Rüyaların Mitliği

Joseph Campbell’in birkaç ifadesi ile başlamak istiyorum. “Mitolojinin simgeleri üretilmiş değildir; talep edilemezler, uydurulamazlar ya da kalıcı bir şekilde bastırılamazlar. Onlar ruhun kendiliğinden oluşan ürünleridir ve her biri kaynağının asıl gücünü bozulmamış olarak içinde barındırır.”

Campbell’in ifadesinden anladığımıza göre; mitolojinin simgeleri, ruhun kendisinde vardır, ruhun kendisine içkindir ve hiçbir şekilde uydurulamazlar. Burada, mitolojik verilerin gerçekliklerini tartışmaktan ziyade rüyaların da birer mit olabilmesi veya olabilirliği mevzusunu kurcalamak ve “Her insan kendi mitinin kahramanı mıdır?” tarzı bir soruyu cevaplandırmak istiyorum.

Rüyalar, ilk çağlardan bugüne ilgi çeken ve tartışılan bir konu. Bazı kabileler gördükleri rüyaların gerçek olduklarını sanırlarmış. Yani kabileden biri, bir rüyada uzaya çıktığını görüyor ise gerçekten çıktığını zannediyormuş. Örneğin; kabileye mensup ölen birini rüyalarında gördükleri zaman onunla kontak kurabildiklerini sanıyorlarmış. Bunun gibi şeyler. Günümüzde de yeri belli bunun.

“Rüya” kelimesi üzerinden bir noktaya temas edecek olursak; “rüya”  kelimesi ile “rûya” kelimesi arasındaki okunuş benzerliği üzerinde duracağım. “Rüya” ve “rûya” arasında herhangi bir kök alakası var mı bilmiyorum, ama bu iki kelimenin tedaisi çok zengin. Rüyanın tanımını yapmayacağım, çünkü ne demek olduğunu herkes biliyor. Rüyanın çeşitlerine girmek ise konumun dışında bir olay olur zaten. Rûya kelimesine gelecek olur isek, şu mana ile karşılaşırız: “Yerden biten ot, nebat” Kur’an’da yapılan şu benzetme, konuyu daha da manalı kılacaktır: “Biz sizi yerden biten otlar gibi bitirdik!” Yani insan rûya oluyor. Bu da demektir ki, rüya!

Antik çağlardan günümüze kadar birçok filozofun diline pelesenk olmuş sözler bellidir zaten. Bir kısmı, nihilist yaklaşmış, bir kısmı, gölge ile varlık metaforunu kullanmış. Bir kısmı ise, kaskatı maddeci olmuş, bir kısmı, her şeyin aktığını söylemiş, bir kısmı da her şey durur demiş ve sonuç itibari ile hepsi bir şeyler söylemiş. Ancak hangisi hakikate yaklaşabilmiş bu tartışılacak bir konu. Veya aklı idealleştiren batılı felsefecilerin hikmete ulaşabilmesi ne kadar mümkün? Tabii aklı idealleştirmeyenler istisna! Bunlar uzun tartışmalar doğuracak sorular ve zaten konumuz ile alakasız. Hikmetlerin kalp ile anlaşılabileceği taraftarıyım. Ve akıl gibi sonlu olan bir şeyin, sonsuz olan hikmet gibi bir kavramı kuşatabileceğini sanmıyorum. Kalp gibi sonsuz bir şeyin, sonsuz bir şeyi kuşatabileceğine inanıyorum ve bundan dolayı da örnek vereceğim metinlerde batılı felsefecilerden çok, doğudan kaynak almak istiyorum.

Litsoe ise “Rüyâlar, idrakın macerasıdır!” der. Zaten insan da bilen ve idrak eden meleke bir ruhtur. Bu durumda rüyalar, ruhun macerasıdır. Tao ise, “İdrak, her şeye hâkimdir, sarîdir!” der. Yâni ruh her şeye sirayet etmiştir. Hâl sâridir derler. Hâlin bedene yansıması ruhtan kaynaklı aslında ve sirayet eden de ruhun diğer ruha sirayeti söz konusu. Ruh ise, her yeri kaplamıştır. Ovidius, “Her şey değişir, hiçbir şey ölmez. Ruh gezinir, şimdi buradadır ve sonra orada istediği şekle girer. Bu yüzden bir zamanlar olmuş olan artık yoktur ve olmamış olan vardır; ve böylece bütün hareket çevriminden yeniden geçilir” der ve Bhagavad Ghita’da ise şöyle taçlandırır, “Yalnızca bu ebedi, yok olmaz, anlaşılmaz benliğin barındığı vücutlar bir sona sahiptir.” Yani aslında suretler çeşit çeşit, mânâ ise bir! Bu, Antik Yunan’da veya Hint mitolojisinde reenkarnasyon şeklinde ifade edilmiş de olsa, İslâm tasavvufuna çok yakın bir yaklaşımdır ve oraya çıkar, çıkarılabilir. Mesela batının büyük dâhilerinden Shakespeare de, “Biz rüyâlar ile aynı maddeden yapılmayız!” derken bunu mu ifade ediyordu acaba? Aslında bir ruh var ve biz o ruhun maceralarını mı görüyoruz? Veya yaşadığımız ortam, rüyada biz eski kabileler gibi bunu gerçekten yaşadığımızı mı zannediyoruz? Üzerinde uzunca durulup çokça tartışılabilinir.

Mitler üzerinden devam etmemiz gerekiyor. Dünya üzerindeki mitler incelendiği zaman görülecek olan hepsinin birbirinin tekrarı olduğudur. Zaten kelime manası olarak da böyledir. Mitoloji, Eski Yunan’da geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi gibi bir anlam ifade eder. Çok doğru! “Bastian kürenin her yerinde insanlığın temel fikirlerinin ürkütücü monotonluğundan bahsediyordu.” Dünyanın her kısmında insanlığın temel fikirleri ürkütücü olacak derecede monoton ve birbirinin aynı! Birbirini tekrar eden bu hikâyelerin arkasında ise, hakikat olan o teki bulmamız lazım. Bu nasıl olacak?

Tekrar Campbell üzerinden devam edecek olursak, kendisi şunları ifade ediyor:
“Etkili bir genel mitolojinin yokluğunda her birimizin kendi özel, tanınmayan, gelişmemiş, ama gizlice etkili olan düşsel panteonları var.” Yani hepimiz, belki de mitoloji dünyasında yaşıyoruz. Veya belki biz rüyayız da birileri bizi mit olarak anlatıyordur, yani hakiki yaşayanlar! Her kimse artık onlar! İnsanın var olduğu veya “hakikat” olduğu kanıtlanabilecek bir şey değil. “Hissin hayale üstünlüğü yok!” derken neyi anlatmak istiyordu Arabî! İnsan ruhu öyle bir kıvama gelebilir ki kurulan hayal ile his arasında zerre üstünlük kalmaz. Kurduğun hayali yaşayabilirsin. O halde ne gerçek? Ve birilerinin bizi hayal etmediğini kim kanıtlayabilir? Biz birilerinin hayali olarak yaşıyor olamaz mıyız? Her şey olabilir. Bu durumda insanı kurtaracak olan, bir diyalektik sahibi olabilmek; ama bu da çok kapsamlı bir konu. Evet, dünyada bir hakikat var ve onu aramadan bulmak mümkün değil! Buralardan geçmeden bulmak ise, hiç mümkün değil!

Campbell’in ifadesi üzerinden devam edelim: “Hepimizin kendi özel, tanınmayan düşsel panteonları var.” Peki, Panteon? Tanrılar? Yâni hepimizin düşsel tanrıları var mı gerçekten? Olabilir, insan herkesi veya her şeyi tanrılaştırabilir. “İçimizde taşıdığımız mitolojik dünya!” diyor ve devam ediyor Campbell; “Rüya, kişiselleştirilmiş mittir. Mit, kişisellikten çıkarılmış rüyadır!” Yukarıda demiştik ki; rüya ve rûya arasında bir alaka var. İnsan bu alaka üzerinden rüya oluyor aslında. Yani, “İnsan, kişiselleştirilmiş mittir, mit kişisellikten çıkarılmış insandır!” Rüya ve insan aynı şey mi? İşte batıda milyonlarca insanı manyağa çeviren, kafasına sıktıran, intihar ettiren bu sorudur ve hayatı normal bir şekilde yaşayıp gitmek varken insan neden bu sıkıntıya girme ihtiyacı hisseder? Bunu da yanıtlayamaz kimse! Felix Culpa! Mutlu cürüm mü acaba! Buna her ne denirse densin, tarihin ilk anından itibaren kafa kurcalayan bir soru olmuştur bu. Aslında mevzu şuraya gelecek: “İnsanın hakikati ne?” Ve tarih boyunca mitolojik hikâyelerin de gayesi bu: İnsanın hakikati! Ve daha sonra dünyanın farklı kısımlarında bir anda yerden biten ot gibi bitmeye başlayan felsefeciler serüveni. Bu insanların tümünün konusu belli aslında. Yani insan aslında ne? Bu soruya yanıt arayan insanı din kavramı ayakta tutabiliyor. Ama din felsefesine de girmeyeceğim! Yalan veya değil, ama birçok insanın ayakta kalmasını sağlıyor bu kavram. Bunu kabul etmek zorundayız!