Keşke yalnızca piyanistini yitirmiş olsa. Oysa Türkiye, kendini bir arada tutan hemen her şeyi yitirmiş, “aynı masaya oturamayanlar” ülkesine dönüştü. Fazıl Say’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı konserine çağırmasını da bu tablonun dışında değerlendirmek imkânsız. Politik uçların yalnızca birkaç şarkılığına paylaştığı masa bile katlanılmaz olmuş. Herkes, masanın üzerindeki tabakların kırılmasını, tarafların birbirlerine saldırmasını istiyor. Buna “kutuplaşma” değil, “katlanamama” demek gerekir.

Londra’ya taşındıktan aylar sonra, geçtiğimiz Aralık’ta, ilk defa Türkiye’ye döndüğüm zaman bu toplumsal hastalığın farkına vardım. Sabiha Gökçen Havalimanı’nın pasaport sırası bile, “kendini buraya ait hissedemeyenler” ile “yeni Türkiye’nin sahipleri” arasındaki gerilimin arenalarından birine dönüşmüştü. Uzadıkça uzayan sıradaki orta yaşı biraz geçmiş adam, “yeterli memurun çalışmadığını” bağırarak söylüyor, “Neyi doğru düzgün yapıyorsunuz ki?” diyordu. Cümlesindeki siz, kendini ait hissetmediği Türkiye idi aslında. Taksi beklerken de aynı şey; şoförle sohbet ederken de. Etrafımdaki insanların taksi yerine Uber kullanmalarının da ana sebebi güvenlik ya da yol bilgisi değil, gördüğüm kadarıyla. Şoförle muhattap olmayacakları, kendi istedikleri radyo kanalını açabilecekleri bir yolculuk istiyorlar; aHaber dinlemek zorunda kalmak yahut taksiciyle tartışmak, tüylerini ürpertiyor.

Konda’nın ortaya koyduğu bir gerçek var: Bırakın konser salonu paylaşmayı, insanlar farklı siyasi görüşlerden yurttaşlarıyla aynı binada dahi oturmak istemiyor. İncil’in iyi bilinen öğüdü, Türkiye için yeterli olmuyor, yani. Herkes komşusunu seviyor; ama uzakta oturanlar, yalnızca her geçen gün şiddeti artan bir nefret objesi olarak görülüyor. Bu yüzden de, kimilerinin gözünde Fazıl Say’ın “öteki mahalle”nin liderini konserine davet etmesi, Say’ı “biat eden insan” yapıyor. Oysa Say’ın siyasi fikirleri Cumhurbaşkanı’nın önünde piyano çaldığı için değişmiyor. Nasıl değişsin ki zaten?

Aynı Fazıl Say, 2013 yılında Ömer Hayyam’ın dizelerini “re-tweet” ettiği için hapis cezası aldı. Gezi Parkı için beste yaptı. Türkiye’nin sahne tarihine geçeceği kesin olan Nazım Oratoryosu’nu yarattı. Bütün bunların ötesinde, düzenli aralıklarla ve en sert biçimde hükümeti eleştiren, televizyon programlarında konuşan, sosyal medya hesaplarında siyasete dair yorumlarını paylaşan Fazıl Say değil mi?

Onunla tanıştığımda henüz ilkokuldaydım; Türkiye, Adalet ve Kakınma Partili yıllarını yaşamaya yeni başlamıştı. Okulumuzda konser ve söyleşi veren Say, piyanonun başında da sohbet sırasında da sert ve zor bir adamdı. İlkokuldaki çocuklara Atatürk’ü anlatıyor, muhafazakâr iktidarı eleştiriyordu. Yani, iktidarla kavgası yeni başlamış da değil; bir konser ile biteceğini düşünmek de saçma. Cumhurbaşkanı’nın da bunun farkında olmaması mümkün değil. Siyasetten daha büyük bir müzisyenden bahsettiğimizi iyi anlamamız gerekli. Hiçbir iradenin önünde eğilme zorunluluğu olmayan ender insanlardan biri, o. Ünü, Türkiye sınırlarının dışına çıkınca katlanarak artıyor. Dünyanın her yerinde, istediği kadar yaşayabilir; Türkiye’dekinden çok daha fazla takdir görür hem de. Fakat o, rahatlıkla hayatına egemen kılabileceği sanatçı kibrini sergilemek yerine Türkiye’nin önemli bir çoğunluğunda olmayan ‘yurttaşlık bilinciyle’ hareket ediyor.

Bana kalırsa, siyaseten muhalif olduğu Cumhurbaşkanı’nı konserine çağırması da bu bilincin bir parçası. Aynı ülkenin vatandaşı olup da birbirine katlanamayacak derecede kopmuş iki kutbu bir araya getirdi Fazıl Say. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyaset yapma üslubundaki kutuplaşmadan beslenen dil, hiç değilse o konser sırasında yıkılmış oldu. Fakat bunun önemini Erdoğan’ın “azılı düşmanları” anlayamadı. Say’ın açtığı kapı, Cumhurbaşkanı’nın kemik gibi görülen kitlesine de hitap edilebileceğini gösteriyordu aslında. Ayrı masalarda oturup kavga etmek yerine, aynı masada oturup tartışmanın mümkün olduğu anlaşılıyordu. Zaten modern demokrasilerde siyaset de o masada oturup, daha ikna edici olmaya çalışmaktır.

Fazıl Say’ın götürdüğü teklifi “Erdoğan’a biat” ya da “Cumhurbaşkanı’nı meşrulaştırmak” diye okumak doğru değil. Bu söylemin, zaten gerilmiş olan kutupların gergin kalmasına hizmet etmekten başka işlevi yok. Kutupların gergin kaldığı siyaset arenasında, galibiyeti göğüsleyenin kim olduğunu anlamak için kaç seçim daha izlememiz gerekiyor? Seçimlerin ötesinde; yaşadığımız, kendimizi kimi zaman ait hissetmediğimiz, keskin sınırlarla mahallelere böldüğümüz Türkiye’yi, yine bölerek, yine yargılayarak, gerginliğe su taşımaya devam ederek mi değiştireceğiz? O, değişim değil, gücün el değiştirmesidir yalnızca. İktidar sarhoşluğu yaşayan ile, muktedirin zulmünü çekenin yer değiştirmesidir.

Siyasi arenanın, seçimlerin, Türkiye’nin politika sahnesinin meşruiyeti, sorgulamaya oldukça açık. Bunu gözardı etmiyorum. Ancak masayı devirmek ya da ayrı masalarda oturmayı tercih etmek, bugüne kadar Türkiye’ye hiçbir yarar getirmedi. Tersine, benin gözlediği havalimanından başlayan mutsuzluğun, umutsuzluğun, nefretin ve gerginliğin değirmenine su taşıdı. O suyu da kalabalık masa içti, içiyor; Erdoğan’ın karşısında duranlara kaybetmek düşüyor. Bir arada yaşama kültürünü yitirmiş ülke, piyanistini de böylece kaybediyor.