Özgürlük ve İnsan İradesi

Sartre, özgürlüğe mahkum olduğumuzu söyler; çünkü, bu dünyaya fırlatıldıktan sonra yaptığımız her şeyden bizim sorumlu olduğumuzu dile getirir ve de ekler: Anlam yaratmak bizim elimizdedir. Sartre bu bağlamda, içine doğduğumuz koşulları belirleme fırsatımız olmasa dahi bu koşulların üstüne kendimizi kurduğumuz halimizin tüm sorumluluğunu bizim sırtımıza yıkar. Onun felsefesine göre iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış her hamlemizin sorumluluğu tepemizdedir. Hatta bundan da ötesine gider; yalnızca kendimizin değil, tüm insanlığın geleceğinin sorumluluğudur bizim olan. Ve de yine bu felsefeye göre bir insan olarak insanlığın insan onuruna yakışır bir varoluşta sürdürülebilmesinin yolu, yine bir insan olarak bu sorumluluğu kabullenmemizden başka bir yoldan geçmemektedir elbette.

İnsanlığın belki de en karanlık anı olarak zihinlere kazınmış olan İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden senelerde, o dönemin tüm karanlığını ve karamsarlığını içine yedirmiş bir eserdir Sartre ve düşünce yoldaşlarının ortaya koyduğu felsefe. Aslında 1946’da ortaya çıkan, ancak savaş sonrası kıta felsefesinin toparlanışı esnasında belki de etkileri daha geç kendini gösteren bir düşünceler yığınıdır buradakiler. Kısmi olarak varoluşçu felsefenin içerisinde kümelenmiş olmalarına karşın, özünde ne Camus’un kederliliğine, ne de Heidegger’in mistik kaçamakçılığına fazla kaptırılmamışlardır. İndirgemeci bir yaklaşım ile bu felsefeye yaklaşacak, tüm edebiyat ve puslu bakışların arkasını eşeleyecek olur isek; elimizde kalanın aslında büyük bir akıl ve emek ürünü ciddi bir metodolojik yaklaşım olması hiç de şaşırtıcı değildir. Burada bizim yapacağımız ise, önce bu metodolojik yaklaşımın analiz zeminimizi kurmamıza yarayacak olan ögelerini belirlemek ve bunların yardımını kullanarak esas meselenin temellerini atmak olacaktır.

Peki, varoluşçu hümanizm nedir, ne değildir? Ve neden değildir? Sartre, varoluşçuluğun bir hümanizm akımı olduğunu savunur iken çizdiği sınır, aslında hümanizmi tüm tarihselliği ile değil, yalnızca dar bir çerçevede aldığını gösterir. Örneğin; çok etkileyici, kolektif çaba ve emeğin ürünü olan bir mimari yapıdan insan olarak gurur duymak, Sartre’ın tanımladığı haliyle hümanizm sınırlarının dışında, kötü bir yerde yer alır. İnsan kendi katkısı olmayan bir başarının sorumluluğunu üstlenebilecek bir varlık değildir. İnsanlığa karşı olan sorumluluğumuz yalnızca geleceğe dönük çalışır. Oysa Sartre insanların değer yaratma konusundaki yetkinliğini tam olarak da varoluşçuluğun bir hümanizm olmasında gizli olduğunu belirtir.

Varoluşçuluğun temel gayesi, Nietzsche’yi takiben kalıplaşan etik okulunun bir kolunun insanlık yararına tekrardan düzenlenmesi olarak görülebilir. Öncül ve kurulu değerler bütünü fikri ısrarla ve ciddiyetle reddedilir. Hatta Camus ile özdeşleşmiş olan absürd konsepti tam olarak da insanın bu an ile karşılaşmasını anlatır. Aslında hiçbir değerin kendinden menkul var olmadığının anlaşıldığı ve bunun yarattığı boşluk ve absürdlük durumu. Ancak bu felsefeciler bu absürdlükte aslında bir çıkış yolu, daha iyi bir dünyanın olanaklılığını görürler.

Eğer şimdiye kadar verili olan her şeyin sorumlusu insanlar ise, neden insanlar bu sorumluluğu kabullenip daha iyi bir dünya için çabalamasınlar ki derler. Ve kendilerine edindikleri amaçlardan birisi olarak insanlara bu sorumluluklarını kabul ettirmeye çalışırlar.
Elbette ki, Avrupa’nın dünyası kırk senede iki kere başına yıkılmış iken ortaya çıkacak herhangi bir felsefenin ikili yapısı kaçınılmazdır. Aynı anda hem eldeki durumu açıklama zorunluluğuna, hem de bu durumdan olası bir çıkış yolu sunma yükümlülüğüne sahip olacaktır. İşte bu ikili yapı, her ne kadar edebiyatın katlayıcı etkisi altında varoluşçuluğu bir eldeki durum analizi olarak yüceltmiş olsa dahi, aslında olay yalnızca kapının şekli şemali değil, nasıl açılacağıdır da. Burada gelen cevap ise bize meseleye dair ciddi bir içgörü sağlar.

Hümanizmi bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak görmek hala daha yaygın bir davranış biçimidir. Bilimde büyük bir gelişme sağlandığında veya gerçekten kalpleri ısıtan bir insanlık hikayesi ile karşılaşıldığında insanlar insan olmaktan ötürü gurur duyarlar. Bunun eldeki yaklaşımda bir hümanizm olarak dışlanmasının sebebi ise oldukça açıktır: İkinci Dünya Savaşı ve öncesinin dünyası. Bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak hümanizm aslında genelleştirilmiş bir yaklaşımdır. Bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak Türklük veya Almanlık ile insanlık arasında empirik düzlemde tek fark kapsadıkları kümenin genişliğidir.

Fransız Devrimi ve Napolyon politikaları ile yükselen ve bir nevi onun-bunun bilinci olarak adlandırılabilecek akımlar modern dünyanın kurucu ideolojileridir. Gerek sınıf bilinci olsun, gerekse de ulus bilinci, özellikle felsefi olarak beslendikleri Hegelci tarihsel erek düşüncesinin emarelerini ciddi anlamda içlerinde barındırırlar. Fizik yasalarının determinizmi çoktan aştığı yıllarda dahi, tarihsel determinizm fikrini temellerinde taşıyan bu bilinçler aslında günümüzde karşılaşılandan yaşanış olarak farklı olsa dahi düzlemsel olarak benzer bir fıtratçılığı içlerinde barındırırlar. İnsanları tarihsel sorumluluk gibi kavramlar ile kendi bilinçlerine kanalize eder ve zaten gidilmesi gereken yoldan beraberlerinde sürüklemeye çalışırlar. Kolektif bir yanlış inanç olarak adlandırılabilecek bu akımların en üst hali ise yukarıda değinilen hümanizmden başkası değildir.

Burada bazı şeyleri tekrarlamanın faydası olacaktır. Aynı anda hem tarihsel koşulların belirleyiciliğine karşı çıkıp, hem insanlığın kolektif iradesinin başarılarını reddedip, hem de nasıl Marksizm ve hümanizm gibi ekoller bir arada savunulabilir diye sormak elbette ki mümkündür. Cevap yine metodolojinin içinde gizlidir. Sartre ve çağdaşlarının ortaya koyduğu yaklaşım insanın iradesinin elinden alındığı iddia edilen akımlara bir karşı duruştur. İnsan, içerisine fırlatıldığı tüm tarihsel koşullar ve gerçeklere karşın insandır ve iradesi ondan başka bir şeye, ne bir ulusa ne de insanlığa ait değildir, her daim kendisinindir. Nasıl ki insan hayatta olduğu sürece nefes alıp vermeye mahkumdur, işte özgür olmaya da aynı şekilde mahkumdur. Tüm hamlelerinin sorumluluğu ona aittir ve her hamlesinde yalnızca kendisine karşı değil, kalan her şeye karşı da sorumludur.

Yani basit bir indirgeme ile, eldeki iddia insanın bireysel iradesini daha üst bir iradenin parçası olmak için terk ettiği iddiasına bir karşı çıkıştır. İnsan bir vatandaş, bir aile üyesi, bir mümin, bir asker veya insanlığın bir ferdi olsa dahi iradesi kendisine ait olduğudur. Sartre elbette ki insanların içine fırlatıldığı koşulların rezaleti içerisinde, ne kendileri ne de çevreleri için insanlık onuru kavramına yaklaşamayacak yaşamlar yaratabileceklerini reddetmez. Bunun her zaman bilinçli veya kötü niyetli bir biçimde yapıldığı fikrine de katılmaz, ancak hala daha insanın burada kendisinin sorumlu olduğunu vurgular. Bu vurgu yalnızca “Her insan yaptığı her şeyden sorumludur.” demez; ancak daha önemli bir biçimde “Her insan içinde olduğu koşulları aşma iradesine sahiptir, hatta buna mahkumdur.” diye de ileriye atılacak iyi ilk adımın motivasyonunu verir.

Sonuç olarak; varoluşçuluğun bize öğretebileceği pek çok şey bulunmaktadır; ancak sonraki yazılar için buradan alabileceğimiz değerli bir ders vardır. İnsanların kendilerinin, uluslarının, ailelerinin, dinlerinin veya aidiyetleri olan herhangi bir grubun geleceğine dair sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk bir mahkumiyet formundadır , çünkü insan kendi eylemlerinden sorumludur ve bu bir üst gruba aktarılabilecek bir özellik değildir. Ancak bu kabul; ne hümanizmin, ne iyi vatandaş olmanın, ne de sınıf mücadelesini desteklemenin önünde bir engel değildir. Aksine bu yaklaşım, sorumluluğu tekrar bireylerin eline vererek herkesin özgürlüğünü benimsediği ölçüde geleceği şekillendirdiği fikrini destekler.

İnsanlık onuruna, anayasal prensiplere, bir dinin gerekliliklerine veya emek ve değer ilişkisine uygun yaşamanın bir zorunluluk değil, o aidiyeti benimsemiş birey için sorumluluk olduğuna vurgu yapar. Ve tüm o aidiyetlerin benimsediği değerlerin geleceğinin ise tam olarak da bu çerçeve içerisinde, bu sorumluluğu benimseyen insanların hamleleri ile kurulacağını savunur. İnsanlığın, Türklüğün veya Sünniliğin değil, insan olmanın esas olduğunu ve tüm geleceğin de işte bu esas üzerine inşa edildiğini ortaya serer.

Sartre özgürlüğe mahkum olduğumuzu söyler. Çünkü bu dünyaya fırlatıldıktan sonra yaptığımız her şeyden bizim sorumlu olduğumuzu dile getirir ve de ekler; anlam yaratmak bizim elimizdedir. Sartre bu bağlamda, içine doğduğumuz koşulları belirleme fırsatımız olmasa dahi bu koşulların üstüne kendimizi kurduğumuz halimizin tüm sorumluluğunu bizim sırtımıza yıkar; iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış her hamlemizin sorumluluğu tepemizdedir onun felsefesine göre. Hatta bundan da ötesine gider; yalnızca kendimizin değil, tüm insanlığın geleceğinin sorumluluğudur bizim olan. Ve de yine bu felsefeye göre; bir insan olarak insanlığın insan onuruna yakışır bir varoluşta sürdürülebilmesinin yolu, yine bir insan olarak bu sorumluluğu kabullenmemizden başka bir yoldan geçmemektedir elbette.

İnsanlığın belki de en karanlık anı olarak zihinlere kazınmış olan İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden senelerde, o dönemin tüm karanlığını ve karamsarlığını içine yedirmiş bir eserdir Sartre ve düşünce yoldaşlarının ortaya koyduğu felsefe. Aslında 1946’da ortaya çıkan, ancak savaş sonrası Kıta felsefesinin toparlanışı esnasında belki de etkileri daha geç kendini gösteren bir düşünceler yığınıdır buradakiler. Kısmi olarak varoluşçu felsefenin içerisinde kümelenmiş olmalarına karşın özünde ne Camus’un kederliliğine, ne de Heidegger’in mistik kaçamakçılığına fazla kaptırılmamışlardır.

İndirgemeci bir yaklaşım ile bu felsefeye yaklaşacak, tüm edebiyat ve puslu bakışların arkasını eşeleyecek olur isek, elimizde kalanın aslında büyük bir akıl ve emek ürünü ciddi bir metodolojik yaklaşım olması hiç de şaşırtıcı değildir. Burada bizim yapacağımız ise, önce bu metodolojik yaklaşımın analiz zeminimizi kurmamıza yarayacak olan ögelerini belirlemek ve bunların yardımını kullanarak esas meselenin temellerini atmak olacaktır.

Sartre, varoluşçuluğun bir hümanizm akımı olduğunu savunur iken çizdiği sınır,  aslında hümanizmi tüm tarihselliği ile değil, yalnızca dar bir çerçevede aldığını gösterir. Örneğin; çok etkileyici, kolektif çaba ve emeğin ürünü olan bir mimari yapıdan insan olarak gurur duymak; Sartre’ın tanımladığı haliyle, hümanizm sınırlarının dışında kötü bir yerde yer alır. İnsan kendi katkısı olmayan bir başarının sorumluluğunu üstlenebilecek bir varlık değildir. İnsanlığa karşı olan sorumluluğumuz yalnızca geleceğe dönük çalışır. Oysa Sartre insanların değer yaratma konusundaki yetkinliğini tam olarak da varoluşçuluğun bir hümanizm olmasında gizli olduğunu belirtir.

Varoluşçuluğun temel gayesi, Nietzsche’yi takiben kalıplaşan etik okulunun bir  kolunun insanlık yararına tekrardan düzenlenmesi olarak görülebilir. Öncül ve kurulu değerler bütünü fikri ısrarla ve ciddiyetle reddedilir, hatta Camus ile özdeşleşmiş olan absürd konsepti tam olarak da insanın bu an ile karşılaşmasını anlatır. Aslında hiçbir değerin kendinden menkul var olmadığının anlaşıldığı ve bunun yarattığı boşluk ve absürdlük durumu. Ancak bu felsefeciler bu absürdlükte aslında bir çıkış yolu, daha iyi bir dünyanın olanaklılığını görürler. Eğer şimdiye kadar verili olan her şeyin sorumlusu insanlar ise, neden insanlar bu sorumluluğu kabullenip daha iyi bir dünya için çabalamasınlar ki derler. Ve kendilerine edindikleri amaçlardan birisi olarak insanlara bu sorumluluklarını kabul ettirmeye çalışırlar.

Elbette ki, Avrupa’nın dünyası kırk senede iki kere başına yıkılmış iken ortaya çıkacak herhangi bir felsefenin ikili yapısı kaçınılmazdır. Aynı anda hem eldeki durumu açıklama zorunluluğuna, hem de bu durumdan olası bir çıkış yolu sunma yükümlülüğüne sahip olacaktır. İşte bu ikili yapı, her ne kadar edebiyatın katlayıcı etkisi altında varoluşçuluğu bir eldeki durum analizi olarak yüceltmiş olsa dahi, aslında olay yalnızca kapının şekli şemali değil, nasıl açılacağıdır da. Burada gelen cevap ise bize meseleye dair ciddi bir içgörü sağlar.

Hümanizmi bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak görmek hala daha yaygın bir davranış biçimidir. Bilimde büyük bir gelişme sağlandığında veya gerçekten kalpleri ısıtan bir insanlık hikayesi ile karşılaşıldığında insanlar insan olmaktan ötürü gurur duyarlar. Bunun eldeki yaklaşımda bir hümanizm olarak dışlanmasının sebebi ise oldukça açıktır; İkinci Dünya Savaşı ve öncesinin dünyası. Bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak hümanizm aslında genelleştirilmiş bir yaklaşımdır. Bir kolektif başarı ve kıvanç kaynağı olarak Türklük veya Almanlık ile insanlık arasında empirik düzlemde tek fark kapsadıkları kümenin genişliğidir.

Fransız Devrimi ve Napolyon politikaları ile yükselen ve bir nevi onun bunun bilinci olarak adlandırılabilecek akımlar modern dünyanın kurucu ideolojileridir. Gerek sınıf bilinci olsun, gerekse de ulus bilinci, özellikle felsefi olarak beslendikleri Hegelci tarihsel erek düşüncesinin emarelerini ciddi anlamda içlerinde barındırırlar. Fizik yasalarının determinizmi çoktan aştığı yıllarda dahi tarihsel determinizm fikrini temellerinde taşıyan bu bilinçler aslında günümüzde karşılaşılandan yaşanış olarak farklı olsa dahi düzlemsel olarak benzer bir fıtratçılığı içlerinde barındırırlar. İnsanları tarihsel sorumluluk gibi kavramlar ile kendi bilinçlerine kanalize eder ve zaten gidilmesi gereken yoldan beraberlerinde sürüklemeye çalışırlar. Kolektif bir yanlış inanç olarak adlandırılabilecek bu akımların en üst hali ise yukarıda değinilen hümanizmden başkası değildir.

Burada bazı şeyleri tekrarlamanın faydası olacaktır. Aynı anda hem tarihsel koşulların belirleyiciliğine karşı çıkıp, hem insanlığın kolektif iradesinin başarılarını reddedip, hem de nasıl Marksizm ve hümanizm gibi ekoller bir arada savunulabilir diye sormak elbette ki mümkündür. Cevap yine metodolojinin içinde gizlidir. Sartre ve çağdaşlarının ortaya koyduğu yaklaşım insanın iradesinin elinden alındığı iddia edilen akımlara bir karşı duruştur. İnsan içerisine fırlatıldığı tüm tarihsel koşullar ve gerçeklere karşın insandır ve iradesi ondan başka bir şeye, ne bir ulusa ne de insanlığa ait değildir. Her daim kendisinindir. Nasıl ki insan hayatta olduğu sürece nefes alıp vermeye mahkumdur, işte özgür olmaya da aynı şekilde mahkumdur. Tüm hamlelerinin sorumluluğu ona aittir ve her hamlesinde yalnızca kendisine karşı değil, kalan her şeye karşı da sorumludur.

Yani basit bir indirgeme ile eldeki iddia, insanın bireysel iradesini daha üst bir iradenin parçası olmak için terk ettiği iddiasına bir karşı çıkıştır. İnsan bir vatandaş, bir aile üyesi, bir mümin, bir asker veya insanlığın bir ferdi olsa dahi iradesi kendisine ait olduğudur. Sartre elbette ki insanların içine fırlatıldığı koşulların rezaleti içerisinde, ne kendileri ne de çevreleri için insanlık onuru kavramına yaklaşamayacak yaşamlar yaratabileceklerini reddetmez. Bunun her zaman bilinçli veya kötü niyetli bir biçimde yapıldığı fikrine de katılmaz, ancak hala daha insanın burada kendisinin sorumlu olduğunu vurgular. Bu vurgu yalnızca “Her insan yaptığı her şeyden sorumludur.” demez; ancak daha önemli bir biçimde “Her insan, içinde olduğu koşulları aşma iradesine sahiptir, hatta buna mahkumdur.” diye de ileriye atılacak iyi ilk adımın motivasyonunu verir.

Sonuç olarak; varoluşçuluğun bize öğretebileceği pek çok şey bulunmaktadır; ancak sonraki yazılar için buradan alabileceğimiz değerli bir ders vardır. İnsanların kendilerinin, uluslarının, ailelerinin, dinlerinin veya aidiyetleri olan herhangi bir grubun geleceğine dair sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk bir mahkumiyet formundadır, çünkü insan kendi eylemlerinden sorumludur ve bu bir üst gruba aktarılabilecek bir özellik değildir. Ancak bu kabul ne hümanizmin, ne iyi vatandaş olmanın, ne de sınıf mücadelesini desteklemenin önünde bir engel değildir. Aksine bu yaklaşım sorumluluğu tekrar bireylerin eline vererek herkesin özgürlüğünü benimsediği ölçüde geleceği şekillendirdiği fikrini destekler. İnsanlık onuruna, anayasal prensiplere, bir dinin gerekliliklerine veya emek-değer ilişkisine uygun yaşamanın bir zorunluluk değil, o aidiyeti benimsemiş birey için sorumluluk olduğuna vurgu yapar. Ve tüm o aidiyetlerin benimsediği değerlerin geleceğinin ise tam olarak da bu çerçeve içerisinde, bu sorumluluğu benimseyen insanların hamleleri ile kurulacağını savunur. İnsanlığın, Türklüğün veya sünniliğin değil, insan olmanın esas olduğunu ve tüm geleceğin de işte bu esas üzerine inşa edildiğini ortaya serer.

Yazar: Zeki Seskir