İnsanın varoluş yolculuğu baştan umutsuz bir yolculuktur, tanrı ile arasındaki bu güven bunalımı nedeniyle sızılı ve acılıdır. Varoluş yolculuğu onu çokça nihilizme sürükler. Güvenin gittikçe daralan alanında insan mesihyanist dinsel kolektiflerde bir nebze olsun soluklanıp aidiyet arıyor. Korku ile güven birbirine ardıllık ilkesiyle bağlı olan iki olgu, birinin olmadığı anda diğeri ortaya çıkıyor. Çağımız bir kuşku ve güvensizlik çağı ve her şey güvensizlik ve kuşkunun evreninde bozulup çürüyor. Martin Heidegger’in felsefi ufkunda insan bir Angst varlığıdır. Angst başka bir deyişle korku, kendini can sıkıntısı, kaygı ve bunaltı şeklinde belli eden güvensizliğin görünüm ve yansımalarından sadece biri. Güvensizlik, kuşku, psikozlar ve nevrozlar toplumunda aidiyet yitimi ve kimlik bunalımları elle tutulur somut kategoriler olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu durum sadece devlet denen örgüt şemasının yanlışlığından kaynaklanan bir şey değildir.

Gregor Samsa’nın başkalaşımı bu bağlamda, kafkaesk kimlik bunalımının, çekirdek aidiyet yitiminin alegorik anlatımı olarak görülebilir. Samsa’nın böcekleşmesi, güven ve koruma ile dolu olması gereken baba figüründen aşağılayıp şiddet uygulayan tiran babaya sert geçişte deneyimlenen travmatik korkunun yol açtığı bir şey. Samsa’nın böcekleşmesi, Baba ile Devlet arasında kurulan kavramsal benzeşim üzerinden babanın/devletin ölümcül iktidarı aracılığıyla özgüveni zedelenmiş, temel aidiyeti parçalanmış, yaralı, örselenmiş lanetli kişilik ya da toplumla kurulan doğrudan bir analojidir.

Varlık; kavgalar, travmalar, hayal kırıklıkları, hastalık, acı ve mutluluktan oluşan sürekli bir akışın alanı. Aidiyet arayışını güven bunalımı nedeniyle giderek yalnızlaşıp yabancılaşan ve umarsızca kendine yeni güven alanları arayan bireyin topluma yeniden eklemlenme girişimi olarak okumak gerekir. İşkence, tecavüz, ensest, aldatı, ayrılık ve ölüm gibi güveninin uzamına ve kişisel mekâna zorla ve vahşice girerek onu büken bir takım olayları yaşamış olan kurbanın aidiyet bunalımı ve tutunamama sorunu bu bakımdan anlaşılabilir bir şeydir.

Sadece tüketim ve arzuların azgın talebini karşılamaya odaklı kapitalist distopya yüzünden toplumsal mekân da dengesiz ve bükülüdür. Diğer bir varlık alanı olarak ethos da kirlenmiş bir alan. Ölüm nedeniyle üstlendiği emanetlere ihanet etmek zorunda bırakılan, güvensizlik nedeniyle kimlik ve aidiyet zincirleri kırılmış öznenin arzu akışkanlığı fena halde kesintiye uğramıştır. Aidiyet arayışı bu travmadan sonra tüm arzu potansiyelini serbest bırakıp onun sınırsız akışkanlığını sağlamaya yönelik bir yanılsamadır.

Gelecek kaygılarının yol açtığı derin umutsuzluk vakumunu, benden sonra Nuh tufanı nihilist hazcı eğilimler dolduruyor. Bazı aidiyet biçimleri, sınıf mücadelesi yerine kimlik siyasetlerini öne çıkaran bir anlayışın egzistansiyalist düzlemdeki tezahürleri olarak estetize ediliyor. Kanımca ilerici, devrimci dinamikleri kucaklayan yaşam anlayışı iki önemli düşmanla karşı karşıya:  Biri, iktidârın yeniden üretilmesinde işlev yüklenen etnik, cemaatçi, tarikatçı, dinci kaba faşizan aidiyetler, diğeri ise, çöken ve çürüyen kapitalist uygarlığın kaos ortamında türeyen, insanı doğaya, topluma ve kendine yabancılaştırıcı estetize sofistike aidiyetler. Nihilizm, anarşizm, egosantrik tutumlar ve hedonizm bu estetize edilmiş sofistike aidiyetlerin bazıları.

Solculuktan, milliyetçiliğe, eşcinsellikten dindarlığa her türden kimlik ve aidiyet artık birer imaja indirgenmiş olarak karşımıza çıkmakta. Modernitenin paradigması, tüm anlam ve değerleri tüketim üzerinden aynılaştırıp çözerek yerine yenisinin koyulmasını neredeyse olanaksız hale getirmiştir. Kadın-erkek, sağcı-solcu, dindar-laik arasındaki ayrım ve kutuplaşmalar bu kategoriler arasındaki sert pozisyonları daha da tahkim etti. Cinsel, dinsel, etnik, sınıfsal ve ideolojik her türlü kimlik arasındaki geçişkenlik zorlaşmakla birlikte bu aidiyetler giderek birbirlerine daha çok benziyorlar. Politikanın, cinsiyetlerin, ekonominin ve estetiğin benzeştiği ve homolaştığı bir dünya bu. Hepimiz aslında kültürel anlamda eşcinseliz, düşüncelerimiz ve bedenimiz ‘hybrid’ olanaklara kapalı ama ruhumuz melez bir yapıya sahip.

Yaşadığımız şehirler pek çok uygarlığın ve kültürün dibe çök(türül)mesiyle oluşmuş tortu kentleri, klitorik haz merkezleridir. Bu şehirlerde sistemin kodladığından başka türlü yaşamak mümkün görünmüyor. Bu şehirler, reklam panoları ve mimarisiyle, imaj ve sloganlarıyla, ruha biteviye şiddet uygulayan derine ve batışa doğru bir dikeyliğin iktidar coğrafyasıdır. Dev alışveriş merkezleri, sosyal-darwinist insan profili ve haz endüstrileriyle günümüz modern şehirleri Sodom ve Gomore’ya benzemeye başladı bile. Bu yaklaşım tutucu ve fosil bir sav olarak görülebilir, ancak bu saptama hiç bir şekilde ahlâk kategorileri empoze etmeyi amaçlamıyor. Sadece nihilist hazcı anlayışın mekânında aranan aidiyetlerin kırılgan ve bunalımlı olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Bu saptama, küreselleşme projesinde insanların kültürel alt kimliklerle parçalanarak atomlaşmasına ve sürüleştirilmiş tüketiciler haline getirilme niyetlerine sert bir yanıttır. Estetize aidiyetlerle yaşamın, cinselliğin, tarihin, kültürün ve aydınlanmanın yeni ve benzersiz deneyimler adı altında sınırsız yağmalanma girişimine dikkat çekmek isteniyor. Bu karşı sav, sözümona yeni bir etik sunularak paternalist kapitalizmin kültür ve ahlâk anlayışının kanıksatılmaya çalışılmasına vurgu yapmak istemektedir. Oysa yakından bakıldığında bu akışkan haz evreni ile estetize alt kimlik ve aidiyetlerin ne kadar iktidâr içerdiği görülecektir.

Aidiyetlerin insanı özgürleştiren ve yetkinleştiren bir niteliğe sahip olmaları önemli bir ölçüttür. Sömürü, zulüm ve sınıf çelişkileri yerine hazza dayalı sözümona aykırı alt kimlikler ikâme edip onları kutsallaştırarak postmodern ahlak anlayışı meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Tüketim, benmerkezci yaşam şekli, yalnızlık, abartılı cinsel yönelimler, ensest, porno, çocuk yapmamak, kapitalist hazcı sistemin olağan olguları haline gelmişlerdir. Yükselen bir değer olarak tabuları yıkmak, çürümeyi bireysel özgürlüğe saygı adı altında Nietzsche’ci arzu felsefesinin yücelttiği anlık hazın arkasına gizleyerek gölgeliyor. Oysa çürüme ve dağılma Jean Baudrillerd’in içe patlama adını verdiği çarpıcı bir benzetmeyle bir bebek zehirlenmesi niteliği taşıyarak yeni bir boyut kazandı.

Dönüştürücü güçlerin devrimci enerjisini içine absorbe eden paternal kapitalist modernite, yeni bir topluma doğamamak yüzünden giderek göllenen, kokuşan şasi bir su misali yozlaşmış, bozulmuş ve çürümeye başlamıştır. Çünkü bebek annenin karnında öldüğü için anneyi de zehirlemektedir. Dünyaya savrulmuş olmak bağlamında aidiyetsizlik, ontolojik kanıtın anlam dünyamızın içine dâhil olmaya direnmesi nedeniyle artık süreğen bir yersiz yurtsuzluk ve varolamama sorunu hâline geldi. Gündelik deneyimin sıradan gerçekliğine tercüme edilemeyen şey aslında bir ömür boyu akışkan olmayan altkimlik ve aidiyetlerde gezinip bir türlü bir yere ait olamamaktır. Parçalanmış ve dağılmış dokuları bakımından tektonik bir deprem coğrafyasını andıran toplumun güven bunalımı yaşayan öznesi, birlikte varoluşu başaramaz. Güven tektoniği parçalı toplumlarda kolektif aidiyet, zorlamalarla inşa edilmiş yapay ve geçici bir olgu. Kamucu aidiyet bu anlamda, söylenceler, mitler, bükülmüş tarihsel referanslar ve soyut kutsallardan oluşan devasa metafizik evrenin içinde kolektif stereotypten sadece biri.