İdeolojik açıdan kent ve ekoloji kavramlarına yönelik temel yaklaşım farklılık gösterse de, dünyadaki egemen ideoloji olan kapitalizm, doğası gereği kâr motivasyonu altında çevresel kaynakların aşırı kullanımını ve ekonomik kalkınmayı öne çıkartmaya ön ayak olmaktadır. Ne var ki, dünyadaki kaynaklar yakın bir gelecekte tükenme tehlikesi ile karşı karşıya iken; temiz su kaynaklarına erişim, fosil enerji kaynaklarının azalmaya başlaması, sanayileşme ile birlikte çevre kirliliğinin aşırı boyutlarda gerçekleşmesi ile sonuçlanan gıda üretimindeki azalmalar, iklimsel değişikliklerin beraberinde getirdiği olağanüstü koşullar ve kentlerin bu duruma direnç gösteremez duruma getiriyor. Böylece dünya ülkeleri ve özellikle de gelişmiş ülkeler ekonomi, çevre ve ekoloji arasında bir çözüm niteliğinde olacak şekilde sürdürülebilirlik kavramını 1970’li yıllardan itibaren kullanmaya başlamışlar. Ve zaman içinde bu kavramın kullanım alanını yoğunlaştırmışlardır. Ne var ki, kalkınmanın korumaya göre ön planda olduğu ve mevzuatının bu yapıya uygun geliştirildiği az gelişmiş ülkelerdeki sorunlar bir ölçüde gelişmiş ülkelere göre daha üst boyuttadır.

Sosyalizm ise sınıfsız ve eşitlikçi toplum oluşturmak amacı ile kentsel mekânsal sistemi dönüştürememiş; teknolojideki gelişme ve değişmelere ayak uyduramadığı için statik bir toplumsal ve ekonomik yapının varlığı ortaya çıkmıştır. Çevre için bir baskı oluşturmasa da eski ve hantal teknolojilerin çevre üzerindeki tahribat gücü uzun yıllar sürmüş ve 1986 yılında yaşanan Çernobil nükleer santrali faciası bunlardan yalnızca birisi olarak örnek gösterilebilir.  1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından iki kutuplu dünya düzeninin yerini tek kutuplu dünya düzeninin alması bütün siyasi dengeleri değiştirmiştir. Bu yapı yerini artık bölgesel güçlerin bir araya geldikleri güçlü ekonomik ve siyasal yapılara bırakmaya başlamış, dünyadaki enerji kaynaklarının dağılımı göz önünde bulundurulduğunda; ekonomik kalkınmanın önemli bir göstergesi haline gelmiştir. Tüm savaşlarda bu alanlara egemen olma ve yayılma stratejisinin özünü oluşturmaktadır.

Teknolojik gelişmeler toplum ile devletleri etkilediği gibi ağırlıklı olarak şehirleri de etkilemekte. Şehirler arasında kıyasıya bir rekabet de söz konusu. Harvey’in de belirttiği gibi, kentlerin küresel ekonomi içinde ön plana çıkarılması ve rekabet edebilir hale getirilmesidir. Bu temel politika; yaşanabilir kent oluşturma ve sermayeyi/sermaye aktörlerini kente çekme kaygılarını da artırmaktadır. Bu durum yarışan kentler kavramının önem kazandığını göstermektedir. Artık, şehirler yapı içinde sıralanmakta ve kendi aralarında bir tür ağ oluşturmakta, dünyadaki kaynaklardan ve yatırımlardan doğrudan yararlanmak istemektedirler. 1980 sonrasında, dünya küreselleşmenin etkisi ile egemen ideolojik yapının da değişikliğe uğrayarak neo liberal ekonomi politikalarının egemen olduğu bir döneme yelken açmaya başlamıştır.

Dünyanın, ülkelerin ve vatandaşların çevreye ve ekolojiye olan bakış açıları ve yaklaşımlarının da felsefi ve ahlaki bakımdan ele alınması ve kentlerde bu yapının nasıl yaşatılacağının belirlenmesi önemlidir. Günümüzde ise küreselleşmeye karşın kentleşme, konut sorunu, yoksulluk, çevrenin kirlenmesi saptanmıştır. Bu sorunlar incelendiğinde, ekonomik, çevresel ve sosyal içerikli sorunların iç içe girmeye başladığı gözlemlenmektedir. Uluslararası örgütler bazında ortak çözümler aranmakta ve eylem planları hazırlanmakta, ama ekonomisi güçlü olan ABD, Asya’nın bazı ülkeleri Çin, Japonya, Güney Kore bu sorunların çözümünde yükümlülüklerini yerine getirmemektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Kyoto ve ardından Paris sözleşmelerinin ön gördüğü atmosfere bırakılan ve iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının önemli bir bölümünün sanayileşmiş ülkelerce gerçekleşmesidir.

Her gelişim aşamasında, sosyal evrime paralel bir biçimde doğanın kullanılması ve doğanın biçimlendirilerek teknoloji üretilmesi durumu aynı zamanda kültür ile ifade edilmektedir. İlk zamanlarda, doğaya karşı edilgen konumda olan insanoğlu neolitik devrim ve yerleşimlerle birlikte doğaya karşı etkin konuma gelmiştir. Bu bağlamda, biyomerkezli yaklaşımın yerini, bütün canlıların birbirlerinden üstün kılınmadığı, eşit olduğu bir yaklaşımdan antropomerkezli yaklaşıma bırakması ile karşı karşıyayız. Antroposentrizm bütün kaynakların insan için olduğunu ve bu yönde kullanılması gerektiğini açıklar. Antroposentrik bakış açısına göre; “hayvanlar, bitkiler, ekosistemler ve bütün doğa yalnızca insan ve insanların çıkarları ile ilgili olarak bir değere sahiptir. Bu genellikle “araçsal değer” olarak adlandırılır. Bu bakış açısının çevre ve doğanın korunması ile ilgili en önemli sonucu, doğayı korumanın ve geliştirmenin tek kabul edilebilir gerekçesinin, insanların temel gereksinimlerinin Karşılanmasının doğaya bağlı olmasıdır.

Biyosentrizm açısından, bütün canlılar birbirlerine bağımlı oldukları gibi birbirlerine göre de üstünlükleri bulunmamaktadır. Kısacası, insan en üstün varlık olmasına karşın yaşam alanlarını oluşturmakla birlikte öteki canlılarla barış içinde yaşamak zorundadır. Antroposentrik yaklaşım, doğal alanlarda yaşayan canlıların yok olmasına ve nesillerinin azalmasına neden olacaktır. Her canlının birbirlerine bağımlı oldukları kaynakların sınırlılığı ve dağılımı noktasında çok iyi anlaşılmaktadır. Bu nedenle her canlının yaşam hakkı olduğu var sayıldığında; popülasyonların sayı ve dağılımının dengeli bir şekilde olması da bu bağımlılıkla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, her bir canlının işlevi doğanın devamlılığını sağlamak açısından çok önemlidir. Ekosistem içinde insan dışında çok geniş bir canlılar topluluğu yer almakta ve bu topluluklar ile insanoğlu arasındaki ilişkiler ağı, besin zinciri kapsamında gerçekleşmektedir. Bu zincirin en önemli unsuru ise nüfus ve üretilen gıdadır. Bütün canlıların insan merkezli yaklaşım içinde değerlendirildiğinde; birer kaynak olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle de bütün biyolojik rezerv kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi, tür çeşitliliğinin artırılması gerekmektedir.