İnsan; en gelişmiş canlı sayılan yaratıktır. İnsan var olduğundan bu yana bu tanımın içini fazlasıyla doldurmuştur. Başlarda oldukça yabani bir yaşam sürmüştür. Ancak zamanla yeni şeyler öğrenerek, öğrendiğini uygulayarak ve daha ilerisini hayal ederek sürekli bir gelişim göstermiştir. Bugünkü neticeye ulaşırken de bazı dönüm noktaları olmuştur. Bunlardan birisi elbette tarımın bulunmasıdır. Diğer bir dönüm noktası ise yazının bulunmasıdır. Yazı, belki de tarihin en büyük yeniliğidir. Yazı, insanlık tarihi için bir milattır, yaşanılan günü ve bilgiyi geleceğe aktarmada faydalı bir araç olmuştur. Peki, Sümerlerin aklına bir gün “Suç ve Ceza” adında bir roman yazılabileceği gelmiş midir? O zamanlar yazının tarihteki bu boyutta etkisi bir ihtimal olarak düşünülmüş müdür? Bu türden sorulara verilecek cevap yüksek ihtimal olumsuz olacaktır. İnsan öğrendiğini uygulayarak ve hayal ederek hep bir adım ileri gitmeye çalışmıştır ve gitmiştir.

Değişimler insanlık tarihinde çok farklı yeniliklerin anahtarı olmuştur. Değişim yavaş veya hızlı olabilir ama süreklidir. Değişimi bir olgu veya olay kabul etmektense kaçınılmaz gerçek kabul etmek daha doğru olacaktır. Fakat insan değişime direnir. Stephen Hawking zekayı; insanın değişime uyum sağlayabilmesi olarak tanımlamaktadır. Değişime ayak uydurabilmede kişinin kendi beceri ve yetenekleri büyük oranda etkili olmaktadır. Ayrıca her zaman insan değişime maruz kalmaz. Bazen de değişimi kendisi ortaya çıkartır. İnsanlık günümüzdeki gelişmişlik seviyesine ulaşmak için büyük yenilikler ve değişimler yaşamıştır. Hatta teknolojik ve bilimsel gelişmelerin çok büyük kısmı 19’ncu yüzyıldan sonra gerçekleşmiştir. Bunlar; kitle iletişim araçları ve bilgisayarın ortaya çıkmasından, Ay’a ayak basmaya, Voyager 1 ve Voyager 2’nin güneş sisteminden çıkmasına, Mars’a gözlem aracı gönderilmesine ve bir kara delik fotoğraflamaya kadar örnekleme yapılarak çoğaltılabilir.

5 Eylül 1977 yılında dönüşü olmayan bir yolculuğa başlayan Voyager 1, Satürn’ün halkaları arasındayken gezegenimizin fotoğrafını göndermişti. Bunu Carl Sagan Soluk Mavi Nokta olarak nitelemişti ve “Orası evimiz, orası biziz.” Demişti. Ait olduğumuz yer orasıydı. Tarihte her kim yaşadı ve ne yaşandıysa; hepsi o piksel piksel görüntüdeki mavi toz zerresindeydi. Bu sefer de bizden, ait olduğumuz evimizden M87 galaksisinde yer alan kara delik görüntülenmiştir. Bu kara deliğe Hawaii dilinde “Derin, süslü karanlık oluşum” anlamına gelen “Powehi” adı verilmiştir.

Powehi, bizden elli beş milyon ışık yılı uzaklıktadır; tek teleskoptan gözlemlense dahi çözünürlük oldukça düşük olacak ve elde edilen görüntü noktadan ibaret olacaktır. Ancak Powehi gözlemlenirken oldukça farklı bir teknik olan interferometri tekniği kullanılarak çözünürlük artırılmıştır. Dünyanın sekiz farklı yerindeki radyoteleskop ile aynı anda aynı noktaya bakılmış ve bu radyoteleskoplardan alınan görüntüler birleştirilmiştir. Aynı zamanda Powehi’nin saat yönünde döndüğü de gözlemlenmiştir.

Powehi’ye baktıkça Albert Einstein gözümüzün önünde belirmektedir. Einstein; özel görelilik kuramında, fizik yasalarının eylemsiz konuşlanma sistemlerinde aynı olduğunu söylemiştir. Genel görelilik kuramında ise fizik yasalarının eylemli-eylemsiz tüm sistemlerde aynı olduğunu söylemiştir. Genel görelilik kuramında kütleli nesneler uzayzamanda bir çarpıtma yapmaktadır. Buna uzayzaman bükülmesi denmektedir. Uzayzaman bükülmesi basitçe, dört tarafından tutulmuş çarşafın üzerine ağırca bir cisim atıldığı anki görüntüsüyle tasvir edilmektedir. Einstein, uzayzamanda çok fazla kütlenin küçük hacimlere sıkıştığında uzayzaman çöker ve karadelikler oluşur çıkarımında bulunmuştur. Powehi de bu çıkarımın ispatı mahiyetindedir. Powehi bir bitiş değil esasında bir başlangıç noktasıdır. Bundan sonra insanlık elbette daha öteye gidebilecektir.