Derinliği ve inanan insanların duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını şekillendirmedeki işlevi açısından dini inançların psikoloji biliminin araştırma konuları arasında yer alması kaçınılmazdır. Özellikle olumlu psikoloji akımı, ortak amaçları insanın mutluluğu ve iyi olması olan din ve psikoloji bilimlerini bir araya getirmesi; dini inanç ve manevi değerleri psikolojinin inceleme alanına sokması bakımından oldukça önemlidir. Dini inanç ve uygulamaları merkezine alarak, hem dini ve hem de psikolojik prensipleri bağdaştırmak suretiyle inanan insanı psikolojik açıdan anlamaya çalışan din psikolojisinin, din ve psikoloji alanlarının bu kaçınılmaz etkileşiminden doğmuş olduğu söylenebilir. Maneviyat ve dini hayat ile insanın psikolojik özellikleri arasındaki ilişki ve etkileşimin incelendiği din psikolojisi alanının, olumlu psikoloji akımının katkısıyla dindarlık ile yaşam memnuniyeti, iyi oluş gibi olumlu sağlık alanlarının ilişkisini daha fazla ele almaya başladığı psikolojinin dine daha olumlu bakmasına aracılık ettiği dikkati çekmektedir.

Olumlu psikoloji akımının öncülerinden Martin Seligman insana yaşamı için anlam sağlama ve geleceğe umutla bakma gücü verme açısından dinin önemli bir kaynak olduğunu vurgular. Yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak dindar insanların dindar olmayanlara göre daha mutlu olduğunu ve yaşantılarından daha memnun olduğunu ortaya koymakla beraber dinin, mutlulukla, depresyon yokluğuyla ve felaketler karşısında dayanıklı durmakla karmaşık bir nedensel ilişkisinin olduğunu belirtir.

Francis, psikoloji ve din bilimlerini ortak bir paydada buluşturarak din psikolojisi alanına önemli katkılar sağlamıştır. Örneğin, dış kaynaklı ve iç kaynaklı dindarlık özelliklerinin bireylerin yaşamlarında hissettikleri anlamı güçlendirdiğini ve özellikle daha sık dua edenlerin yaşamlarında daha fazla anlam bulduğunu tespit etmiştir. Bunların yanı sıra Francis bu bulgularına ilahî olmayan dinlere mensup kişilerle yaptığı araştırmalarla emprik destek sağlamıştır. Örneğin, Methodist bir örneklem grubunun dini yönelimleri, kişilik özellikleri ve yaşamlarında anlam bulma nitelikleri arasındaki ilişkiyi incelendiği araştırmasında özellikle iç kaynaklı bir dini yönelime sahip bireylerin yaşamlarında daha fazla anlam bulduğunu tespit etmiştir. Hindularla yapmış olduğu bir diğer araştırmasında ise dine karşı takınılan duygulanımsal tavır ile mutluluk arasında olumlu bir ilişki olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Dinin insanların kendilerini mutlu hissetmelerini ve yaşamlarından memnun olmalarını sağlayan önemli bir faktör olduğu insanların psikolojik olarak iyi hissetmelerini sağladığı başka araştırmacılar tarafından da bulgulanmıştır. Kendine güven duyma, iyimser bir bakış açısı kazanma, vicdanlı, disiplinli, tutarlı ve sabırlı olma ve buna bağlı olarak kendini iyi hissetme gibi olumlu duygulanımsal özelliklerin dindar insanların nitelikleri arasında sınıflandırıldığı daha pek çok çalışmadan bahsedilebilir. Bu açıdan bakıldığında insanların dini ve manevi yaşamlarının bir tezahürü şeklinde kabul edebileceğimiz sevgi, onur, cömertlik, affedicilik, alçakgönüllülük, dürüstlük ve iyilik gibi erdemlerin de mutlulukla ilişkili olduğu söylenebilir. İslamiyet açısından bakıldığında dinin insanların hayatlarını anlamlandırmalarını sağlayan çok güçlü bir olgu olarak insanların iç dünyalarını etkilediği ve onları varoluşsal bir çözümlemeye sevk ettiği vurgulanır. İnanma, yaratıcıya itaat ve ibadet etme, ahlaki davranışlar sergileme ve toplumsal düzeni sağlama yoluyla insan ile yaratıcı arasındaki ilişkiyi düzenleyen dinin insanlara mutlu olmanın yollarını gösteren ilahî bir kanun olduğu İslam bilginleri tarafından da önemle vurgulanmaktadır. İnsanların Tanrı’ya olan inançlarının ve kendilerini dindarlık yönünden algılama düzeylerinin de yaşam doyumlarını etkilediği yapılan birçok araştırmada ortaya konmuştur.

Yaşam Doyumunu Etkileyen Faktörler
Öznel iyi oluşun yaşam doyumunun ve birtakım duygusal içeriklerin oluşturduğu ve genel olarak olumlu duygulanımın olumsuz duygulanıma baskın bir durum olduğu daha önce belirtilmişti. Öznel iyi oluşu meydana getiren bu bilişsel-yargısal ve duygusal içeriklerin birçok kişiye özgü ve çevresel faktörün etkisi altında olduğu da üzerinde durulması gereken diğer bir önemli noktadır. Bu nedenle olarak yaşam doyumu üzerinde cinsiyet, yaş, yaşanılan yer, eğitim durumu, medeni durum, meslek ve ekonomik durumgibi demografik özelliklerin etkisine yönelik yaklaşımlar etkendir.

Cinsiyet, yaş, eğitim durumu ve gelir düzeyi gibi demografik özellikler belki de araştırmacılar tarafından yaşam doyumu üzerindeki etkileri en çok incelenen faktörlerdir. Alanyazın incelendiğinde demografik özelliklerin bireylerin yaşam doyumu düzeylerinde bir farklılaşma yaratıp yaratmadığına dair çok sayıda araştırma yapılmış olduğu görülür. Bu araştırmalardan bazıları demografik değişkenlerin öznel iyi oluşa ilişkin kişilerarası farklara ait değişimin yaklaşık %8-%15 gibi bir düzeyini açıkladığına işaret ederken; ikizler üzerinde yapılan bazı araştırmaların ise, öznel iyi oluştaki değişimin %50’ye yakınının genetik özellikler ile açıklanabileceğine dikkat çekmiştir. Ancak halen demografik değişkenlerin insanların yaşam doyumlarını ne yönde etkilediğine dair kesin bir bulguya ya da en azından tutarlı sonuçlara ulaşılamamış olduğu görülmektedir. Bu bölümde cinsiyet, yaş, medeni durum, yaşanılan yer, eğitim düzeyi ve gelir düzeyi şeklinde belirlenen demografik özelliklerin yaşam doyumu ile olan ilişki ve etkileşimlerine dair güncel bilgiler üzerinde durulacaktır.

Cinsiyet, sosyal bilimlerin önemli bir psiko-sosyal değişkeni olan cinsiyetin, yaşam doyumu üzerindeki etkisine ilişkin yurt içinde ve yurt dışında yapılmış olan araştırmalarda tutarlı sonuçlara ulaşılamadığı görülmektedir. Örneğin, OECD ülkelerinde diğer bazı araştırmalarda olduğu gibi yaşam doyumu düzeyleri açısından kadınlar ve erkekler arasında fark tespit edilememiştir. Batı Avrupa ülkelerinde yaşam doyumu üzerindeki cinsiyet etkisi çok küçük olarak tespit edilmiştir. Yine, Michalos’un otuz ülkeyi kapsayan Parantez içerisinde verilen değerler kişilerin yaşam doyumlarını 0 ile 10 arasındaki bir skalada değerlendirmeleri istendiğinde verdikleri puanlardan elde edilen ortalamaları göstermektedir. üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı araştırmasında cinsiyetin yaşam doyumu üzerindeki etkisi oldukça küçük bulunmuştur. Benzer şekilde ise, kadınların erkeklere nazaran olumlu ya da olumsuz duygulara daha açık olduklarını; ancak cinsiyetin kadınlar ile erkekler arasındaki mutluluk düzeyi farkına ilişkin değişimin yanlızca %1’ini açıkladığını tespit etmişlerdir.

Cinsiyetin yaşam doyumu açısından insanlar arasında farklılaşma yaratmadığını ortaya koyan bu bulguların yanı sıra, alanyazında kadınların yaşam doyumu düzeylerinin erkeklere göre daha yüksek olduğunu ya da tam tersi yönde bir ilişkinin olduğunu ortaya koyan araştırmalar da mevcuttur. Bu durum cinsiyetin yaşam doyumu üzerindeki etkisinin başka değişkenlerle birlikte ele alınması gerektiğini düşündürmektedir. Buna göre yaşam doyumu araştırmalarından elde edilen tutarsız bulguların toplumlar arasındaki bu sosyo-psikolojik farklılıklardan kaynaklandığı düşünülebilir. Ayrıca, maskülinite ve feminite şeklinde adlandırılan geleneksel cinsiyet rollerindeki değişimin de yaşam doyumu araştırmalarına yenilik getirdiği söylenebilir. Buna göre, hem erkeklerin hem de kadınların sıcaklık, anlayış ve başkalarını düşünme Örneğin, Oshio’nun yapmış olduğu araştırmada: eşleri ile yaşamayan erkeklerin yaşam doyumlarının düştüğü, kadınların kayınvalide ve kayınpederleri ile yaşadıklarında ya da bu kişilerle yakın ilişkileri olduğunda yaşam doyumlarının düştüğü, çok fazla arkadaşın ve sosyal ilişkinin olmasının kadınların yaşam doyumlarını güçlendirdiğini ancak erkeklerinkine etki etmediği bulgulanmıştır.

Humpert’in araştırmasının sonuçları ise, sosyal katılımın erkekler ve kadınlar üzerinde yaşam doyumu açısından farklılık yarattığını ortaya koymuş; spor, sosyal yardım ve ebeveynlik faaliyetlerinin yanlızca kadınların yaşam doyumlarını olumlu yönde etkilediği; erkeklerin ise klasik hobilerden doyum sağladığı görülmüştür. Duygu ortaklığı/paylaşım ile özgürlük, kendinden emin olma ve kararlık gibi aracılık/eylemlilik niteliklerine sahip olabilecekleri ifade edilmekte; aracılık/eylemlilik nitelikleri yüksek olan kadın ve erkeklerin bu nitelikleri düşük olan kadın ve erkeklere göre yaşam doyumu düzeylerinin daha yüksek bulunduğuna işaret edilmektedir. Yaş, kuramsal olarak yaşın ilerlemesiyle birlikte sağlık sorunlarında artış, kişi için önem arz eden kişilerin kaybı ve maddi özgürlüğün yitirilmesi gibi olumsuz koşulların ortaya çıkmasıyla birlikte yaşam doyumunda bir azalma olacağı düşünülmektedir. Ancak, yaşın artmasıyla birlikte yaşam doyumunda bir azalma olacağına ve gençliğin mutluluğun istikrarlı bir yordayıcısı olduğuna ilişkin bu fikrin artık geçerliliğini yitirmiş olduğu söylenebilir. Nitekim araştırma bulguları yaşam doyumunun zaman içerisinde azalmadığını, en azından sabit kaldığını ortaya koymakta ve insanların yaşlandıkça yaşam koşullarını tercihlerine göre değiştirmek ya da kişisel tercihlerini içerisinde bulundukları duruma göre yeniden düzenlemek suretiyle, yaşam doyumu düzeyini koruduklarını göstermektedir. Shmotkin pozitif ve negatif duygulanım gibi yaş ile etkileşime giren ara değişkenlerin kontrol edilmesiyle yaşın yaşam doyumu üzerindeki olumsuz etkisinin ortadan kalkacağını savunmaktadır.

Araştırma bulguları, kişilerin beş yıl sonraki yaşam doyumlarını şimdikinden daha yüksek düzeyde değerlendirdiklerini; orta yaşlı yetişkinlerin güncel yaşam doyumu düzeylerine yakın olarak değerlendirdiklerini; yaşlı bireylerin ise, daha düşük düzeyde değerlendirdiklerini ortaya koymuştur. Medeni durum, evliliğin ruhsal ve fiziksel açılardan insanları olumlu yönde etkilediğine; onları sıkıntılardan koruduğuna ve mutlulukla etkileşim halinde olduğuna dair görüşlerini ortaya koyan pek çok uzman ve araştırmacıdan bahsetmek mümkündür. Yapılan araştırmalar da evli olan kişilerin evli olmayan ya da hayatında bir eşi olmayan kişilere göre yaşam doyumlarının ve mutluluk düzeylerinin genelde daha yüksek olduğunu göstermektedir. Özellikle geniş ölçekli araştırmalardan elde edilen bulgular diğer insanlara göre yaşamlarında daha mutlu olduklarını söyleyenlerin evliler olduğunu ortaya koymaktadır. Genel olarak insanların kentsel yaşama yönelik memnuniyetsizliklerine işaret edildiği çalışmalarda, kırsal yaşamın şu iki önemli niteliğinin vurgulandığı görülür: ortak ahlaki değerlerin ve yüz yüze iletişimin kurulması sosyal desteğin ve sosyal kontrolün etkin bir şekilde sağlanması.

Güvenli bir yerde yaşadıklarını düşünenlerin güvensiz bir yerde yaşadığını düşünenlere nazaran daha mutlu olduklarını ifade etmeleri de araştırmanın önemli bulguları arasında yer almaktadır. Güvenlik algısının yaşam doyumu üzerindeki etkisine benzer şekilde insanların yaşam doyumu düzeylerinin yaşadıkları yerin yaşam koşullarından kültürel özelliklerinden iklimsel koşullarından ve hatta çocukluk döneminde yaşanılan eve olan yakınlığından etkilendiğine dair alan yazında çok çeşitli araştırma sonuçlarına ulaşıldığı görülmektedir.

Eğitim düzeyi, güncel teorik yaklaşımlarda genel olarak, bireylerin eğitim seviyesi ile yaşamlarından memnun olmaları arasındaki ilişkinin olumlu yönde olduğuna; ancak bu ilişkinin doğrusal bir ilişki olmadığına işaret edildiği görülmektedir. Özellikle artan eğitim düzeyinin insanların üretkenliğini arttırmak, sağlıklı evlilik ilişkileri, daha iyi iş imkânları, daha fazla kazanç ve daha iyi sağlık koşulları sağlamak gibi insanların yaşam doyumlarını arttırıcı, olumlu yönde ancak dolaylı etkileri olduğu savunulur. Yapılan araştırmalarda eğitimin özellikle düşük gelirli ve fakir ülkelerde yaşayan kişilerin yaşam doyumlarını olumlu yönde etkilediği görülmüştür. Bu anlamda yaşam doyumu ile eğitim düzeyi arasında tespit edilen bu ilişkide aracı rol üstlenen cinsiyet, yaş, sağlık, emeklilik durumu gibi değişkenlerin de araştırmacılar tarafından dikkate alınması gerekmektedir.

Benzer şekilde, eğitimin bireyin becerilerini arttırmak, kendine olan saygı ve güvenini geliştirmek, irade gücünü arttırmak, kimlik oluşumunu desteklemek ve toplumdaki yerini güçlendirmek gibi yaşam doyumunu arttırıcı etkilerinin olduğu ve eğitimin insanların genel yaşam doyumları yerine farklı yaşam alanlarındaki etkilerinin incelenmesinin daha güvenilir bulgular sağlayacağı hususunda alan yazında dikkat çekilen diğer bir önemli noktadır. Nitekim, yapılan bazı kapsamlı literatür incelemeleri eğitimsel kazanımların yetişkenlerin genel yaşam doyumlarına ilişkin değişimin yalnızca %1-3’ünü açıkladığını ortaya koymuştur. Uluslararası düzeyde yapılan geniş ölçekli araştırmalara bakıldığında da eğitimin yaşam doyumunu yüksek düzeyde etkilemediğinin tespit edildiği görülür. Örneğin, OECD ülkeleri genelinde yapılan değerlendirme sonucunda ilkokul mezunu olan kişilerin yaşam doyumlarının 10 üzerinden 6.2 düzeyinde olduğu; yüksek öğretim mezunu kişilerin yaşam doyumlarının ise, 7.2 seviyesinde olduğu görülmüştür.

Ülkemizde ise, ilkokul mezunlarının yaşam doyumu ortalaması 4.4 iken bu oranın yüksek öğretim mezunları için 5.8 olduğu bulgulanmıştır. Ayrıca, herhangi bir eğitim almamış grubun mutluluk düzeyinin ilkokul mezunlarından daha yüksek bulunmuş olması ilginç bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Bu durum muhtemelen hiç okula gitmemiş kişilerin eğitimin sağlayacağı fırsatlardan haberdar olmamalarından; eğitim ortamlarından zorunlu olarak ayrılmış olanların ise, yaşadıkları üzüntü ve hayal kırıklığından kaynaklanmaktadır. Gelir düzeyi, insanların maddi kazançları arttıkça kendilerini daha mutlu hissedeceklerine dair genel yargının yanlış olduğu ve bu iki değişken arasında zayıf ve doğrusal olmayan bir ilişkinin olduğu artık pek çok araştırmacı tarafından kabul edilmektedir. Gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta incelenen bu ilişkiye dair bulgular, varlıklı insanların, ekonomik durumu nispeten daha kötü olan insanlara kıyasla biraz daha mutlu olduklarını; ancak parayı mutluluklarının yegâne sebebi olarak görmediklerini göstermektedir. Özellikle Amerika, Japonya, Fransa, Almanya, Nijerya, Çin ve Hindistan gibi ekonomik seviyeleri birbirlerinden farklı olan ülkelerde yapılmış olan geniş ölçekli karşılaştımalı araştırmalar, kişi başına düşen gayri safi milli hasıla, ekonomik büyüme ve gelişim hızı gibi faktörlerin insanların yaşam doyumu düzeylerinde belirgin bir artış yaratmadığını ortaya koymaktadır.

Boven, yaşam doyumu ile gelir düzeyi arasındaki nedensel olmayan bu ilişkiyi insanların paraya verdikleri değer ve yükledikleri anlam, başka bir ifadeyle insanların materyalistik arayışları açısından değerlendirmiş; materyalistik amaçlar güden kişilerin mutluluk düzeylerinin düşük olduğunu belirtmiştir. Diğer yandan, insanların arzu ettikleri kazanç ile elde ettikleri kazanç arasındaki farkın yaşam doyumu üzerindeki etkisine dikkat çekerek, farkın az olduğu yüksek gelir elde eden kişilerde nevrotik eğilim yoğunluğunun yaşam doyumunda belirleyici rol üstlendiğini bilinmektedir. Beklenenin aksine harcama durumu ile yaşam doyumu arasında olumsuz yönde bir ilişki olduğunu tespit ederek insanların kazandıkları paranın miktarından çok bu parayı ne için kullandıklarının da önem taşıdığını vurgulanmaktadır. Burada sağlık sorunlarını çözmek ya da kredi kartı borçlarını ödemek için kullanılan paranın kişiyi mutlu etmekten ziyade mutsuzluğa sürüklemesi kaçınılmaz görünmektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde eğitimin insanların yaşamlarından duydukları memnuniyeti arttırıcı bir etkisinin olduğu sonucuna varılabilir. Ancak bu ilişki ve etkileşimin doğrusal olmadığının; başka bir ifadeyle eğitimin yaşam doyumunu sağlık koşulları, iş imkânları ve kazanç gibi çeşitli faktörleri olumlu yönde etkilemek suretiyle arttırdığının göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ayrıca, eğitim ve yaşam doyumu arasındaki bu dolaylı ilişkinin bireyin yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, ailevi kökeni, beklenti ve arzuları gibi faktörlerin de etkisi altında olduğu bilinmelidir.

İnsanların gelir düzeylerinin yüksek olmasının onları bir dereceye kadar mutlu ettiği ancak varlıklı ve zengin olmanın mutluluğun yegâne kaynağı olmadığı görülmektedir. Özetle, insanların yaşam doyumu ve mutluluk düzeylerinde zaman içerisinde görülen dalgalanmalar yaşlanmaktan ziyade, ekonomik, ailevi, kültürel ve psikolojik pek çok unsurun etkisinden kaynaklanabilmektedir. Sonuç olarak, yapılan araştırmalar ve elde edilen bütün bulgular biyolojik cinsiyetin yaşam doyumu üzerinde belirleyici bir etkisinin olmadığını, daha ziyade kültürel özelliklerin ve toplumsal cinsiyet rollerindeki farklılaşmanın insanların mutluluk düzeylerinde etki yarattığını göstermesi açısından önem arz etmektedir.

91900cookie-checkPsikolojide Yaşam Doyumu