Göçebe kültürün yerleşik kültüre geçişinin hayli sancılı olduğunu ifade eder Anatoly M. Khazanov “Göçebe ve Dış Dünya” adlı eserinde. Bu geçişi sayfalar dolusu makalelerin etkisine denk romanlarda görebilmek, irdeleyebilmek mümkündür. Şayet okuduysanız Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” romanının konargöçer kültürle yerleşik kültürün, göçen kitlelerle yerleşik olanın çatışmasını, çağın getirdiği dönüşüm sancılarını başarıyla işlediğini görebilirsiniz. Daha romanın başlangıcında Melih Cevdet Anday’ın “Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece / Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan / Düşünür eski günleri… iskândan önce / Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman” dizeleri yaşanacakların, acıların habercisidir.

Macar tarihi roman yazarı Ferenc Herczeg’in 1907’de yayımlanan “Paganlar” (Poganyok) adlı romanı da benzeri bir dönüşümü, Hristiyanlığın aralarında yayıldığı yerleşik ve konargöçer Macarları ve yazgılarının peşindeki konargöçer Peçenekleri konu almaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan veya İlkbiz Yayınevi’nden çıkan nüshaları mevcuttur.
Romanda kalabalıkların değişimi iki katmanda göze çarpmaktadır. İlk katmanda bataklıklara, yıldızlara, kırda yakılmış ateşe, nehirlere korkuyla karışık saygı besleyen ve dedelerinin atlarıyla kırlarda gezindikleri eskiyi yaşatmaya çalışan pagan Macarlarla surların ve sazdan kulübelerin, kiliselerin gölgesinde yaşamaya başlayan yerleşik yaşama geçmiş Macarların çatışması ve değişimi vardır.

İkinci katmanda bozkırları ve nehirleri aşarak geldikleri topraklarda, Transilvanya ovalarına doğru uzanan kırlarda at sırtında yaşayan, en eski zamanların ve Macarlara göre dahi hayli mistik ve yabancı olarak kabul edilen Peçeneklerin yurtlarıyla, arabalarıyla, hayvanlarıyla, şarkılarıyla, âdetleriyle yaşamaları, onların da zamana ve zamanın getirdiklerine gösterdikleri mukavemet söz konusudur. Hatta eski ve görkemli günlerini yitirerek ormanlarda saklanıp gizli gizli asırlık inanışlarını sürdüren Avarlar, şehirden ve bozkırdan uzakta nehir kıyılarında, bataklıklarda kendi yaşayışlarını sürdüren balıkçılar gibi “yok olmaya yüz tutmuş paganlar” da üçüncü katmanı oluşturmaktadır.

Roman aslen zamanların, eski ve yeninin çatışmasıdır. Romanda paganlardan bahsedilirken “eski dinliler” denilmekte, paganlıktan bahsederken de “Macar hastalığı” demektedirler. Kilise ve papazlar da “yeni tanrı”nın takipçileri olarak nitelendirilirler. Hikâyeyi onun ardısıra takip ettiğimiz baş karakter Marton’un “eski adı” Alpar’dır ve küçük yaşta vaftiz edilmiş, bey soyundan bir Peçenek’tir. Hristiyanlığa geçiş esnasında Macaristan’da “mızrak sapıyla vaftiz olmaya zorlanan” paganların kılıç kullanarak dönüşüme direnmelerine Ferenc Eckhart “Macaristan Tarihi”nde birkaç yerde değinilmektedir.

Herczeg’in romanı da bu çatışmanın en doruğa çıktığı zaman dilimini, 1046 yılındaki Vata Pagan Ayaklanması öncesini ve sonrasını konu almaktadır. Vaftiz edilmiş Peçenek Kanonok Marton, dillerini bildiğinden ve kültürlerini tanıdığından “göstermelik olarak vaftiz edildikleri” vurgulanan Peçenekleri yeniden “dine çevirmek” için görevlendirilmesiyle başlayan serüvende, daha ilk sayfalarda “bozkırdan esen yelin” Marton’a eski zamanları hatırlatmasıyla, dua okuduğu esnada sazlıkların hışırtısını ve Peçenek savaş türkülerini anımsamasıyla karşılaşırız.

Bozkıra uzanan bir yolculuğa çıkan Marton, döndüğünde artık Alpar’dır. Bir Peçenek türküsünde “Kutsal ruh nedir ki öyle, güvercin Tanrı’ya yok hiç itimadım, bana Tuğrul Tanrı’yı vermiş ecdadım!” diyen, Kral İstvan’ın vaftiz çağrısına uymadığı için atı ve eşiyle birlikte diri diri gömülen Peçenek Beyi Tonuzoba’nın oğludur. Kiliseyi terk ederken Başpapa, “Zindanından kurtuldun Marton, fakat Tanrı’nın elinden kurtulamazsın. Kale kapısından ötedeki bu yol cehennem yoldur.” diyerek kendisini ikaz ettiğinde “İçinde seninle bir arada oturacaksam bana cennet gerekli değil. Sizin cennetinizde hep Almanlar ve İtalyanlar bulunur. Cehennemde ise Arpad Hakan ve bütün Macar başbuğlarıyla babam var.” cevabını verir.

Macar Krallığı’ndaki taht oyunları, Almanların ve İtalyanların zırhlı savaşçıları, atlı okçular, paganlık için ayaklanan yahut sırt dönen beylerin ateşli hengâmesi başlar ama dönüşümün çoktan başladığı, eskide kalanların ezildiği bir savaşa girildiğinden kaybedenler bellidir. Çünkü “Paganlık daha atına gem vururken savaşı kaybetmişti. Zira onlar bedenleri yok etmek için silahlanmışlardı, korkunç düşman ise bedenlerde değil ruhlara yerleşmişti. Güçlü bir dine karşı mızrakla değil ancak daha güçlü bir dinle savaşılabilir. Hâlbuki onların dinleri yok. Şamanların ve kâhinlerin saf ve boş inançları onu ve herhalde Vata Bey’i de çoktandır kandırmıyordu, kanmış gibi görünüyorlar, inanmak için kendilerini zorluyorlardı, fakat inanamıyorlardı.

Ah, o kara papazlar, doğrusu iyi iş başarmışlardı! Yeni dini her kalbe işleyememişlerse de eskisini herkesin kalbinden sökmüşlerdi. Vata kendisi de artık eski dinli değildi, o yalnız yeni dinin zalim baskısına karşı isyan etmişti. Komutanların içinde en koyu paganlar bile, mademki Arpad Bey’imiz cehenneme gitmiştir, bizim yerimiz de orası, diye düşünüyorlardı. Onlar ta içlerinden yeni tanrıyı inkâr etmiyorlardı, fakat onun sıkı gözcülüğü ve sınırsız kudreti taşkın hürriyet sevgilerinin önüne set çektiği için ayaklanıyorlardı. Ve bu ayaklananlar için de çoğu gizlice, öteki dünyada cezaya uğrayacaklarına ve böylece hürriyet aşklarının uğrunda şehit olacaklarına inanıyorlardı.

Bağımsızlıklarını kendi selametlerinden üstün tutan, yurtlarını cennetten çok seven gerçek Macarlar onlardı. Fakat bu inatçı pervasızlıklarının, gizli korkularının ardında yeni din gizlenmekteydi. Yok, onlar artık gerçek pagan değillerdi, atları pagandı. Onlar çalımlı, güçlü hayvanlar gibi bozkırı dolanırlar ve hayata inanırlardı. Ve bu inançla hayatı kendisi için yaşar, sonunun ne olacağını hiç de sormazlardı. Ama o kara papazların büyük bir gayretle saçtıkları ölüm tohumu artık bir kere gençlerin kalbinde filiz vermişti ve işte o zamandan beri de hayat gerçek hayat değildi. İçlerinde hep o, sonra ne olacak sorusu.

Romanın bu kısmında vurgulanan “yeni gelenlerin etkisi ve dönüşümü”, aslında zamanın getirdikleri karşısında tutunama hâline, değişim sancısına işaret etmektedir. Karakterlerin her biri dünyevi yahut ruhani anlamda bir şekilde ölmüşler ve yeninin, yaşayanların hükmüne boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Nitekim romanın sonunda yazarson Peçenek birliğinin Meriç Nehri kıyılarında Lebounion Meydan Savaşı’nda bir başka Türk boyu olan Kumanların saldırısı neticesinde ortadan kalkıp dağıldıkları bilgisini verirken zamanın ve zamanın dayattığı şartların yıkıcılığını bir kere daha vurgulamıştır. Bu nedenle yerleşik olanla konargöçer arasındaki çatışmayı hayli başarıyla aktarmaktadır.

Bozkırların ve yıldızların çağrısına direnemeyen Kanonok Martin veya Peçenek Alpar, Tuna bataklıklarında eşkıyalık yaptığı günlerin çağrısına karşı koyamayan Omode veya pagan adıyla Koçsobur, aşkına yenik düşen “bozkırın karısı” gece saçlı Seruzad, Konstantinopolis’in kadife gökleri altında salınırken savrulduğu Macar topraklarında yitip giden Angyika yahut Zenobia, zamanı yenemeyen eskinin şamanları, çağın bambaşka bir konuma sürüklediği yeninin rahipleri… Kayda geçirilmedikleri takdirde bataklık perilerinin, orman cinlerinin dahi kaybolacağı, ortadan silineceği bir serencam akıp gitmektedir. Nasıl “Binboğalar Efsanesi”nde umutların bağlandığı yıldızlar ve kılıç tükenişi engelleyememişse, yıldızların çağrısına uyarak kınlarından sıyrılan kılıçlar da “eski dinlilerin” kayboluşuna mâni olamamıştır.

Grupların ve kitlelerin dönüşümü çeşitli mecralarda tartışılmaya devam edecek, zaman herhangi bir ifade veya duygu taşımaksızın değirmen taşı misali eskiyen her şeyi yutacaktır. Hülasa; “Eninize boyunuza eğlenin, sizin olsun Binboğa’nın dağları!” diyen Dadaloğlu’yla, takribi yüz kırk yüz elli yıl sonra “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde “Dünya yörüğe hörgüç oldu!” diye haykıran Karagöz; sayfalarca, notalarca, dakikalarca anlatabilecek bir “sancı”yı kısaca izah etmektedir.