Şehirleşme: Köksüzleşme Kavramı

Şehir ve şehirleşme kavramları insanlık tecrübesinin çok uzun birikiminin bir neticesi. Keza şehir, yapısal olarak sadece bir ekonomik örgütlenme ve değişmiş bir fiziki çevreyi değil, aynı zamanda insanın düşünce ve davranışlarına da etki eden farklı bir sosyal düzeni ifade etmektedir. Bu noktada şehirleşme, ikamet bölgesinin değişmesinden öte, organize edilmiş bir sosyal hayata geçiş ve organizasyonu bozmayacak ya da aksatmayacak şekilde gündelik hayatla bütünleşme şartına bağlanır, ama söz konusu bu durum, teorik düzlemde tanımlandığı gibi her ülkede aynı seyri takip etmez. Toplumsal gelişmenin ve kültürel değişmenin uyum sürecinde, çoğunluk ile bilgi yetersizliğinden dolayı değişime uyumda geri kalan ya da çeşitli etkenlere bağlı olarak değişime muhalefet eden bazı alt grupların yaşam biçimlerinde popüler kültür, ulusal kültür içerisinde ayrı bir alt kültürel dilim olarak varlık gösterebilir. Toplumdaki bu ikili kültürel yapının doğal sonucu olarak da muhtelif sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bunun en sıradan örneği ise, modern anlamda bir şehirde insanlar arası fiziki mesafe azalır iken, zihinsel anlamdaki mesafenin artması ve buna bağlı olarak da bireyselliğin bir kültürel yaşam tarzına dönüşmesidir.  Şehirleşme süreci kendi doğal ortamına henüz kavuşmamıştır. Şehirleşme sürecini gerçekleştirme yönünde çabalarını sürdüren toplumlarda da geleneksel üretimin alt yapısı ile sosyo kültürel sistemin üst yapısını oluşturan yaşam tarzını değiştirme denemelerinde, hemen hemen her konuda önceki yaşam biçiminden belirli ölçüde bir kopuş yaşanırken, şehirliliğin temel kriterlerine uygun bir kültür dokusu yaratılamamaktadır. Modernlik, gelenek tarafından doğasından uzaklaştırılır iken; gelenek de, modernliğin müdahalelerine maruz kalmaktadır. Geleneksel kültür taşıyıcısı kesimler, önceki yaşam biçimlerinden tam olarak kopamadıkları için yüksek kültür destekli modern yaşam biçimine geçişte uyum sorunu yaşamakta ve ne modernliğe ne de geleneğe uymayan, bir anlamda doğaçlama olarak türetilen, türedi bir yaşam tarzı yaratmış olmaktadır. Söz konusu bu durum ise bilinç yarılmasına ve kişilik parçalanmasına neden olur.

Söz konusu bu süreçte; ulusal kültür sisteminin, popüler kültürün yaygın bir yaşam biçimi özelliği kazanması ile, kitle kültürü haline dönüşmesini tetiklemesi, gelişmekte olan toplumların hemen hemen tamamında yaygın olarak görülen bir olgu olarak görülebilir. Söz konusu bu yaşam biçimine sahip egemen insan tipinin özelliği ise, davranışların öznesi olmaktan çıkar ve içinde yer aldığı kalabalıkların birer nesnesi haline gelir. Nesneleşen insanın yaşam pratikleri de onun mutsuz olmasına ve kendini ifade edememesine, köksüzleşmesine neden olmakta ve bu süreç kendinden emin olmayan, kimlik bunalımına düşmüş, mutsuz bir halk kitlesini oluşturmaktadır. Bunun önüne geçilmesi ve halkın rehabilitasyonu ile ilgili, az da olsa, gerek yerel ölçekli gerekse küresel ölçekli muhtelif çalışmaların yapılmakta olduğundan bahsetmiştik. Bu çalışmaların yetersizliğini ve daha da ileri seviyede nelerin yapılabileceğini, entelektüel anlamda halkbilimciler, alanlarını işe koşan çalışmalarla hızlandırmalıdır.

2000 yılında ülkemizde kurulan ve kısa sürede yüz yirmi üç belediye ve beldenin de katılımı ile uluslararası birliklerin de en prestijli üyesi olan Tarihi Kentler Birliği, konunun çözümü sırasındaki tüm aşamalarını tartışıyor. Bu birlik dahilindekiler kentlilik, yerlilik ve yurttaşlık bilincinin, o şehirde yaşayanlara benimsetilmesi hususunda çalışmalar yapmaktadırlar. Bu noktada, öncelikle somut tarihi eserler etrafında oluşturulmaya çalışılan bu bilincin, somut olmayan mirasın da söz konusu somutun içine konulması ile daha anlamlı olacağına dair yaklaşımlarda bulunmak, bu süreçte daha verimli ilerlemeyi getirecektir.