Dünyanın nasıl yıkılıp bir çiftin veya bir grubun dışında insanların yok edildiğini nakleder. Tufan rivayetleri, kozmik felâketler içinde en çok ve en yaygın olanlarıdır. Diğer bazı felâketler de insanların yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bu rivayetlerin yer aldığı kültürlere göre tufan, tanrılar tarafından günah işleyen insanlarla birlikte dünyada mevcut bütün canlı varlıkları ortadan kaldırmak üzere gerçekleştirilen ve bütün dünyayı istilâ ettiğine inanılan su felâketidir. Hatta bu dünyayı su basması veya bir bölgenin tamamen yok olması, sular altında kalması efsanesiyle ilişkilendirilerek Atlantis, Mu gibi kayıp kıtalar ve alternatif kıyamet senaryoları üzerine birçok konu işlenmiştir.

Bu tür felâketlerin söz konusu edildiği rivayetlerde insanlığın yıkılışını genelde yeni bir hastalığın doğuşu izlemektedir. Tufan olayının farklı versiyonları olan Gılgamış Destanı ve benzeri efsanelerde de bu yıkım bir son değil, aksine yeni bir şeyin başlangıcı görevi görmektedir. Tufan, yüce kudretin öfkesini celbeden günahlara bağlanmakta, bazen de ulûhiyyetin insanlığa son verme arzusu ya da dünyanın yaşlanmışlığı tufana sebep olmaktadır. Nitekim Tevrat’a göre yeryüzünde insanın kötülüğü çoğalınca; tanrı, insanları yok etmeye karar vermiş, Kurân’a göre ise yalnız Hz. Nuh’un kavminden inanmayan ve Allah’ın elçisini kabul etmeyenler bu yolla cezalandırılmıştır.

Tevrat’ın Sümer ve Bâbil rivayetlerinin etkisini taşıyan, Nuh tufanının bütün dünyayı kapladığı şeklindeki ifadesi tartışmalara yol açmış, bu yüzden de Nuh tufanının evrenselliğine veya mahallî oluşuna dair çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Nuh tufanının evrenselliğini savunanların en önemli delili, tufan rivayetlerinin neredeyse bütün dünyayı kaplayacak şekilde yaygın oluşudur. Nitekim Tevrat’a göre tufan bütün yeryüzünü kaplayan, Nuh ve ailesi dışında bütün insanlığı yok eden su felâketidir. Tufan, bütün yeryüzünü kaplayınca dağlar sular altında kalmış, sular, en yüksek dağları on beş arşı aşmıştır.

Sadece Nuh ile ona inananların kurtulduğu ve diğer bütün canlıların öldüğü, Nuh’un insanlığın ikinci atası sayıldığı inancı nazarı dikkate alınır ise, hemen hemen bütün dünyada yaygın olan tufan rivayetlerinin kökeninin bir olduğu ve oradan bütün dünyaya yayıldığı düşünülebilir. Fakat çeşitli kültürlerde mevcut tufan rivayetlerinin birçoğu, Kitâb-ı Mukaddes ve Kurân’daki tufan kıssasından farklılık taşımaktadır. Bu rivayetlerden bazılarında tufan dünya çapında değil mahallîdir ve çok defa olayın kahramanları kendilerini tanrıların yardımı olmadan gemiyle veya dağlara tırmanarak kurtarmakta, tufan da birkaç günden birkaç yıla kadar sürmektedir.

Nuh Tufanı; dünya tarihinde ilk insanın yeryüzünde görülmesinden sonraki en önemli olaydı. Büyük Tufan’da bir rivayete göre dünyanın tamamı sular altında kalmış; diğer bir rivayete göre ise sadece insanların yaşadığı belli bir bölge sularla kaplanmıştı. Bu yaklaşımlardan en doğru olanı ve elde edilen bulgular ışığında en tutarlısı ikincisidir. Yani Nuh Tufanında dünyanın tamamı değil, sadece Mezopotamya sular altında kalmıştı. Bunu da, pasifikte yok olan bir kıta veya bir volkan patlaması ile, çevredeki suların karaya taşması ile açıklayan birtakım Maya efsaneleri ve özellikle Mu Efsanesi ile birleştirebilmek mümkün.

Diğer taraftan eski çağlarda yaşayan insanlar dünya denilince sadece kendi bulundukları ülkeyi ya da bilebildikleri yerleri anlıyorlardı. Örneğin; Kral Sargon tarafından yaptırılan haritada sadece Mezopotamya ve çevresi gösterilmiş, bu yüzden de Mezopotamya’da meydana gelen tufanın dünya çapında olduğu sanılmıştır. Mezopotamyalılar’a göre evren, yalnız kendi yaşadıkları yerlerden ibaretti. Onlar, başka kıtaların, ülkelerin varlığından haberdar değildi. Bu sebeple karşılaştıkları bir afeti “evrensel” diye nitelendirmelerini normal karşılamak gerekir.

Tevrat’ın verdiği bilgilerden hareketle ortaya çıkarılan kronolojik tabloya göre Hz. İbrahim, Nuh tufanından iki yüz doksan iki yıl sonra doğmuştur. Bu da tufanın milâttan önce 22’inci ya da 21’inci yüzyıllarda vuku bulduğunu gösterir. Öte yandan Yahudilerin kullandığı takvime göre 2010 yılı, 5771’e tekabül etmektedir ve Nuh tufanı, günümüzden 4115 yıl önce meydana gelmiştir. Halbuki o dönemde yeryüzünde birçok medeniyet vardı, bu medeniyetler tufan sonrasında da yaşamıştır. Ayrıca Kurân-ı Kerîm’e göre Hz. Nuh, kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiş ve tufan, Nuh’un kavminden iman etmeyenleri cezalandırmak için gelmiştir. Dolayısı ile bir kavmin inanmayanları için gelen bir felaketi bütün dünyaya teşmil edip bazı inançsızlar sebebiyle canlıları yok etmek, ilâhî adaletle bağdaşmamaktadır. İslam inancına göre İnsanlık için gönderilen tek peygamber, Hz. Muhammed’dir. Bu gerekçelerden hareketle genellikle tufanın sadece Nuh’un yaşadığı bölgeye özgü olduğu ve gemiye alınan hayvanların da Nuh’un kendi çiftliğindeki evcil hayvanlar olduğu görüşü benimsenmektedir.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi semavî dinlerin yanı sıra içeriği farklılıklar taşısa da Afrika kıtası ile Asya’nın bazı bölgeleri hariç birçok kültürde; Filistin, Yunanistan, Asur, Amerika, Avustralya, Hindistan, Tibet, Çin, Malezya, Litvanya gibi çeşitli ırklara ve bölgelere ait çok sayıda halkın geleneğinde de bulunmaktadır. Tufanın mitolojik bir hikâye veya asılsız bir efsane olduğu görüşü ise, bunun yaygınlığı ve kutsal metinlerde yer alışı dikkate alındığında savunulabilir değildir. Tufan hikâyesi Güneydoğu Asya’da, Malenezya’da ve Polinezya’da yaygındır. Avustralya’da tufan anlatımlarında bütün suları yutan dev bir kurbağadan bahsedilir. Susuzluktan kırılan hayvanlar, bu kurbağayı güldürmeye karar verirler. Kahkaha patlatan kurbağanın ağzından çıkan sular tufana yol açar. Hindistan’da Vedalar’da yer almayan tufan olayı, ilk defa Catapatha Brâhmanâ’da nakledilir. Bir balık insan ırkının atası olan Manu’yu gerçekleşmesi çok yakın olan tufandan haberdar eder ve bir gemi yapmasını öğütler. Tufan başladığında, balık, gemiyi kuzeye doğru çeker ve bir dağın yanında durdurur. Mahabharata ve Bhagavata Purana’da tufan hikâyesinin kısmen farklı versiyonları bulunmaktadır.

Nuh Tufanı’nın Türk halkları arasındaki bir varyantının teması ise şöyledir:

“Yakın gelecekte kopacak tufanı herkesten önce bir Gök Tüylü Teke haber verdi. Gök Tüylü Teke, yedi gece, yedi gündüz dünyanın dört bucağını dolaştı ve yüksek sesle duyurdu (car çekti), bundan sonra yedi gün deprem oldu ve yedi gün dağlar ateş püskürdü, yedi gün yağmur, dolu ve kar yağdı, yedi gün tufan koptu ondan sonra korkunç soğuklar başladı. Yedi kardeş vardı, Tufanın kopacağı onlara haber verilmişti. Onların en büyüğünün adı Erlik, bir diğerinin adı da Ülken idi. Onlar yedi kardeş olarak bir gemi yaptılar ve her tür hayvandan bir çift gemiye aldılar. Tufan bittikten sonra bir horozu bıraktılar, soğuğa dayanamayıp hemen öldü. Sonra bir kazı suya bıraktılar kaz dolaşıp gemiye geri dönmedi. Üçüncü kez kargayı bıraktılar o da geri gelmedi. Bir leş bularak onunla ilgilenmişti. Yedi kardeş yere, kıyıya yetiştiklerini anlayarak gemiden indiler.”

İran’da mevcut inanışa göre dünya, korkunç bir kış mevsiminde biriken karların erimesiyle oluşan tufan neticesinde son bulmaktadır. Ahura Mazda, ilk insan ve ilk kral Yima’ya bir kaleye çekilmesini öğütler. Yima da insanların en iyileriyle çeşitli türde bitki ve hayvanları yanına alarak bu kaleye sığınır ve kopan tufan altın çağa son verir. Yunan mitolojisine göre tanrı Zeus, gün geçtikçe daha çok günah işleyen insanları bir tufanla yok etmeye karar verir. Promethee, oğlu Deucalion’u Zeus’un bu kararından haberdar eder ve ona bir tekne yapmasını öğütler. Deucalion, tekneyi yaparak karısıyla birlikte bu tekneye biner ve dokuz gün dokuz gece sularda sürüklendikten sonra tufanın sona ermesiyle Parnassos dağına ayak basar. Güney Amerika kabilelerinin inancında tufan efsanevî ikizlerden birinin yere vurup yeraltı sularını fışkırtmasıyla meydana gelir. Orta ve Kuzey Amerika’da çok sayıda tufan hikâyesi vardır, bunlarda nakledildiğine göre söz konusu felâket genellikle su taşmalarıyla veya yağmurla olmaktadır.

Tufanla ilgili en eski rivayetler ve kutsal metinlerde aktarılanlara en yakın olanlar, Sümer, Bâbil ve Asur menşeli çivi yazılı geleneğe aittir. İlk yazılı belgeler, Sümerlerden kalmadır ve Bâbil tufan hikâyesi de Sümer menşelidir. Tufanın Sümer versiyonu fragmanlar biçiminde pek çok boşluğu olan bir metin halinde günümüze ulaşmıştır. Sümer ve Akkad’da tufan, insanlık tarihinin en büyük felâket günlerinden biri olarak hatırlanmaktadır. Sümerlere ait krallar listesi, sekiz kralı zikreder ve ardından şu açıklama gelir:

“Tufan oldu. Tufan her şeyi götürdüğünde gökten gelen âfet krallığı alçalttığında krallık Kiş’te idi”.

Sümer versiyonuna göre tanrılar tufan koparmaya ve insanlığı yok etmeye karar verirler, ancak tanrılardan bazıları, bundan hoşlanmaz. Tanrılardan biri, dindar, tanrı korkusu bilen, ilâhî vahiyler alan Kral Ziusudra’ya bir tufan kopacağını haber verir ve ondan bir gemi yapmasını ister. Tufan, yedi gün yedi gece boyunca ülkeyi kaplar. Ziusudra, bir gemi yapmak suretiyle tufandan kurtulur. Gemiden çıkınca kurban takdim eder ve tanrılar, onu ölümsüzleştirerek güneşin doğduğu yere, Dilmun’a yerleştirirler.

Sümerce yazılan bu tabletin yanında Eski Babilonya dilinde yazılmış, tufanı anlatan, birkaç satırdan ibaret ikinci bir fragman daha bulunmuştur. Burada da tanrının yeryüzünü bir tufan ile yok etme kararından, “hayat kurtaran” adlı bir geminin yapılışından söz edilmektedir. Gemide yerde yaşayan hayvanlar ve göğün kuşları vardır. İkisi Eski Babilonya, ikisi Asur versiyonu toplam dört fragmanda tufan olayından bahseden Atrahasis destanına göre Enlil, insanlığı cezalandırmak için üzerlerine birtakım felâketler gönderir ve sonunda tufan koparmaya karar verir. Tanrı Ea, Atrahasis’e rüyasında bu durumu haber verir, Atrahasis kendisine verilen talimat doğrultusunda bir gemi inşa eder.

Tufanla ilgili Sümer, Bâbil ve Asur rivayetleri, kısmî farklılıklar taşımaktadır. Büyük İskender zamanında Bâbil’de yaygın olan tufan hikâyesini nakleden Bâbilli din adamı Berossus’un tufan öncesine ait verdiği on kişilik krallar listesindeki son isim, tufanın kahramanı olan ve Sippar’da yaşayan Xisouthros’tur. Bir gemi yapma emri alan Xisouthros, erzakla birlikte gemiye ailesini, samimi dostlarını, kuşları ve dört ayaklıları alır. Yağmur dindiğinde kuşları gönderir, kuşlar geri döner; birkaç gün sonra tekrar bırakır, ayakları çamurlu olarak dönerler; üçüncüsünde artık dönmezler. Gemi karaya oturmuştur. Xisouthros ailesiyle birlikte gemiden çıkar ve bir şükür kurbanı takdim eder, daha sonra da diğerleri çıkarlar.

Bâbillilere ait en tam sayılan tufan hikâyesi, Gılgamış destanında bulunur. Destanla ilgili eldeki metin, Asurbanipal Kütüphanesi’nden gelmektedir ve çok eski orijinal metinlerin kopyasıdır. Destan, on iki tablete yazılmıştır. Tufan ise, on birinci tablettedir.

Gılgamış Destanı’nda bu tufanın oluş şekli ve tufanın nedenleri arasında tanrıça İştar gösterilmektedir. Tufanı başlatan tanrıça İştar ile Bel’dir. Gılgamış ise tufandan kurtulmuş olan ve sağ kaldığını öğrendiği Utnapiştim’i bulmak istemektedir.

Uruk şehrinin kralı Gılgamış, dostu Engidu’nun ölümü üzerine onu tekrar hayata döndürmek amacıyla tufandan kurtulup ölümsüzlüğe eren Utanapiştim’i bulup kendisinden ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek ister. Utanapiştim, ona tufan olayını anlatır. Utanapiştim, Fırat kenarındaki Şuruppak şehrinin kralıdır. İnsanoğlunun aşırı gürültüsünden rahatsız olan tanrılar, insan soyunu tufan ile yok etmek isterler; fakat tanrı Ea, Utanapiştim’i haberdar eder ve ailesiyle birlikte belli sayıda hayvanı kurtarmak için bir gemi yapmasını söyler.

Geminin eni boyuna eşit olacaktır. Hemen işe koyulurlar ve beşinci günün sonunda geminin üç bin altı yüz metrekarelik omurgası kurulur. Geminin bordası altmış, dış yüzeyi ise iki yüz kırk metrekaredir. Alt ve üst güverteleri yedi, ambarı dokuz bölmeye ayrılmıştır. Yedinci günde geminin yapımı tamamlanır. Utanapiştim gümüşünü, altınını, ailesini, kırların evcil ve yabani hayvanlarının hepsini gemiye alır. Tufan, sel gibi yağan bir yağmurla başlar ve bu yağmur, altı gün, yedi gece sürer. Adeta göklerin vanaları açılır, yerin bentleri yıkılır, sonunda her yeri su kaplar. Yedinci gün fırtına diner ve gemi Nissir dağına oturur. Aynı gün Utanapiştim bir güvercin, sonra bir kırlangıç gönderir, fakat kuşlar geri döner. Nihayet bir karga gönderir, karga geri dönmez. Bunun üzerine Utanapiştim, Nissir dağı üzerindeki gemiden iner ve tanrılara kurban sunar.

İnsan neslinin yok olmadığını gören tanrı Enlil, öfkelenir, fakat Utanapiştim’e tufanı haber veren Ea, bütün insanlığı helâk etme kararı sebebiyle Enlil’i eleştirerek suçlu kim ise onu cezalandırmasını ve günahın cezasını da sadece işleyenlerin çekmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Enlil, Utanapiştim ve eşinin ölümsüz olmasına ve nehirlerin buluştuğu yerde yaşamalarına karar verir. Çok sonraları Gılgamış ölümsüzlüğü ararken Utanapiştim’i orada ziyaret eder ve kendisinden tufan hadisesini öğrenir.

Arkeolojik araştırmalar, Sümer ve Akad’ın korkunç sel felâketlerine mâruz kaldığını göstermektedir. Bu su baskınlarından biri, Kiş’te meydana gelmiş, ortalama otuz – kırk santimetre kalınlığında bir çamur kütlesi şehrin medeniyetini oluşturan her şeyi kaplamıştır. Benzer bir su baskını, M. Ö. 4000’inci yılın sonuna doğru Jemdet Nasr şehrinde yaşanmıştır. Aynı dönemde Şuruppak’ta da tufan izlerine rastlanmaktadır. Ancak Ur şehrini kuşatan tufanın izleri, daha belirgindir. Nitekim Woolley, 1927–1929 arasında Ur’da yaptığı araştırmalarda iki buçuk metre kalınlığında bir çamur tabakası bulmuştur. Bu tabakanın oluşumu, suyla getirildiğini gösteriyordu ve çamur tabakasının altında eski bir uygarlığın varlığı gözlenmekteydi.