Peki, Ya Sosyal Bilimler?

Zihin, bence fizikçileri ilgilendiren bir organ, bu nedenle zihnin fonksiyonlarını psikologlardan çok, fizikçiler yardımı ile çözebileceğimize inanıyorum. Sosyal bilimler alanında akademik eğitim almış olsam da edebiyat, felsefe, sosyoloji okumalarım ruhumu okşasa da otuzlarımın ortalarına geldiğim zaman, birdenbire yönümü fen bilimlerine çevirmeye başlamıştım zaten. İnsani duyguların dahil edildiği verilere dayanan değerlendirmelerin her an değişme ihtimali vardır. O halde zamana, zemine göre değişkenlik gösteren bir disiplinin “bilim” olduğunu nasıl iddia edebiliriz? “Edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji bilim midir?” diye başlayan sorularıma o günlerde hararetli tartışmalarla cevap arıyordum. Artık eminim, sosyal bilimlerin kapsama alanı bilimselliğin sınırlarından uzak. Bilgi, bilimsel sonuçlarla değerlendirildiğinde bilimsel sayılır. Temeli insana, hatta onun inançlarına dayanan bir sosyal alan ne kadar bilimsel olabilir? O yüzden sosyal bilimlere dâhil edilen tüm dalları artık geliştirilmiş hobiler kapsamında değerlendiriyorum. Katıldığım onca eğitim programı, diplomalar, sertifikalar bundan sonra benim için sosyal hobiler açlığımı doyurmaya çalıştığım günlerin belgeleri…

Eğlenceli, ama aradığım soruların cevaplarını kolaylaştıracak öncelikte değiller. Bu alana olan ilgim artık onu bilim saymasam da hobi düzeyinde devam edecek. Bir zamanlar harfler beni büyülerdi, şimdi ise asıl sırrın rakamların ardında gizlendiğine inanıyorum. “Asal sayıların sırrını çözecek kanıtın gizemi yine çözülemedi.” gibi bir başlıkla “kişilik analiz” testlerinin inandırıcılığına dair makalelerden daha çok ilgileniyorum. Sosyal bilgilere saygım sonsuz, ama bilim söz konusu ise bilimsel verilerle çözülmeye çalışılan soruları daha kayda değer buluyorum. Hoş, orada bile bilimsel kanıtların doğruluğundan ve kalıcılığından yüzde yüz emin olamıyor, daha iyisi söyleninceye kadar o anki bilimsel bilgiye inanıyoruz. Dünün en saygın fizik yasası bugünün çöplüğüne atılabiliyor. Zira, arada yine insanın dâhil olduğu bir süreç var. “Bilim insanı” da “insan” neticede… Bilimsel bilgiler insanın kavrayabildiği bilginin kapasitesine göre yeniden şekilleniyor. Yine de fen bilimleri, sosyal bilimlere göre hatasını gördüğünde geri adım atan, kendine yeniden çekidüzen veren, daha güvenilir biri gibi hareket ediyor. Sosyal bilimler ise, bölünüp parçalandığı her alanda egosundan önünü göremeyen daha bağnaz ve melankolik kişilere benziyor.

Görüşlerimi uzun uzun delillendirmeyeceğim… Kendime Max Planck Enstitüsünden Nobel ödüllü bir müttefik seçiyorum; Eric R. Kandel diyor ki, “Bu dönemde insan zihnini kavramaya dair en değerli katkı felsefe, psikoloji ya da psikanaliz gibi geleneksel olarak zihinlerle ilişkilendirilen disiplinlerden gelmedi. Daha ziyade, bu disiplinlerle birlikte beynin biyolojisinin birleşimi bu katkıyı yaptı.” Sevgili müttefiğim özetle şunu söylüyor: Nasreddin Hoca’nın, iğnesini ahırda düşürüp daha aydınlık diye sokak lambasını araması gibi fizikçilerin yaptığı onlarca alet olmasaydı, cevaplar sosyal “bilimciler” tarafından sonsuza kadar yanlış yerlerde aranıyor olacaktı. Daha açık söylersek; Kandel aslında, “Sizin meşhur filozoflarınız, psikologlarınız birkaç asır daha aynı sorulardan sınava alınsalar da yine bilimsellik adına pek ilerleme gösteremeyecek, sorularına cevap bulamayacaklar, bu soruların cevaplarını verecek olan, beyni görüntüleyen bilim insanları.” diyor.

Bir gün birisi gelse ve moleküler biyoloji derslerinin edebî metinlerin psikolojik analizlerinden daha çok ilgilendireceğini söylese inanmazdım. Ancak nörobilim alanında yapılan çalışmaları, uzayda sürdürülen araştırmalardan çok daha fazla önemsiyorum artık. Sinir sistemi ve zihinden daha muhteşem ve sırlı bir galaksi var mı? Düşünsenize, insanın iç uzayında yıllardır cevap bulunamayan sorulara nihayet bu sayede yavaş yavaş bilimsel cevaplar veriliyor. “Edebiyat bilimi” ile ilgim şu anda yalnızca nöro-edebiyat boyutunda. Pospelov’un edebiyat bilimi dâhil, içinde bilimsellik ifadesi geçen tüm edebi kitaplarımı da kitaplığımda arka raflara kaldırdım.

Mefisto’dan Memristor’a Zihnin Gündüz Düşleri

Hatırlarsınız, tüm bilimleri araştırıp dünyanın sırlarını çözmeye kendini adamış, talihsiz Dr. Faust ruhunu Mefistofeles’e satar. İkili arasında yapılan gizli anlaşma sonucunda yaşadığı sürece Doktor Faust, Mefisto tarafından bilgi, zenginlik ve pek çok yetenekle donatılacak; yalnızca öldüğü zaman ruhunu ona teslim edecektir. Daha fazla “bilmek” için, elindekini avcundakini ortaya koyan insanın ve onu “yasak bilgiye” ikna eden şeytanın hikâyesi Goethe’nin oyunundan çok daha eskidir. Şeytan/yılan olmasa, Adem “Bilgi Ağacı”nın yasak meyvesine uzanmayacak mıydı sanki?

İnsan var olduğu andan itibaren daha fazla bilmenin yollarını arar. Bilgisayarlar, internet ağları ve siber teknoloji ile kendimizi sonsuz bilgiye, sanal gerçekliğe bağlamaya uğraştığımız bu günlerde her birimiz Dr. Faust’un görünmez ayak izlerine basarak yol alıyoruz.

Yapay sinir ağları kullanarak beyni taklit edebilen yeni bir nano cihazın adı “Memristor.” Başka üniversitelerle disiplinlerarası iş birliğini sağlamış olsa da temelde Southampton Üniversitesi’nin Elektronik ve Bilgisayar Bilimleri Bölümü tarafından yürütülen bu araştırma “yapay sinaps bileşenleri” tasarlayarak gerekli güç ve verimlilikte pratik olarak da kullanılabilir yapay beyinleri fonksiyonel hâle getirmeyi amaçlıyor. İnsan beynindeki sinapslar gibi davranan, bu nano ölçekli “Memristorlar” yardımıyla geleceğin yapay beyni tasarlanıyor. İnsan beyninin çalışma mekanizmasını çiplerle taklit eden biyolojik sinir sistemleri memristorlar, yapay zekanın, yani insana benzeyen, düşünen, analiz eden, robotların gelişim sürecini de hızlandıracak.

Öte yandan sanal gerçeklik (virtual reality) dünyasında pusulasız yola çıkan insan zihni, sanal gözlükler, simülasyon evrenler, değiştirilen, dönüştürülen “gerçeklik” algısı… Bedenlerimiz, “Oculus” ile sanal ortamda sanal kopyalarımızla dünyayı dolaşırken, “day-dream” ile görmeye başladığımız gündüz düşleri… Tüm bu sürecin sonunda nano teknoloji ile kendimizi sonsuz bilgiye ve sanal gerçekliğe bağladığımız zaman kim kime evrilecek? Yaptığımız robotları mı insanlara daha çok benzeteceğiz, yoksa kendimizi kendi ürettiğimiz robotlara mı? Teknoloji sayesinde bilgi açlığımızı daha fazla doyurma şansı bulmuş, çiplerle baştan çıkarıcı bir zihin yolculuğunun kapısını aralamışken uzun zamandır hakkında konuştuğumuz “yapay zeka” kime ait olacak? Simulark insansılarımızla pasif-agresif bir ilişki yaşarken kanepelerimizde onları ekrandan izleyen ölümlü bedenler olarak mı çürüyeceğiz? Kendi gerçeğimizi bu kadar boşa çıkardıktan, sayısız sanal kopya ve simülasyon evreni yarattıktan sonra geride kalan asıl bize ne olacak? Posa mı?.. Yoksa, robotların dünyayı ele geçirdiği bir dünya distopyasına kendimizi bu kadar alıştırmışken yarattığımız sanal klonlarımızın, sanal dünyamızın “gerçek” ve “hakikat” ayrımının derinlikli sularında mı boğulacağız? Algılarımızın daima kusurlu olduğunu fark ettiğimiz bir dünyada, bu kusurların ayarları ile oynamak bizi bilinçli gerçeklikten ne kadar uzağa fırlatacak? Peki, Memristor’a ruhumuzu satıp “Gerçeğin Çölü”nde kaybolduğumuz zaman, hangimiz kendini bilecek? İşte ben de bu soruları çözmek için felsefeye, edebiyata, hatta psilolojiye güvenmeyi çoktan bıraktım.

Zihni, MRI (functional magnetic rezonans imaging) beynin sinirsel haritasın üzerinde izlemek çok daha zevkli. Nörotransmitterler, elektron akışları, düşünce fizyolojisi, kısaca “neuroscine-nörobilim” nabzımı hızlandıran, başımı döndüren yeni heyecanım. Asırlardır sosyal alanlarda bir türlü cevaplanmayan sorular, biliyorum ki gerçeklere nörobilimle daha çok yaklaşılacak. Hoş, bilimselliğin bile kendi ile dalga geçtiği bu zamanda, bilime bu kadar anlam yüklemek ne kadar doğru? CERN’de on milyar dolarlık araştırmalar sonunda “Aslında evren yok!” diyen bilim adamlarının ellerini görüyor ve arttırıyorum. “Evren vardır, yoksa bile…” Oyun büyük…