Şehirlerde yaşayan nüfus artar iken, şehir planlamacıları kentlerin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini nöro-mimari ile yeniden ele alıyor. Hatırlatmamız gerekir ise ünlü İngiliz siyasetçi Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanan parlamentonun tamiri konusunda konuşur iken “Biz binaları biçimlendiriyoruz, sonra onlar bizi biçimlendiriyor.” demişti.

Evet, durum tam olarak da böyle. Ortaya attığı bu tezi bugün nörobilimciler ile psikologların desteklediğini duyabiliyor olsa şu an pek de mutlu olabilirdi. Bugün binaların ve şehirlerin genel sağlığımızı ve ruh halimizi etkilediğini, beynimizin hipokampal bölgesindeki özel hücrelerin, yaşadığımız yerin geometrik ve alan düzenlemelerine uyum sağladığını bilmekteyiz. Fakat çoğu zaman, eşi olmayan bir tasarım yaratma kaygısının, bu tasarımın şehirde yaşayanlar üzerindeki etkisinin önüne geçtiğini görüyoruz, ama bu durum kısmen de olsa değişmeye başladı.

İngiltere’nin Newcastle şehrindeki Northumbria Üniversitesi’nde mimari ve bilişsel bilim alanında çalışma yapan Ruth Dalton, kenti kullananlar için en iyi tasarımlara yönelik kurallar olduğunu, ancak birçok mimarın bunları göz ardı ettiğini söylüyor. Geçen ay Londra’da yapılan Bilinçli Şehirler Konferansı’nda bilişsel bilimcilerin buluşlarını mimarların kullanımına daha iyi sunmasının yollarını tartıştı. Konferans, akademik düzeyde yolları çokça kesişen, ama bu ortaklaşmayı pratiğe yansıtamayan çok sayıda mimar, tasarımcı, mühendis, sinir bilimci ve psikoloğu bir araya getirdi. Ve böylece konferans konuşmacıları, psikolojiyi temel alan yaklaşımların şehir planlamasını değiştireceğini ifade ediyor. Örneğin 1950’lerde yapılan bazı apartmanlar, suç işleme, yoksulluk ve işlevsizlik simgesi haline gelmişti. Yan yana dikilmiş çok sayıda apartman, içinde yaşayanlara izolasyon hissi veriyor, doğru tasarlanmamış kamu alanları, bunları kullananları başarıya yöneltmiyordu.

Psikolojik araştırmalar sayesinde insanların hoşuna giden ve onları teşvik eden kentsel alanların nasıl olması gerektiğine dair daha fazla fikir sahibiyiz. Üzerimize takabileceğimiz türden küçük cihazlar veya akıllı telefon uygulamaları sayesinde, kentte dolaştığımız farklı ortamlarda beyin aktivitesini ve bu yolla ruh halini ölçmek mümkün. Böylece şehir tasarımlarının vücudumuzu ve ruh halimizi nasıl etkilediği konusunda fikir sahibi olabiliyoruz.

Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde ise tasarımın psikolojik etkileri üzerine araştırma yapan Colin Ellard’a göre, bina cepheleri insanları fazlasıyla etkiliyor. Bina cephesi karmaşık bir yapıya sahip ve ilginç ise insanları olumlu etkiliyor, basit ve monoton bir görünüm ise olumsuz bir etki yarattığını net bir şekilde ifade edilebiliyor. Ayrıca şehirlerdeki park ve yeşil alan veya yakın bir yerde ormanlık olması da şehir stresini atmada önemli rol oynuyor. Uzun bir zamandır yaşanacak en iyi şehirler listesinde hep üst sıralarda yer alan Vancouver’da binaların dağ, orman ve deniz manzarasını görecek şekilde inşa edilmesine özel önem veriliyor. Yeşil alanların sağlık ve psikolojik olarak sağaltıcı etkisi ise yadsınamayacak bir ölçüde!

Doğal ortamların görsel karmaşıklığı olumlu bir ruhsal etki yaratıyor. Aynı şey mimari açıdan da geçerli. Şehir planlaması, insanların kendisini iyi hissetmesini sağlamaktan daha öte bir önem taşıyor. Araştırmalar, şehirde yaşayanlarda şizofreni, depresyon, kronik anksite gibi ruhsal hastalıkların gelişmesi riski çok daha fazla. Bunun başlıca nedenlerinden biri, araştırmacıların sosyal stres olarak adlandırdığı ve komşularla sosyal ilişki geliştirememekten kaynaklıdır. Heidelberg Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, şehirde yaşamanın bazı insanlarda beyin yapısının değişmesine neden olduğunu ortaya koydu. Bunun erken yaşta stres içeren tecrübelerden kaynaklandığı sanılmakta.

Sosyal izolasyonun birçok hastalık açısından risk faktörü oluşturduğu kabul ediliyor. O halde, bu durumu ortadan kaldıracak, insanlar arasında bağlantı kurulmasını teşvik edecek tasarımlara ağırlık verilebilir mi?

Sosyolog William Whyte’ın şehir planlamacılarına tavsiyesi, kamu alanlarında insanları birbirine yaklaştıracak nesnelerin veya oturma düzeninin olmasıydı. 1975’te New York’taki Rockefeller Center’da ağaçların altına konan banklar, aynı şekilde Times Meydanı’nda uzun granit bankların olması olumlu işlev gören örnekler olarak anılıyor. Kamu alanlarını zenginleştirmek şehirdeki yalnızlığı ortadan kaldırmaz, ama şehir sakinlerinin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlar. Ellard, milyonlarca yabancı arasında yaşamanın insanın doğasına aykırı olduğunu söylüyor. Şehirde insanların birbirine iyi davranmasını sağlayacak ortamların yaratılması gerektiğine inanan Ellard, bunun da onların kendisini iyi hissedecekleri ortamlarla mümkün olduğunu, pozitif hisseden insanın bir yabancıyla konuşma olasılığının arttığını belirtiyor.

İnsanların kendisini kötü hissetmesine neden olacak şeylerden biri yön belirlemesini zorlaştıran ve sürekli bir kaybolmuşluk hissi veren tasarımları göz önüne alacak olur isek, Londra bu bakımdan epey sicili kabarık olan ve kötü bir üne sahip olan bir şehir. Oysa caddeleri birbirini kesecek şekilde inşa edilmiş New York’ta yön bulmak çok daha kolaydır. Bir yere ait olma duygusunu hissetmek için orada yön duygusunu hissetmeniz, her şeyin birbiri ile uzamsal bağlantısını anlamanız gerekmiyor. Londra’daki Piccadilly Circus gibi hangi yönden bakar iseniz bakın, aynı izlenimi veren rotasyonel simetri alanları bu bakımdan kabus gibidir.

Binaların içinde de yön duygusu önemli. Bu bakımdan kötü ünlü binalardan biri, mimari ödül alan Seattle Merkez Kütüphanesi’dir. Binayı inceleyen bir uzman, mimarların bu kadar hayran olduğu bir binanın bu kadar işlevsiz olmasına anlam verememişti. Şehirdeki bir tasarım insanların tercih ettiği şekilde olmayabilir. Bunu en bariz biçimiyle parklarda görebiliriz. Tasarlanmış yürüyüş güzergahlarından farklı olarak çimenlerin üzerinde patikalar oluşur. Dalton’a göre bunlar, mimarlara ve planlamacılara karşı bir tür kitlesel isyandır. Ayrıca başkalarının nerede bulunmuş olduğu ve gelecekte de nereye yöneleceğine dair bir ortak bilinci ifade etmekte. Bu mimari aslında mimarların, nörolog ve psikologların üzerinde anlaştığı bir konuya parmak basmakta. Başarılı tasarım, binaların bizi nasıl şekillendirdiği ile ilgili değil, insanlara çevreleri üzerinde kontrolün ellerinde olması hissini vermekle ilgilidir. İşte nöro-mimari böyle bir şehir tasarımı yaratmaya çalışmakta.