Troyalı kahraman Aeneas, bir Dardanya prensidir. Troya düşünce kendilerine yeni bir yurt arayan Troyalılara önderlik eder. Kazdağları’nın güneyindeki Antandros’a gelip denize açılır. Aeneas kaçarken Troya’daki Palladium heykelini de beraberinde götürür. Pallaidum’u da Roma’yı kurduktan sonra Vesta Tapınağı’ndaki forumun bir köşesine koydurur. Heykelin bulunduğu şehri koruduğunu duyan Konstantin, onu İstanbul’a getirir; kendi adına diktirdiği sütunun hipodromun yanındaki yerine dikilmeden, heykeli bir kumaşa sardırıp toprağın derinlerine gömdürür. Rivayete göre bugün Çemberlitaş Sütunu olarak bilinen Konstantin Kolonu’nun altında gömülüdür. Konstantin böylece, imparatorluğunun başkentinin Roma’dan Konstantinopolis’e taşındığını resmileştirir. Palladion güç simgesidir. Bu heykelin elinde olduğunu hissettiren şehrin olağanüstü güçlerle korunduğuna, yenilmeyeceğine inanılır. Dolayısı ile farklı şehirler, Palladion’un kendi ellerinde olduğunu iddia eden farklı efsaneler üretirler. Şimdi Çemberlitaş sütunu diye bildiğimiz bu sütunun altında Hz.İsa’nın çarmıhına ait parçalarının, hatta Kutsal Kâse’nin de olduğu söylenmektedir.

Konuyla ilgili diğer hikâye, İtalyan mitolojisine Etrüskler aracılığı ile geçen bir söylencedir. Türklerin mağarada kurt tarafından beslenen çocuk motifi ile birebir aynıdır. Savaş Tanrısı Mars ve Rhea Silvia’nın ikizleri Romus ve Romulus bir ırmağa bırakılırlar, dişi bir kurt onları sudan çıkararak bir mağarada emzirir. Daha sonra çiftçi bir aile tarafından bulunup evlat edinilirler. Şehirlerini kurt tarafından emzirildikleri yerde M.Ö 753’de kurarlar. Ataları Truva’dan kaçan Afrodit’in oğlu Prens Aeneas’tır. Romulus, şehri beraber kurduğu kardeşi Romus’u öldürerek tahtın tek sahibi olur.

Roma’nın başkenti olarak tarih sahnesine girdiği zaman, kentin 13’ncü idari bölgesi olan Galata’nın resmi adının “Regio Sycena” olduğudur. 8’nci yüzyıldan sonra “Galata” adı ortaya çıkar. “Galata” adının nereden geldiği çok tartışmalıdır. Bir görüşe göre; yöre halkının Galat diye adlandırdığı Kelt Kavmi buradan geçerken önderleri Brennos yönetiminde burada kalmışlardır. “Galata” adı da bu nedenle yöreye verilmiştir. İmparator L Manuel Komnenos’un, İstanbul’daki etkinliklerini sürdürebilmeleri için çeşitli ayrıcalıklar verdiği Cenevizliler, 1160’lardan başlayarak Galata çevresinde yerleşmişlerdi. 1267’deki ikinci anlaşma ile Cenevizliler Galata bölgesinde yerleşme hakkını elde ederler. 13’ncü yüzyılda Cenevizli tüccarların yönetimindeki Galata, asırlar boyunca ticaretteki önemini korur. Kent içinde kent görünümü kazanan Galata, Cenova’dan yönetilmeye başlanır. Bizans İmparatorluğunun gücünü yitirmeye başladığı dönemde Galata, Karadeniz’den Orta Asya’ya uzanan ticaret yolunun en önemli merkezidir. İstanbul kuşatmasında Galata Cenevizleri tarafsız kalmayı kabul ederler. Cenevizlerin malları, canları ve ticaret serbestliği için her türlü güvence tanınır. Kendilerine Osmanlı tebaası statüsü verilir, ticaret amacı ile gelmiş olanlara kapitülasyon güvenceleri tanınır. Türkler’in Galata’ya yerleşmeye başlamaları sonraki yüzyıllarda da sayıları giderek artar.

Şehirlerinin kuruluşu, zaman içindeki gelişimi bulundukları son noktayı anlamak açısından önemlidir. İmparatorluğun Batı’ya açılan kapısı, belki de sıfır noktasıdır Galata. İstanbul’u anlamak bir bakıma Galata’yı anlamaktır. Doğunun alışık olmadığı her şey o kapıdan girecek, ya da Doğu o kapıdan yeni bir dünyaya ilerleyecektir. Galata bankerleri ile yeni ticaret anlayışını, meyhâneleri ile yeni eğlence anlayışını tanıyacaktı Osmanlı. Farklı kültürlerin birbiriyle etkileşim içinde olduğu bir köprü üzerinde bulunan İstanbul, tarihe yön veren üç büyük imparatorluğun başkentliğini yapmış bir şehir. 11 Mayıs 330’da Roma İmparatorlugu’nun Roma’yla birlikte eş başkenti olan İstanbul, Roma’daki yedi tepeli şehre benzetmek için yedi tepe üzerinde kurulur ve daha sonra Roma İmparatorlugu’nun Batı ve Dogu Roma olmak üzere ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma’nın Baskenti olur. Bu dönemde yine Roma’daki idari bölümlemeye uygun olarak on dört bölgeye ayrılır. İstanbul’un bu dönemdeki sınırlarını bugün hala varlıgını kısmen koruyan surlar oluşturmaktaydı. Bunun dışında idari bölümlemede 8’nci bölge olarak adlandırılan Galata’nın güney kısmı da bulunmaktadır.

Rum, Ortodoks, Ermeni, Süryani, Keldani, Yahudi, Müslüman, Arap, Çingene, Sırp, Arnavut, Ulah, Cenovalı, Venedikli, Fransız, Levanten toplulukları ile Galata dinler ve dinler mozaiğinin görkemli bir örneğidir. Jack Delon, 19’ncu yüzyılda nüfusun artmasıyla yerleşimin yukarı kaydığını, konsoloslukların orada kurulduğunu anlatır. Bugünkü Beyoğlu kurulur. Galata’yı çevreleyen surlar Osmanlılarla birlikte yıkılır, zaman içinde geriye çok az bir kalıntı kalır. Galata aynı zamanda gemicilerin semtidir, eğlence merkezidir. Bu bölgenin bilinen en eski adı Sycena, bizim tarihçilerimiz bunun ”Sike” diye okunduğunu ve “incir ağacı” mânâsına geldiğini söyleseler de bayrağında Romus ve Romulus’un simgesi olan Güney Toskana bölgesinde yer alan bir orta çağ şehri olan “Siena” ile zamanın dehlizlerinde unutulmuş bir ortak kafiye ve anlam kardeşiliği yaşamış olduğu muhakkak. İstanbul, İmparator I. Konstantin’in Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan ettiği tarihte koyduğu isimle Nova Roma’dır. Belki de bu yüzden Galata ve Siena ruh ikizidirler. Siena Haçlı birliklerinin toplanma yeridir, seferlerde paranın değerlendirilmesi önem kazandığında bankacılık da burada başlayacaktır.

19’ncu yüzyılda Galata, hem ticaret merkezi hem yabancı elçiliklerin mekânı, yabancı banker, komisyoncu, banka ve sigorta şirketlerinin merkezidir. Osmanlı padişahları da bu yüzyılda Topkapı Sarayı’ndan çıkıp Galata yakınındaki Dolmabahçe Sarayı’na taşınırlar. Galata Kulesi çevresinden Galatasaray’a kadar uzanan sahada Rum, Ermeni, Yahudiler’den meydana gelen gayrimüslimler ile Levantenler ve yabancı uyruklular çoğunluğu oluştururlar. 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile başlayan süreçte para ve kredili alım satım işlerini Galata bankerleri yürütürler. Galata bankerleri 1854’te Osmanlı Devleti’nin ilk dış borç alışından, 1881’de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kuruluşuna kadar altın devrini yaşar. Osmanlı’nın hemen her yıl borcunu yenilemesi Osmanlı tahvillerinde artışın yaşanmasına, bu tahviller de o dönemdeki adıyla “hava oyunlarına” imkân verecektir. Abraham Kamondo, Mösyö Zarifî gibi isimlerin Devlete borç vererek ciddi meblağlar kazandıkları, Osmanlının malî yapısında fevkalâde önemli roller üstlendikleri bilinmektedir. Hatta bu Galata bankerlerinin “borçlandır-kazan” metoduyla elde ettikleri paraların bir kısmını Millî Mücadele’de Yunanistan için sarf ettikleri söylenir.

19’ncu yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı Devleti kendi yağıyla kavrulmaya çalışır, ancak bu süreçte belirli bir ekonomik istikrar sağlanamaz. İmparatorluk son dönemlerinde hesapsız borçlanmanın ve hesaplı borçlandırılmanın bedelini çok ağır öder ve mali iflasa sürüklenir. İlk kez 1840 yılında çıkardığı kâğıt paranın, daha doğru bir değerini ve paranın İngiliz Sterlini’ne karşı kurunu sabit tutmak amacıyla 1844 yılında Galata’da faaliyet gösteren J. Alléon ve Th. Baltazzi isimli iki bankerle anlaşma yapar. 1847’de, Osmanlı Hükümeti Bank-ı Dersaadet unvanı ile ülkemizde ilk bankanın kurulmasına izin verir. Kırım Savaşı sonrası 1856-1875 yılları arasında, Osmanlı Devleti’ne borç vermek ya da borç bulmak amacıyla yabancı sermayeli on bir banka kurulur.

Galata bankerleri Osmanlı bürokrasisine mali danışmanlıkta bulunuyorlardı. Banker Kamondo, Mustafa Reşid Paşa’nın özel bankeridir. Bu sayede Kamonda ekonomik ve siyasi hayatta etkindir. Sarayda ise Şehzade Murad Efendi başta olmak üzere hanedan üyesi birçok kişi Galata bankerlerinden borç para almışlardır. Bu bankerlerin başında Hristaki Zografos adında Osmanlı tebaası bir Rum vardır. Mahmud Nedim Paşa ile borsa oyunlarına girmiş büyük paralar kazanmıştır. Banker Hristaki Zografos ve Zarifi’nin Mahmud Nedim Paşa aracılığıyla Sultan Abdülaziz’e vesikaya dayanmayan kredi verdikleri Mithad Paşa ve arkadaşlarının Sultan Murad’ı tahta geçirip, bu borçları ödeme vaadiyle bu iki bankerle Abdülaziz’e karşı giriştikleri hareketi paraca destekledikleri yönündeki iddialardır. Zarifi, sonraki yıllarda II. Abdülhamid’in de özel bankeri olacaktır.

Banker Hristaki Zografos, 1870’de büyük Beyoğlu yangınında kül olan Naum Tiyatrosu’nun arsasını alır. Buraya Cité de Péra’yı şimdiki Çiçek Pasajı’nı yaptırır. Hristaki Efendi aynı zamanda Murad Efendi’nin ve validesi Şevki-Efsâr Hanımın hususi sarrafıdır. Hristaki, Murad’a borç verip, bunlara yüksek faiz işleten bir veliaht finansörüdür. Her durumda da kazançlı o olacaktır, geleceğe yatırım yapmıştır, borçlarının yekûnu 211.350 liradır. Şehzadenin aylık geliri ise yaklaşık 1.190 Osmanlı lirası. Abdülaziz’in halinden sonra haremine ait mücevherler, çoğu Sultan V. Murad’ın kişisel borçları karşılığında Hristaki Efendi’ye rehine verilir. Baştan beri sözde Yeni Osmanlılar’ı ve ihtilalcileri destekleyen Hristaki, ihtilâlci paşalar, Valide Sultan ve Nuri Paşa ile anlaşarak çoğu Abdülaziz haremine ait mücevherleri rehin alır, kısa bir zaman sonra da bir daha geri gelmemek üzere Paris’e gider.

Muradoğlu Mıgırdıç, Velaiht Murad’ın ihtilalciliğini finanse ettiğini sanarak ona sık sık borç veren ve servetini harcayarak Kemâl’in muhitinden olan bir bankerdi. Aziz devlet borcuna, Murad fert borcuna meraklıydılar. Sultan Aziz ordu ve donanma yapmak davasına şahsi kibrinin masrafını ödemek emelini, Veliahd Murad meşrutiyet padişahı olmak idealine Kurbağalıdere’deki sazlı, içkili, ihtilalcili köşkünün israfını karşılamak maksadını belki kendileri de görmeyecek kadar gizli gizli sokarak bu borçları yapmıştılar.  Yalnız avda değil, Veliahdın gizli ihtilâl meclislerinde de Kemâl’in karşısında bu Murad oğlu Mıgırdıç niçin vardı, artık anlarsınız: İhtilâllere Namık Kemâller kadar sarraf Mıgırdıçlar da lâzımdır. Galatalı bankerler 1849 yılında içlerinde Sultan II. Abdülhamid’in borsa danışmanı olan Yorgo Zarifi’nin de yer aldığı bir grup Galatalı banker Dersaadet Bankası adı ile bir banka kurarlar. Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa hatıratında banker ve Sultan Hamid arasındaki diyaloğu şöyle anlatır: Mösyö Zarifi, Abdülhamid Efendi’nin iskonto ettiği maaşlarını gene kendi nezlindeki hesab-ı carisine kaydeder ve bunlara bir faiz yürüterek gerek bunun hasılını ve gerek çiftliğinden ve diğer bazı emlak ve akarından aldığı gelirleri karlı işlerde kullanırdı. Abdülhamid Efendi’nin Mösyö Zarifi’yi sık sık kabul ederek her ziyarette kendisiyle para işleri hakkında görüştüğünü ve servetinin idaresini teftiş ve takip ettiğini saray emektarlarından işittiğim gibi bizzat kendisi de bunu anlatır dururdu.

Galata Bankerleri’ni yazan Prof. Kazgan’a göre “Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden çökerten en önemli etken, dış borç ve onun getirdiği faiz yüküydü. Bu borçların getirdiği faiz yükünün yüksek olmasının en önemli sebebi ise Galata Bankerlerinin tefecilik oyunlarıydı.” Paradoksal görünse de savaşın finansmanı ve sonrasında devleti ayakta tutan etken Galata sarraflarının açtığı kredilerdir. Galata sarraflarının da, vatandaşları elinde Osmanlı borçlanma senetleri bulunan, Avrupa devletlerince desteklendiği aksi takdirde zaten moratoryum ilanıyla değer yitiren tahvillerin bir kağıt parçasına dönüşmesinden korkulur. “1870 Fransız-Alman Savaşı sonucu Fransa’nın savaşı yitiren taraf olması, Osmanlı borçlanmasının yöneldiği Fransız sermaye piyasasının bir süre için kapanmasına, Osmanlı Devleti’nin yeni finansal pazarlar aramasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti, özellikle Rumeli demir yolunun finansmanı için, dönemin en etkin finansal merkezlerinden biri olan Viyana’ya yönelmiştir. Bu amaçla Viyana’da Avusturya- Osmanlı Bankası ile Avusturya-Türk Bankası ünvanlı iki banka kurulmuştur.”

Sultan II. Abdülhamit, kendisine danışman yaptığı Yorgo Zarifi’nin ölümüne çok üzülmüş, fakat aile ile ilişkisini koparmamış, oğul Leonidas Zarifi’yi de kabul etmiş ve onunla da sıkı para ilişkisi içerisine girmiştir. Kırım Savaşı ile Osmanlı, mali olarak ağır yükler altına girer. Galata banker sermayesi de bu yıllarda palazlanmaya başlayacaktır. Artık bundan sonra borca alıştırılmış ya da mahkum edilmiş Osmanlı devleti, aradığı mali kaynakları Galata üzerinden temin edecektir. Böylece Galata, hem para cambazı Batılı bankerler, hem onların Osmanlı’daki aracıları bankalar, hem de borca mahkum Osmanlı devleti için cazip bir yere dönüşür. “Tarih tekerrürden ibarettir!” diye kim demişti?