İstanbul’un coğrafyasının bir laneti var: Su kıtlığı. Bu sorundan Bizanslılar da payına düşeni aldı. Trakya’dan kente su taşıyan isale hatları güvenilir değildi. Nüfus ve ihtiyaç artıyor, baharda eriyen karlar su akışında kontrol edilemeyen artışlara neden oluyor ve hatta şehir kuşatıldığı zaman isale hatlarının kesilmesi zorluk yaşatıyordu. Suyunu güvence altına almak isteyen Bizans, sayısız açık ve kapalı sarnıç inşa ederek kenti kendine yeter hâle getirdi. Başka şehirlerde de sarnıçlar bulunsa da İstanbul’dakilerin özgün bir planlama başarısı olduğunu söylemem mümkün. Keşfedilen iki yüzden aşkın sarnıç birçok çeşitlilik gösteriyor.

Büyük kamusal yapıların altında yer alan sütun ormanlarının yanı sıra konutların altında, herhangi bir taşıyıcı ayağı olmayan ve beşik tonoz ile örtülü küçük sarnıçlar da bulunuyor. Tıpkı bir zamanlar geleneksel evlerin yerlerini apartmanlara bırakması gibi, günümüzde de mimari bir devir teslimin içinde olabiliriz. Geleceğin “yeni normali” bol katlı yüksek binalar olmaz mı dersiniz? Birçok kesimce bu sorunun cevabı “evet” ve geçtiğimiz çeyrek asırdır başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de yüksek bina inşasında bir patlama yaşanıyor. Yüksek binalar peşi sıra sorumluluk da getiriyor.

Çevresel faktörler de dikkate alınmadığında güneşi engelliyor, çevresindeki hava koşullarını değiştiriyor ve hatta ekolojik ayak izini büyütüyor. Ayrıca kent siluetine de kolayca etki edebildiğini ve büyük hacimli bu yapılar sürdürülebilir olmaya daha çok ihtiyaç duyuyor. Doğru planlanan yüksek biııalar ise sağlıklı kentleşmenin önünü açabiliyor. Konut veya ofis alanı ihtiyacını yatay değil de dikey büyüyerek karşılayan binalar yeşil alanlara yer açıyor. Sürdürülebilir gökdelenler geleceğin yapısı olabilir. Ki tahminlerde bu yönde bir yönelim söz konusu! Siluet tartışmaları, büyük kentlerin ayrılmaz bir parçası ve İstanbul kesinlikle istisna değil! Modem anlamda kent siluetine yapılan ilk büyük eklentiler 1950’lere tarihlense de benzer tartışmalar 19’uncu yüzyıla dek uzanıyor.

1940’lu yıllarda yayınlanan gazetelerde Cihangir’deki gökdelenlerin şehre verdiği zarardan dem vuruyordu. Peki, ne doğru, ne yanlış yapılıyor? Toptancı bir yaklaşımdan kaçınmak temel bir gereklilik iken, yaklaşık on beş milyon nüfuslu bir şehirde gökdelenin var olması ile siluetin değişmesi kaçınılmaz. Fakat ortaya çıkan tabloyu bazı etkenler belirliyor. Ne de olsa her yapının topografya, çevre ve doku ile ilişkisi farklı. Gökdelenlerin dikkatsiz inşası kamuoyunda tepki doğurmakta. Ve tartışmalar siluetin bir başka yönünün göz ardı edilmesine yol açıyor. Siluet aynı zamanda, estetik ve ikonik eklentiler ile kent imgesinin güçlendirilmesi için oldukça kullanışlı bir araç ve günümüz dünyasına bizi anlatan sembollerin eklenmesinde hiçbir sakınca yok gibi görünüyor.