Şahıs, Ruh ve Bilinç

Her şeyi sorgulamaya kendinden başlayan insanoğlu bilinç ve iradenin sırlarını öğrendiği zaman sürekli sözünü ettiği tanrısını da bulmuş olacaktır. En azından benim kişisel inancım bu yönde. Çünkü her şey bizim bakış açımızla var olmakta ve evren gerçekliğini bizim duyu organlarımıza göre bize yansıtmakta. Peki biz bunları algılar iken, yorumlar iken, düşünür iken, yaratır iken, konuşur iken nasıl bir görev oynuyoruz? Kimiz? Nasıl bu idrak kabiliyetine nail olduk? Şahıs dediğimiz şey nedir? Ya da şahıs kavramı kalıcılığını nasıl koruyor? Şahıs veya şahıslık kavramını eşelediğimizde ne buluruz?

Bilinç kendisini tecrübe üzerinden tanımlamayı seçtiği zaman bunun metabolizması şahıs olur. Siz bir vücudun hacmi ve ömrün süresine sığmış olan bir bilincin geçirdiği tecrübeler ve edindiği hatıraların toplamısınız. Bu sözleri iki kere okumak zorunda kalabilirsiniz. Çünkü anladığınızı sansanız da ağırlığını ilk okuyuşta hissedemeyebilirsiniz. Daha önceki kuantum ile alakalı yazılarımda zaman kavramından ve zaman kavramının kişiye ve yer çekimine göre değiştiğinden bahsetmiştim. Dolayısı ile bizim bu tecrübeleri edinme ve hayatımızı yaşamaya odaklandığımız yetmiş ile seksen yıllık yaşam, aslında bir göz açıp kapamadan ibaret olabilir. Hatta nerede ise hiç var olmadığını bile söyleyebiliriz. Çoktan öldüğümüzü veya halihazırda henüz doğmadığımızı bile. Bunlar bilim kurgu olarak görünse de kendi egomuzdan sıyrılıp bir adım geriye çekildiğimizde göreceğimiz şey budur.

Bütün isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız bu içgüdü doğrultusunda gelişmiştir. Yani anılar ve istekler, bilincin kendisini tanımlamak için seçtiği anılar ve istekler, bunlar şahısı oluşturur. Velakin şahısın kendisi de bilinç içinde evrilen bir sistemdir. Dolayısı ile şahıs kavramı bilincin içinde yükselir ve iner. Bir kişi rüyası ile gerçekliği karıştırabilir, çölde su gördüğünü sanıp kum  yiyebilir, açıklayamadığı varlıklar görüp korkudan tir tir titreyebilir. Gerçeklik ve algılayış, bilincin evrildiği bu bedenler içindeki algı mekanizmasının ona yansıttığı kadardır. Nitekim milyarlarca bilgiyi süzgeçten geçiren beynimizin bize yorumlayabildiği sadece binlercedir.

Bunu içe bölerek açıklamaya çalışırsak, ‘gözlemci’, ‘gözlem modu’ ve ‘gözlem nesnesi’ şeklinde özetleyebiliriz sanırım. Her gözlem nesnesi bilinç içinde yükselir ve iner. Her gözlemci de bilinç içinde yükselir ve sonuçta bir gözlem nesnesinin var olması için bir gözlemcinin olması lazımdır. Yani gözlemci ile gözlem nesnesi, bir temel varoluşun iki tarafını oluşturur ve burada yapılan hata da “Ben şahısım” diye düşünmektir. Çünkü her bir deneyimde yeni bir gözlem nesnesi, yeni bir gözlemci ve de yeni bir gözlem modu vardır. Tabii ki siz kendinizi her zaman aynı kişiymiş gibi hissediyorsunuz. Sizin “kendimi aynı şahıs gibi hissediyorum, ben benim.” dediğiniz o süreç, o dizilim, aslında bilinç. “Şahıslık” dediğimiz şeyi veren ve de bir kimlik yaratandır. Yani bilincin, kendisini birey haline getirecek şekilde yeniden yapılandırması gibi bir şey.

Bizim varlık ve farkındalık dediğimiz şey, bilincin etkileşime girmesinden ibarettir. Bu etkileşim, farklı boyutlarda ve farklı seviyelerde meydana gelebilir. Bilinç kendini aynı anda hem gözlemleyen hem de gözlemlenenin üzerine yıkar. Bilinç, yani her türden ihtimal dalgası, her bir anı bir gözlemci ile bir gözlemlenenin üzerine yıkarak algıyı oluşturur. İşte belli bir zaman içerisinde birikmiş olan, seçili deneyimler ki hakikatte bunlar deneyim metabolizmasıdır. Buna biz şahıs diyoruz. Ama bu sabit bir kimlik değildir, asıl sabit olan onun arkasındaki bilinçtir. Yani kısacası, “bir ben vardır benden içeri gibi bir durum söz konusu. Buna altbilinç, saltbilinç, sınırsız irade veya mutlak irade diye isimler de verilmiştir. Her yerde ve her şeyde olan, her şeyin farkında ve her şeyle etkileşimde olan, ancak farklı farklı şekillerde kendisini var eden.

Peki bu bilinç nedir? Kendine özgü iradesi mi vardır ki bize biz olduğumuzu hissettirip, bizi meydana getirip, bizde yaşıyor? Bunu cevaplamak gerekirse, tanım itibariyle: Özde var olan bilinç, bilinçli olma isteğidir. Uygulamada da böyle değil midir sonuçta? Bilincin bilinçli olması gerekiyor, ama bilincinde ya da içinde olacak bir şey yoksa bu nasıl olabilir? Dolayısı ile bilinç kendisi ile etkileşime girerek kendi üstüne yıkılır ki bu bilinç enerjidir. “Haydi ruhumuzdan, aynı bize benzeyen, bizim gibi düşünen bir şey yaratalım.” Soyut hâlden, somut hâle geçme evresi, dinlerce böyle aktarılmıştır.

Kişiliği oluşturan her şey, düşünceler, hayaller birer enerjidir ve bilinç kırıntılarıdır. Bu kırıntıları serpiştiren ve hepsinin özünde bir olan bilinç ise yaratılışın sebebidir. Bu, kuantumda “olasılıkların süperpozisyonu ve sınırsız potansiyel okyanusu” olarak adlandırılır.  Aslına bakmak gerekirse bu, dinlerin size tanrı diye sattığı şeyin ta kendisidir. Kendisini deneyimlemeye çalışan bu öz bilincin zerreleri ise bizi ortaya çıkarır, nesneyi yaratır ve onunla birleşerek kendi iradesini bir kişiye dönüştürmüş olur. Bir şahıs meydana getirir. Dolayısı ile siz ve dünya, aslında bilinç ve bilincin içeriklerisiniz. Bunların sonsuz çeşitleri ve sonsuz biyolojik ifadeleri var. Bütün bu var olma ve deneyimlenme isteği, birer titreşim meydana getirir ve bu titreşimler ise canlı ve cansızı oluşturur. Lakin insanların her birinin elbette bir öz bilinci var gibi görünür. Eşyaların ise yoktur. Cansız maddeler sanki bilinçsizdir. Daha doğrusu bir asır öncesine kadar böyle olduğu zannedilirdi.

Kuantum fiziğinin dünyamıza girişiyle birlikte görüldü ki canlı veya cansız her şey aynı şeyden oluşmuştur. Bu şey kendine has bir bilince sahiptir. Öyle ki canlı veya cansız her şey bir bilince sahiptir ve öngörülemez nitelikte bir enerjisi vardır. Kuantum fiziği ve kuantum mekaniği konusunda araştırmalar yapmamış kişiler için bu kabul etmesi ve algılaması zor bir durumdur. Aynı birkaç yüzyıl önce insanların “yuvarlak dünya” fikrini kabul etmekte zorlanması gibi. Çünkü algılarımız bize dünyanın düz olduğunu ve sabit olduğunu söyler iken, gerçeklik bize onun belli bir yörüngede saatte kilometrelerce hızla dönerek ilerleyen bir yapı olduğunu ve düz olmadığını gösterdi.

Bilinç yıkılıştır. Bilincin içeriği bir şahsa dönüşür ve aynı zamanda bir sandalye ile aynı niteliktedir. Bir insan ile bir sandalye arasında bizim algıladığımız klasik fizik ile ve biyoloji ile bakarsak bir çok fark vardır. Ancak özünde ikisi de tamamen aynı şeylerdir. O sandalyenin bilinci kendini bilinçsiz bir sandalye gibi deneyimlerken, biz kendimizi evrimsel süreçlerle bu hale gelmiş bir insan olarak deneyimliyoruz. Bizim kişiliğimiz ve varlığımız ile alakalı emin olduğumuz her şey bizim bu bedene girişimiz ile belirip, biz öldükten sonra tekerrüre devam edecek olan bir enerjiden ibarettir.

Yani bu bir hiyerarşi. Bilincin genişlemesi hiyerarşisi. Evrenin sürekli genişliyor olması gibi. Bilinç, şahsı yaratmak zorundadır. “Yüzde yüz bu şekilde olmuştur!” diyemeyiz çünkü çıkıp da gerçeği bulduğunu söyleyen bir kişi ya delidir ya da sahtekardır. En azından bu fikir, şu an için elimizdeki bilimsel veriler ile bütün dinlerin veya âlimlerin, filozofların kendini arayışı ve yaratılışın ötesindeki iradeyi açıklamak için getirdikleri anlamlar ile şu an için elimizde olan en iyi tanımlamadır. Şimdilik bu, bilebildiklerimiz ile yaratılışı açıklamanın en iyi ve en mantıklı tek yoludur. Yoksa hepimiz gayet mutlu mutlu deneyimleme zemini gibi bir şeyde olurduk ve tüm deneyimler her şeyden önce zıtlık üzerinden gerçekleşirdi. İyi ve kötü, zevk ve acı, keyifli olma ve sıkıntı çekme, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık, aşağı ve yukarı. Yani zıtlığın olmadığı yerde tecrübe de yoktur.

Dolayısıyla bilinç kendi özünde bölünür, kendi içine yıkılır ve bunu deneyim üzerinden kendi kendisiyle etkileşime girerek yapar. Bundan öncesi kişisel olmayan bir farkındalık alanıdır. Soyutun zıttı somuttur. Bilinç, somutluğa evrilerek kendi içinde bir gelişim meydana getirmiştir ve biz bu gelişim evresindeki her bir hücreyi temsil ediyoruz. Aynı bizim bedenimizde her saniye bir çok hücrenin ölmesi ve yerine yenisinin gelmesi gibi. Ölen her bir hücre, görevi neyse onu yerine getirip ölmüştür. Onun ölmesi sayesinde yeni bir hücre meydana gelmiş ve canlılık devam etmiştir. Bizim doğuş ve ölüşlerimiz, bizim olup bitişlerimiz de bu bilinç veya tanrı dediğimiz şeyin bir evresinden ibarettir.

Bu da şu demek oluyor: Sizin çocukluğunuzdan bu yana tek bir şahıs olmanızı sağlayan devamlılık hissi aslında bir illüzyon, aslında her an, bu an ne kadar hızlı onu da bilemiyoruz, bu kendi içine yıkılma süreci sayesinde yeni bir şahsın yaratılması söz konusu. Bizim devamlılık olarak deneyimlediğimiz bu kişiliğimizin temeli aslında devamsızlık/süreksizlikten meydana gelir ve süreksizlik her şeyin temelidir. Evren, evrim, varoluş ve gelişim tamamen bu süreksizlik sayesindedir. Dolayısı ile bu yazıyı okuyan sen iki saniye kadar önce yoktu. Sen kuantum vakumu içinden defalarca ortaya çıktın ve yok oldun. Aynı kişi gibi görünüyorsun ama aynı değilsin. Sen bu belirsizliğin oluşturduğu geçici bir yansımasın ve her an silinip yeniden yazılıyorsun.

Fiziksel olarak açıklamak gerekirse de bedeninizdeki hücrelerin çoğu her saniye ölür ve yenisi yapılandırılır. Yukarıda kısaca buna atıfta bulundum. Atomlarınız sürekli olarak değişim sürecine girerler. Şu halinizin bir resmini çekip beş ya da on yıl önceki resimlerini karşılaştırır iseniz tamamı ile farklı olacaktır. Her sabah uyandığınız ve aynaya baktığınızda sizin fark ettiğiniz ya da edemediğiniz bir dizi değişimler meydana gelmiştir bile. Kişiliğiniz bile her gün değişmeye devam eder. İnsan sürekli değişir. Aslında hayatı boyunca, birçok farklı kişiye dönüşmüş olur. Bu sayede eskisinden daha iyi veya daha kötü olur.

Dolayısı ile hiçliğe geri döndüğünüz ve içinden tekrar yükseldiğiniz her anda birazcık daha farklısınızdır. Biraz daha evrimleşmiş ve gelişmişsinizdir. Bu gelişim olumlu veya olumsuz olabilir. Bu kısmen sizin elinizdedir, kısmen değildir. Mesela yaşlanmanızı, eğer zamanı durdurmak veya zamana hükmetmek gibi bir yeteneğiniz yoksa durduramazsınız. İsteseniz de, istemesiniz de yıllar geçtikçe bedeniniz zayıflayacaktır. Dolayısı ile bu içinde kendinizi deneyimlediğiniz ufak bedenle kafanızı çok yormaktansa, deneyimlemenizin nedeni olan bu bilincinizin üzerine yoğunlaşmalı ve bu bilincin an be an farkında olmalısınız. Ki bu kendinizi bilmekten ve gerçeğin arayışı peşinde koşmaktan doğacak kaçınılmaz bir farkındalıktır. Bunu ne kadar ileri götürebilirseniz, o kadar aydınlanmış olacaksınız. Siz, o küçük bedende bulunan küçük bir kişilik değilsiniz ve ölmek ile bu serüven sona ermeyecek çünkü bu yaşadığınız süreklilik hissi ve şahıslık, sadece bir illüzyondan ibaret. Nitekim korkularınız, alışkanlıklarınız, huylarınız ve davranış şekilleriniz bile size atalarınızdan kalan şeyler ve bu şeyler; sizin kişiliğinizin büyük bir kısmını oluşturuyor.

Bu perspektiften gerçekliği algılamak ve hayatımızı yaşayabilmek, kendimizi ve hayatı algılama yolunda dramatik bir farklılık yaratır. Çünkü biz deneyimlemeler yaşayan, sınırsız potansiyel okyanusundaki bir veri görevini görmekteyiz. Bu hayatı ne kadar dolu yaşarsak ve kendimizi ne kadar geliştirirsek, bu o kadar kazançlı çıkacağımız anlamına gelir. Ego’dan kurtulup, kendimizi ekoya bıraktığımız zaman, her şeyin bizim için yaratıldığı fikrinden vazgeçip, hayvanları ve doğayı da en az kendimiz kadar sevmeyi öğreneceğiz. Çünkü bütün bu dünyaları ve evreni oluşturan şey, bizi de oluşturan bilincin yüzdüğü bir birleşik alanı oluşturmaktadır. Bu birleşik alan içerisinde her şey birbiriyle bağlıdır ve ilişkilidir. Her şeyin kararı ve yönü bir diğerini etkiler. Tekillikten meydana gelmiş ve dağılmış olan bütün bu düzen ve bu düzenin oluşturduğu bütün varlıklar, tekilliğe geri dönmeye mecburdurlar ve bu süreç içerisinde hepsi birbirini değiştirecektir.

Her şeyin temelinde yer alan yapı taşlarının neler olduğunu, gerçekliğin neden oluştuğunu bulmak için fizik, gerçeklik fiziğini yakalamak istedi. Yaşam, evren, parmaklarımızın arasından kayıyor. Ve siz son derece soyut bir şeyle, soyut bir alanla karşı karşıyasınız. İşte birleşik alan da budur. Sonsuz soyut potansiyel, sonsuz soyut varlık. Sonsuz kendinin farkında olan bilinç, ki bu da titreşim dalgalarıyla ortaya çıkar, ve bu sonsuz evrende gördüğümüz her şeyin açığa çıkışını sağlar.

Bilinç, kendisine bir saha oluşturmuştur ve bu sahanın tek amacı içinde olumlu veya olumsuz birçok tecrübe edinebilecek bir alan var etmektir. Dolayısı ile sevap veya günah yoktur çünkü yargı günü de yoktur. Kendisini affettirmeye çalışan kusurlu ruhlar veya ödül kazanmak için yarışan atlar değiliz. Tanrı yaratılışın sebebi olan bu iradenin yarattığı birer anız biz. Bu tanrı sevgidir ve sevgiden başka hiçbir şey yoktur. Kendisine olumlu ve olumsuz katkılarda bulunan, kendisinden gelen bu küçük, kendini şahıs zanneden enerji kırıntıları koşulsuz şartsız ona dönecek ve onunla birleşecektir. Dolayısıyla tanrı her türlü yaratımına tamamı ile açıktır. Çünkü bu birkaç sene içinde var olan ve yitip giden kişilikler tamamı ile geçicidir ve asıl amaç burada en sağlıklı gelişimi gösterebilmektir. Bu yaratılışın sebebi sevgidir ve sevginin zıddı yoktur. Korkmayın, sizi yargılayacak ya da işkence yaptıracak bir tanrı yok. Tanrı bilinçtir ve bizler her birimiz, potansiyelimizi anlamaya çalışan tanrılarız.

Sevgiden bahseder iken eğlenmekten ve benzeri şeylerden bahsetmiyorum. Bu bambaşka düzeyde bir şey, çünkü bunu tanımlayabilecek bir kelime yok. İnsanın hissettiği ve tamamı ile saf olan tek şey sevgidir. Dolayısı ile bunu ilişkilendirebileceğim, bildiğimiz tek şey sevgi olduğu için bu örneği veriyorum. Sonsuz bilincin varlığı tek gerçekliktir. Bunun dışındakiler illüzyondur. Yapmamız gereken tek şey bu bilincin farkında bir deneyim yaşayarak çevremize sevgi sunmaktır. İsa da, Buda da insanları sevme, kardeşlik ve birlik mesajını yaymaya çalışmış kişilerdir. Gelin görün ki insanlar, mesajdan çok mesajı veren ile ve onları yüceltmek ile uğraşmıştır. Yani bir el güneşi gösterdiği zaman, güneşe bakmaktan çok, güneşi gösteren ele tapınmayı tercih eden kişiler asla o güneşi anlayamayacaklardır.

Zihnin gerçeği yorumlama yolu nedeniyle, her şey parçalar halindedir. Birleşik değildir ve her şeyi birbiri ile bağlantılı olarak değil de karmaşa halinde gördüğü için bu durumda birisinin oyuncağı gibi görünmekteyiz. Ancak hayatı bir fırsat olarak görmeliyiz. Saatler geriye alınacak, yeni bireyler doğacak. Hayat siz olmadan da devam edecek.

Yazar: Diamond Tema