Parmak İzleri

Sorunun ne olduğunu bilmiyordum, farkında bile değildim, ta ki zamanı gelip ortaya çıkana kadar…

Ellerim, parmaklarım, evde bulup kullandığım kimyasala ve parlayan gümüş bıçak ve çatallara dokunan derim daha da tahriş olmuş, acıyor. Şeylerin üzerinde bırakmak istemediğim parmak izleri bedenime basılan mühürler, çıkmayan dövmeler gibi bana ve suçuma tutunuyor. Her seferinde daha da bastırıyorum, kan parmak uçlarımda toplanıyor. Daha hızlı olmalıyım. Su toplamış ve patlamış, yaralar açılmış yerlerden kan sızıyor.

Cenaze işlerini ayarlamalı, siyah giyinmiş insanlara küçük aperatifler hazırlamalıyım. Temizlikten sonra yapılacak daha çok işim var. Her şey doğru gözükmeli. Şüpheler benden uzak ve taziyeler bana yakın…

Öldürmek istememiştim, ama mitoloji dersinde öğretmenin anlattığı o garip masallara dönüştü hayatım. Her baba oğlunu kendine göre şekillendirmek ve her oğul babasını öldürmek ister. Böyle demişti okulun psikoloğu artık ritüel haline gelmiş görüşmelerimizden birinde. Tanrı Kronos ve oğlu Zeus’u anlatmıştı. Zeus, babasını onu yemeye çalışmadan önce acaba onun hayalarını tırpanla kesmeyi düşünüyor muydu? Ben cinayeti aramadım, hikayedeki gibi aslında, o beni buldu. Önüme çıktı babam gibi, her zaman yaptığı gibi istediğim şeylerin karşısına dikildi, haddini aşan bir kibirle sanki o eski ufaklıkmışım gibi tek taraflı bir yüzleşmeye kalkıştı. Umutlarımın üzerinde tepinirken bana bir düşman gibi bakıyordu. Ve…

Ve işte şimdi. Şimdi, o babama ait can denilen yapışkan sıvı ellerimde, parmaklarımın arasında, o pek önem verdikleri güçmüş takımındaki bıçakların, çatalların üzerindeki zor çıkan lekelerden ibaret.

Daha fazlasını istediğim için suçlu olamam. Büyümek istemiştim. Sırtımda bir el, kulağımda “Başarırsın” diyen bir soluk. Onun istediği şekilde değildim. Güdük kalmamı isteyen baba ve durmadan değişen, içimdeki sesleri dinlememi savunan, bana sıfatlar takmaya çalışan o deli doktorlarına inat büyümeye çabalıyordum. Bu yüzden kaçtım onun kanatlarının altı benim ise açık ceza evi dediğim yerden. Şiddete olan eğilimim ayaklarımı yere sabitleyen denge unsurumdu.

Aramadı bile beni. Takip etmedi. Ettirmedi. Ayrıkotuydum onun için. Üstünde zıplanacak bir yabani. Kökümden sökülmemi dilediğine eminim. Oysa o zıpladıkça tepemde ben daha fazla içime, köküme doğru büyüdüm. Onun kurallar silsilesinin dışında yaşamayı seçmiştim. Neden seçmeyeyim? Budamaya çalışmıştı beni. Başarmıştı, sakat bırakmıştı. Ölüm ile ilgili sorunluydu. Korkuyordu bence. Ölürken bana yalvarınca yıllardır şüphelendiğim o korkak yüzünü gördüm. Bense oldum olası severdim ölümü. Annemi aramazdım bu yüzden. Onun sevdiği köpeği bu yüzden, annem yalnız kalmasın diye boğup mezarının yanına gömmüştüm.

Anladığında reddetti oğulluğumu. Oysa ben her şeyim ile onun eseriydim. Budanmış olduğu için içinde filizlenen, yapraklanan, sertleşen, keskinleşen bir başka ben. Reddettiği kendiydi. Korktuğu kendiydi!

Yıllar sonra, onun evde olmadığını düşünüp arkadaki bahçeye bakan aralık pencereden girmiş, sakladığı o bensiz vasiyeti bulmak, yırtmak istemiştim. Ve şimdi buradayız. Patlayan flaşlar gözümü alıyor. İki adam çömelmiş yanımda yatan babama ve bana bakıyor. Onlara gülümsüyorum. Onlar sanki beni görmüyorlar.

Sembolik, takıntı yaptığım bir nesneydi o kağıt parçası.

Bu sefer suçum neydi baba? Gençken yaptığın seçimler, sana benzememem yüzünden evladını yok sayman daha büyük bir suç değil mi? Hem, artık ne önemi var baba? Etrafımızdaki her şey, biz soluk verdiğimiz sürece var. İşte biz bu kadarız; sadece kendini tekrarlayan bir kaç soluk. Bir bıçak, üstelik keskin olmayan, gümüş takımından bir iki bıçak darbesi ile evren yok olacaksa, artık ne önemi var zayıflıkların ile yaşadığın bu hayatın?

Beni duymuyor. Yine aynı şeyi yapıyor; ben orada değilmişim gibi gözlerini boşluğa dikmiş kıpırtısız bakıyor. Doğamı inkar etmesi bir yana yaşlandıkça yumuşamak yerine daha da sertleşmek doğru mu? Ben ne kadar kollarından kurtulmaya çalışsam da bir gün dönecekmiş, özleyecekmişim gibi o sıcak kollarını açık tutmak değil mi aile olmak. Döneceğim bir yer olmadığı bilgisi beni daha kanlı bir katil yapmadı mı hem? O hiç genç olmadı, hiç garip fikirler, delice şeyler düşünmedi mi?

“Yalanlar bıçaklardan daha çok acıtıyor canımı. Siz söyleyin memur bey? Bu çok daha ölümcül yaralar bırakmıyor mu insanda?”

Bir suçum varsa daha fazlası için karşısına dikildiğim için suçluydum. Hayatı görmek için o ya da onların ritüellerini kırmaya kalkıştığım için, onların cennet dediği yerden aşağıya atladığım, bu riski aldığım için suçluydum! Onlar bunun cehennemden kaçış olduğunu bilmiyorlardı. Hazırlıksızdım düşmeye. Ama seçimlerimin sonuçlarına katlanmayı zor yoldan öğrendim. Ben de acımasızlaştım.

Ellerim yara içinde. Bir adam daha geliyor babam ve benim yanıma. Bana bakıyor, gülümsüyor manidar bir şekilde. Ama hiç olmazsa, beni görüyor. Bana bakıyor. Gülümsüyorum ve derdimi ona açabileceğimi düşünüyorum;

“Belki de sorun, yüz parçalık o gümüş takımının ellisini; çatalları ve bıçakları defalarca babama batırmam ve her birinin üzerindeki parmak izlerimi, kanın ardında bıraktığı kuru, yapış yapış lekeleri defalarca silmeme rağmen çıkaramamamdan kaynaklanıyor. Ne dersiniz memur bey? Siz olsaydınız silmez miydiniz?”

“Silerdim…”

Evet, “silerdim” diyor. Gülümsüyorum ona. Tekrar tekrar, evde bulduğum tüm kimyasalları kullanmama, acele etmeme rağmen, evin içinde dolaşan polislere rağmen, çömelip bana bakan komisere rağmen, onlar gelmeden üç gün boyunca temizliyorum gümüşleri. Ellerim, yara içinde. Cesedin yanı başındayım. Tek tek çıkarıyorlar bedeninden hastalık derecesinde annemin o ölünce babamın haftada bir parlattığı gümüş bıçak ve çatalları. O artık yok. Benim sinir bozucu budayıcım. Bahçıvanım. Cehennemimin tanrısı. Çıkmıyor kanı. Sorunun ne olduğunu bilmiyordum, farkında bile değildim, ta ki zamanı gelip farkedene kadar; doğduğumdan beri çıkmıyordu babamın bende bıraktığı parmak izleri…

Yazar: Murat Dural

1973’te İstanbul’da doğdu. Hattat İsmail Hakkı İlkokulu’nda ve Halide Edip Adıvar Lisesi’nde okudu. 1993’te İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü kazandı, lisans ve yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. Çok sayıda kazıya, yüzey araştırmasına katıldı. İki yıl Bergama Müzesi’nde çalıştı. 2001’de askerlik görevi esnasında yaşadığı uykusuzluk sorunu sonucu ayaklarını ‘bilateral chopart’ seviyede kaybetti. Kaybetti ama kendini engelletmedi, engelletmiyor. Sporu çok seviyor ve gönül verdiği takımın tribünlerinde kendi topukları üzerinde duruyor. Akademik özlemlerini, ülkesi ve gönül verdiği arma için projeler üreterek telafi etmeye çalışıyor. 2006 yılında ‘Stadyumlardaki Engelli Alanlarının İyileştirilmesi’ ve ‘Büyük Kulüplerde Bedensel Engelli Branşların Arttırılması’ yönünde çalıştı. 2009’da Türkiye’deki engelliliğe, engelliliğin sadece bir düşünce olduğuna, taraftarlığın pozitif tarafına vurgu yapmak için dünyada ilk defa yapılan bir organizasyona dostlarıyla imza attı. Alex De Souza’nın ayaklarının silikon kalıplarını aldı, yürüdü, hatta koştu. Evladıma Miras Bu Sevda adlı kitapta yer alarak hayatını ve bu organizasyonun detaylarını yazdı. Bu proje sebebi ile 2015 yılında Genç Profesyoneller Beşiktaş Platformu tarafından "Yıkılmayan Adam" ödülüne layık görüldü. 2004’ten 2016 Aralık ayına kadar özel bir şirkette çalıştı. 2014’te Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’ne (FABİSAD) üye oldu. Yabani, Rotka, Vagon, Komplike gibi dergilerde yazıları, öyküleri yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor. 2016 Kasım ayında İthaki Yayınları'ndan Yankı Enki editörlüğünde ilk öykü kitabı "Kibrit Ev" çıktı. 2017 Şubat ayında 14 Şubat'a dair 14 yazarın 14 öykülük derleme olan "Aşkın Karanlık Yüzü"nde "Loholico", son olarak 2017'de basılan "Pati Öyküleri"nde "Zafer Getiren" öyküsü ile yer aldı. 2017 Eylül itibari ile yine İthaki Yayınları ve Yankı Enki editörlüğünde çıkacak romanı için yoğun tempoda çalışıyor.