardaki Sünni ahali ve ulemadan alınan malumat üzere yazıldığından birçok önyargı ve yanlış bilgiyi de ihtiva etmektedir. Örneğin 1888 yılında Harput valisi Hasan Hilmi tarafından yazılan raporda, Dersimlilerin yedi-sekiz sene önce bir mülazımı katledip ciğerlerini yedikleri ifade edilirken, aynı ifadelerin yirmi yıl sonra mutasarrıf Hayri tarafından da dile getirildiği görülmekte fakat bu mülazım kim olduğu ve ne zaman nerede katledildiğine dair bilgi verilmemektedir. Bu da asılsız bir şayianın uzun dönem dilden dile dolaştığını göstermektedir. Oysa bölgeye bizzat gidip sorunları yerinde inceleyen mutasarrıf Hüseyin Şükrü gibi şahıslar, bölgedeki çelişkileri iyi görmüş ve sağlıklı çözüm önerileri sunmuştur. Tüm bu süreçte görülmesi gereken en önemli husus, devletin Dersim ahalisi ile doğrudan bağ kurmak yerine hep ağaları ve seyyitleri kullanmaya çalışmış olmasıdır. Bu ağa ve seyyitler devletle işbirliği yaptıkları sürece halka nasıl davrandıkları devlet açısından önemli olmamıştır.