Pencere

Onlarca köyün ortasında, bir zamanlar taşkın, şimdi ise kurumuş deresi ile ünlü bir kasabada yaşayan Yüksel’in hikâyesidir.

Yirmili yaşlarda, seyrek saçlı, uzun boylu, iri yapılı bir adam olan Yüksel, ömrünü tarlalarda amelelik yaparak geçiren annesine ilkokuldan beri yardım etmiştir. Lise yıllarında alkol almaktan başka bir işe yaramayan babasını kör bir kurşun ile kaybettiği için okulu bırakmış canla başla işe sarılmıştır.

Doktorlar yıllarca başpehlivanlığı kimselere kaptırmamış, dedesine şekerden bacaklarının kesileceğini söylediklerinde Yüksel, refakatçisi olduğu dedesinin gözlerinde gördüğü acıyı iliğine kadar hissetmiştir. Hastanenin bir köşesinde sabaha kadar çaresiz dolanmış, bahçeden kopardığı mis kokulu bir çiçeği, kulak arkasına takmaktan hoşlanan dedesine incelik olsun diye götürdüğünde odanın boş olması Yüksel’i telaşlandırmıştır.  En son kendisinin kapattığı pencereye doğru koşmuş, pencereden aşağı baktığında gördüğü tablo aylarca konuşamamasına neden olmuştur.

Sarıya kesmiş bir gökyüzünün altında savunmasız ve sıkıcı bir sabaha uyanan Yüksel, iş elbiselerini giyip iki gündür ustayla birlikte boyadığı eve doğru yola koyuldu. Kasabanın tek köprüsünün üzerinden geçer iken bir zamanlar balık yakalarmışçasına bir kardeş yakalamak için çayın kenarında beklediği günleri hatırladı. Leyleklerin getirdiği masalını eskilerde bırakan dedesi, kasabanın bütün çocuklarının çaydan çıkarıldığına Yüksel’i inandırmıştı.

Boyacılık işinde becerisi ustası kadar iyi olan Yüksel, ev sahiplerinin sünnet bahanesiyle boyattıkları bir evde bugün tek başına çalışacaktı. Arada bir onu gülümseten  “Gavur memleketinde yaşasak aç kalırdık.” düşüncesi, kararmakta olan bulutlara doğru parça parça uçar iken, bulutların arasından gördüğü bir bakışa maruz kaldığı için aşırı gergindi.

Sabahın köründe köprübaşı kahvesinde oturan insanların kendisine laf çarpmalarına aldırmadan susuz derenin dibindeki apartmandan içeri girdi. Beşinci kata asansör yerine merdivenleri kullanarak çıktı. Boyanacak dairenin kapısının önünde idi.

Kapı aralıktı, gene de zile bastı. Ses çıkmayınca girdi. Yarım kalmış işe vakit kaybetmeden devam etmeliydi. Yatak odasındaki eşyaları naylon örtülerle korumaya aldı. Aynalı dolabı kılıflamaya çalışır iken bir sesle irkildi. Dış kapının kapanma sesi topuk seslerine karıştı.

-Mehmet usta gelmiyor galiba.

– Raaa-hatt-sızz. (Kekeme)

– Kimlerdendin sen?

-Peeh-liv-aaanın to-ruu

– Adın Yüksel miydi?

Yüksel, evet anlamında başını salladı. Aynadan gözünü kaçırarak yanıtlamaya çalışıyordu.

-Biz senle aynı lisedeydik.

-..

-Yüzüme baksana.

Yüksel aynadaki kadına baktı.

-Niye konuşmuyorsun?

-…

-Kocam ameleleri alıp bahçeye götürdü. Kestane zamanı. Oğlan da yanında. Akşama kadar gelmezler.

-…

Delici bakışlar ile yaklaşan bir kadın yüzü idi aynada görünen. Yüksel’in  gerginliği iyice artmıştı.

-Haydi dön. İki gündür seni izliyorum. Kolların…

Yaklaşan görüntüde kadının ağzını bir yılan gibi açıp kapamasından, dilini ileri geri oynatmasından daha önemli bir şey vardı.

-İstemiyor numarası yapma. Haydi, sen saf değilsin.

Kadının parfümü, duvarların kokusunu bastırıyordu. Sapsarı yüzünden oluk gibi ter akan Yüksel, konuşmaya çalıştı. Harfler bir sis gibi dağılıverdi.

– Hadisene! Lisede herkes beğenirdi seni.

Aynada gördüğü şey şiddetli bir böbrek sancısı gibi çöktü Yüksel’in bedenine.

Kadın, Yüksel’i arkasından tutup ani bir hamleyle çevirdi. Artık yüz yüzeydiler. Kadın kendinden geçmiş bakışlarla bakıyor, dişlerini bir kelebeğin kanadına dokundurur gibi dudaklarına batırıyor, dudaklarını hafifçe ıslatıp emiyordu.

Bakışlarını kadının kulağındaki çiçeğe sabitlemiş Yüksel’in gözleri saniyede bir açılıp kapanıyor, soluk alış verişi derinleşiyordu. Kadın Yüksel’i yatağa itti. Olanca hızıyla önce kendi elbisesini, sonra da Yüksel’inkini çıkardı. Yüksel uyandığı bu sabah kadar savunmasız bir şekilde yatakta duruyordu.

Yüzünden öpülür iken anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladı. Şimdi kekeme hali acı çeken bir köpeğin çığlığını andırıyordu. Anlatmaya çalıştığı şey boğazına bir yumru gibi oturmuştu. Nefesinin kesileceğini hissettiğinde kadını üzerinden sert bir şekilde itti.  Doğruldu. Aynada kurumuş çayın ortasında balık kuyruğuna sahip dedesini gördü. Kadının saçlarından yere düşen çiçeği aldı. Pencereye koştu.

 

 

Yazar: Murat Olgar